Bediüzzaman'ın Seyyid ve Şerif Olduğunun Delilleri...

BEDİÜZZAMAN’IN HZ. PEYGAMBER’E KADAR UZANAN SOY AĞACI: SEYYİD VE ŞERİF OLDUĞUNA DAİR ARŞİV BELGELERİ

Temel Noktalar
-        Bediüzzaman hem Hasanî yani Şerif (Babası tarafından Hz. Hasan neslinden) ve hem de Hüseynî yani seyyiddir (Anne tarafından Hz. Hüseyin neslindendir).
-        Osmanlı’da Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere şerîf, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere ise seyyid denir.
-        Osmanlı Devleti seyyid ve şeriflere saygı göstermek ve kayıt altında tutmak için Nakib’ül-Eşraflık denilen bir bakanlık kurmuştur.
-        Sâdât-ı Hıyâliyyîn (Hıyâl Seyyidleri) baba tarafından Bediüzzaman’ın dedeleridir.
-        Bediüzzaman Abdülkadir-i Geylani’nin öz be öz torunudur.
-        Kaynaklarımız Osmanlı Arşiv Belgeleri ve özellikle Tapu-Tahrir Kayıtlarıyla teyid edilen orijinal şeceredir ki, tarihi 1935’lere varmaktadır. Orijinali elimizdedir.
-       Hadîdîlerin neslinden gelenlerin bir şeceresi de şu anda Şeyh Mustafa Ahmed Verşan ve kardeşi Muhammed Ahmed Verşan yanında bulunmaktadır.
-        Bediüzzaman’ın Anne Tarafından soy ağacı Hadîd Seyyidlerine (Sâdât-ı Hadîdiyyîn) dayanmaktadır ve bunlar Hz. Hüseyin’in torunlarıdırlar.
-        Bediüzzaman bazı sebeplerle seyyidliğini ön plana çıkarmamıştır.
-        Bediüzzaman kendi talebelerine hem seyyid ve hem de şerif olduğunu açıklamıştır; Kürt olması seyyidliğine mani değildir.
ÖZET
 
İslam’da âl-i beyt, sâdât, ehl-i beyt ve benzeri tabirlerle anılan evlâd-ı Resûle özel bir önem verilmiştir. Bunların zekât almasının yasak olması, devlet hazinesinden belli bir paya istihkakları bulunması sebebiyle, tarih boyunca Müslüman devlet adamlarının seyyidler ve şerifler denilen insanlara özel hürmet ve alaka göstermeleri, bu meseleyi daha da önemli kılmıştır. Şerîf, necib, asil, üstün gibi anlamlara gelmekte olup çoğulu şürefâ veya eşrâftır. Hz. Ali ve Fatıma’nın çocuklarından olan Hz. Hasan’ın soyundan gelenler şerîf, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler ise seyyid olarak anılmışlardır. 
 
Evlâd-ı Resul olan bu kıymetli insanlara daha önceleri olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hürmet gösterilmiştir. Ayrıca onlara âid işleri görmek için vazifeli me’mûrlar ve başlarına da bakan statüsündeki nakîb’ül-eşraf tâyin edilmiştir. Nakîb-ül-eşraf adı verilen bu görevli, Peygamber efendimizin torunlarının işlerine bakar, neseblerini kayd ve zapteder, doğumlarını ve vefâtlarını deftere geçirir, onları âdî işlere ve şânlarına uygun olmayan san’atlara girmekten menederdi. Fena hâllere düşmelerine mâni olur, haklarını korurdu.
 
Sâdât-ı Hıyâliyyîn: Hıyâl Seyyidleri: Baba tarafından Bediüzzaman’ın Dedeleri
 
Önemle ifade edelim ki, bütün ayrıntılarıyla baba canibinden şerîf olduğu ortaya çıkan ve ancak anne tarafından seyyid olan Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin nesli bizim için önem arz etmektedir. Zira Bediüzzaman Hazretleri baba tarafından onun torunudur. Bu sebeple üzerinde biraz daha ayrıntılı duracağız. Âl-i Geylani diye bilinen bu aile, 1920 yılında Irakta başbakan olan Seyyid Abdurrahman Nakîb Geylanı’nin de kökleridir. Sâdât-ı Hıyâliyyîn, Bû Cumʻa ve Hidâdiyyîn sâdâtı tamamen Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin neslinden gelen seyyid veya şeriflerdir.
Değişik zaman ve vesilelerle İslam dünyasının her tarafına dağılan seyyidlerin Güneydoğu Anadolu bölgesine de gelip yerleştikleri görülmektedir. Bölgedeki seyyidlerin göçlerinin Bağdat'tan gerçekleştiği ve bunun orada yaşayan bir hükümda­rın yaptığı zulümlerden kaynaklandığı, Güneydoğu Anadolu'da halk arasında yaygın bir kanaattir. Kimi seyyid ailelerinin Harun Reşid döneminin tekabül ettiği miladi sekizinci yüzyılın sonları ile dokuzuncu yüzyılın başlarında Bağdat'tan bölgeye göç ettikleri anlaşılmaktadır. Abbasi halifeliğinin Moğollar tarafından ortadan kaldırıldığı 656/1258 yılına yakın veya onu izleyen tarihlerde de Bağdat'tan bölgeye kimi seyyid göçlerinin olduğu görülmektedir.
Abdülkadir-i Geylani’nin bu kahraman evladı Seyyid Abdülaziz Haçlı Seferlerine karşı Selahaddin Eyyubi ile birlikte Askalan şehrinin fethine katılmış ve daha sonra Bağdad’daki idarecilerin (Vezir Ebül-Muzaffer Abdullah bin Yusuf’un baskısı ve daha sonra da Şah İsmail’in Bağdad’a girerek Abdülkadir-i Geylani’nin türbesini tahrib eylemesi) zulmüne maruz kalınca, Musul’un kuzeyinde yer alan Sincar bölgesine ve burada da Hıyâl köyüne hicret etmiştir. Diğer kardeşi Seyyid Abdürezzak’ın torunlarının da Ard’ul-Hıyâl da denilen Sıncar bölgesine yerleştiği nakledilmektedir. Nitekim Hıyâl harabeleri arasında hem Seyyid Abdülkadir Geylanî’nin makamı ve hem de Seyyid Abdülaziz’in kabri bulunmaktadır. Hıyâliyyûnun nesilleri, biraz sonra göreceğimiz gibi, torunlarından Şeyh Ebu Salih Şemsüddin Muhammed el-Ekhal (El-Kehhâl) (651-739/1338, Sincar Kazası-Kuzey Irak)’ın evladlarının isimlerine göre adlandırılımışlardır. Bu arada bir ara Hıyâl ve çevresine Yezidîler musallat olup Müslümanlara zulm edince, Abdülkadir-i Geylani’nin torunları, çevreye dağılmışlar ve Bitlis’e kadar uzanmışlardır.
Bediüzzaman’ın bu ayrıntılı şecerelerine nasıl ulaştık?
Bediüzzaman Hazretlerinin mübarek neslini Osmanlı Arşivleri ve İstanbul Müftülüğünde bulunan Nikabet’ül-Eşrâf belgeleri arasında bulmaya çalıştık. Bitlis ve Hizan’daki nüfus ve tapu kayıtlarını tamamen inceledik. Ancak istediğimiz neticeye ulaşamadık. Daha sonra bir ara Bitlis’in de Musul’a balı kaldığını hesaba katarak ve de Osmanlı döneminde mevcut Nakib’ül-Eşrâfların aynen devam ettiğini öğrenerek himmetimizi Irak’a çevirdik. Kıymetli Kardeşim Adnan Budak Beyin de gayretleriyle Üstad’ın şeceresi ile belgeye aylar sonra Üstad’ın dedelerinin mezarlarının bulunduğu Sincar’a bağlı Hıyal Köyü yakınlarında oturan ve çok kıymetli bir tarihçi, araştırmacı ve neseb ilmi mütehassısı olan Dr. Mahmud Said Bey vasıtasıyla ulaşmış olduk.
Biraz sonra vereceğimiz bilgilerin temelini oluştura, ama Osmanlı Arşiv Belgeleri ve özellikle Tapu-Tahrir Kayıtlarıyla teyid edilen bu şecerenin yazılış tarihi 1935’lere varmaktadır. Zira Şecereyi kaleme alan Hamed el-Hiyâlî 1937’de vefat eylemiştir. Şecereyi tasdik eden Nakib’ül-Eşraf ise 1935’de o görevi yürütmektedir.
Bu şecereyi hazırlayan Üstad’ın babası tarafından mensup olduğu Sâdât-ı Hıyâliyyîn aşiretinin reisi Hamed el-Hıyâlî’dir. Bu zat Sâdât-ı Hıyâliyyîn’ın Bu-Hüseyin El-Bekr dalına müntesiptir. Hazırlamış olduğu şecereyi tasdik eden Nakib’ül-Eşrâf Abdülfettah ed Bedreddin, 1935 tarihinde Musul Nakib’ül-Eşrâfıdır. Daha önce Trablusşam Nakib’ül-Eşrâflığını da yapan bu zat, Sâdât-ı Hıyâliyyîn’in Âl-i Zaʻbî kolundandır ve Ali Bekkâr ez-Zaʻbî’nin torunudur. Şecerede ayrıca Verşan Hâlid el-Hadîdî, Hüseyin es-Sumaydaʻî ve benzeri şahsiyetlerin de mühür ve tasdiki bulunmaktadır. 
 
Bediüzzaman’ın Anne Tarafından Şeceresi (Sâdât-ı Hadîdiyyîn): Hadîd Seyyidleri: Bediüzzaman’ın Anne tarafından Dedeleri
Hazret-i Hasan'ın soyundan gelenlere Şerif ve Hz. Hüseyin neslinden gelenlere de genelde Seyyid denilir. Resulullah efendimizin soyu, Hazret-i Hasan ve kardeşi Hazret-i Hüseyin'in çocukları ile devam etmiştir.
İmam Musa Kâzım, Sâdât- Hüseyniyye’nin ana unsur bu zattır (745 - 799) Sekiz çocuğu olmuştur. Sekizinci İmam olan Ali er-Rıza ve kızları Fatıma ile Hacer tanınmış çocuklarıdır. Bu zatın neslinden gelen Seyyidlere Sâdât-ı Museviyyûn denilmektedir. Başta Irak olmak üzere Musul ve çevresinde (bu arada Doğu ve Guneydoğu Anadolu’da) çok sayıda bu nesildeb gelen aşiretler mevcuttur. Üstad Bediüzzaman’ın annesinin nesli bu aşiretlerden Hadîdiyyîn Sâdâtı arasında yer almaktadır.
Şemseddin Muhammed el-Accân el-Hadîd el-Hüseynî (900/1495), Hadîset’ül-Fırat’da medfundur ve bu sülalenin reisidir. Bunun oğullarından Ali el-Asğar Sermit (Yamaç, Karbastı’ya komşu bir köy)’de medfundur ki, Bediüzzaman’ın köyü olan Nurs’a 38 km uzaklıktadır. Bu zatın oğlu olan Ahmedîn nesli Bediüzzaman’ın annesine kadar ulaşmaktadır. Bediüzzaman’ın annesi, bu zatın neslinden gelen Hakeyf Aşiretine dayanmaktadır. Bunun kardeşi Abdurrahim’in süllalesi ise, Urfa başta olmak üzere Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu’da yayılmışlardır.
BEDİÜZZAMAN NEDEN AÇIKÇA SEYYİD OLDUĞUNU SÖYLEMEMEKTEDİR?
Çünkü seyyidlik konusunda Bediüzzaman'ın kendisini öne çıkarması Mehdi olduğu iddiası olduğunu gündeme getirecekti. Toplumda Mehdî hakkında öylesine bir imaj yerleşmiştir ki, o sanki harikulâde özelliklere sahip bir kimsedir. Bir çırpıda zulme gömülen dünyayı düzeltecek, hakkı, adaleti tesis edecek, kurtla kuzuyu barıştıracak, birden Sünnet-i Seniyyeyi yerleştirecek, Şeriatı hâkim kılacak… Ve bunları îman, hayat ve şeriʻat hakikatleri çerçevesinde gerçekleştirecek. Bu durum gönlü kırık, morali bozuk bir kısım mü'minlere büyük bir ümit ve tesellî kaynağı olurken, birçoklarına da aradıklarını bulamamanın, görememenin ezikliğini de yaşatabilmektedir.
Bu ve buna benzer bir kısım hikmetler sebebiyledir ki Bediüzzaman kendini, seyyidliğini her zaman mevz-u bahis etmemiş, Risalelerde ise bu konu hakkında kesin ifade kullanmamıştı. Afyon Mahkemesi müdafaasında, “Hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım” diye cevap vermiştir.
 
BEDİÜZZAMAN HUSUSİ TALEBELERİNE HEM SEYYİD VE HEM DE ŞERİF OLDUĞUNU AÇIKLAMIŞTIR; KÜRT OLMASI SEYYİDLİĞİNE MANİ DEĞİLDİR
Bununla birlikte Bediüzzaman maddeten, yani neseben de Ehl-i Beyttendir. Onun, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz, geniş kesimlere aşikâr olarak ifade etmediği ve eserlerinde açık açık belirtmediği bu hususu bütün bütün de gizlemediğini, hususî sohbetlerinde talebelerine söylemekten çekinmediğini de görüyoruz. Mektûbât'ın büyük bir kısmının yazılmasına vesile olan, vefatına kadar Risale-i Nur'a büyük bir ihlas ve sadakatla hizmet eden merhum Albay Hulusi Yahyagil'e, ziyaretlerinin bir defasında, “Kardeşim, sen de ben de sâdâttanız (seyyidlerdeniz.)” dediğini görüyoruz. Emirdağlı Mehmet Çalışkan'ın anlattığına göre, Osman Çalışkan'ı yanına çağırır ve “Kardeşim ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim… Ahmed Feyzînin bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haydi git!” der. Evet, Bediüzzaman'ın Kürt olması seyyidliğine engel değildir. Doğuda öyle aşiretler vardır ki Kürt oldukları halde bütünüyle seyyiddirler. Çünkü nesiller fetihler, göçler, farklı evlilikler sebebiyle zamanla dünyanın değişik yerlerine dağılmış, karışmışlardır. Meselâ Abbasîlerin yanlış tutumlarına tepki gösterdikleri için o günün tabiriyle Kürdistan bölgesine birkısım Ehl-i Beytin göç ettikleri bilinmektedir. Bediüzzaman'ın dedelerinin de bu göç esnasında buralara gelip yerleşmeleri sözkonusudur. Nitekim Bugün Mardin'deki Arvasîler, Hakkari'deki Ahmedîler ve Muş'taki Nehrîlerin Ehl-i Beytten[1] oldukları düşünülürse, Kürt olmanın Ehl-i Beytten olmaya engel olmadığı açıkça görülür. Bediüzzaman'ın, Urfalı Salih Özcan'a da, “Ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim” cevabını vermişlerdir. 
 
BEDİÜZZAMAN’IN HZ. PEYGAMBER’E KADAR UZANAN SOY AĞACI: SEYYİD VE ŞERİF OLDUĞUNA DAİR ARŞİV BELGELERİ
 
1          GENEL OLARAK İSLAM TARİHİNDE SEYYİDLER VE ŞERİFLER
 
Şunu önemle ifade edelim ki, İslam’da âl-i beyt, sâdât, ehl-i beyt ve benzeri tabirlerle anılan evlâd-ı Resûle özel bir önem verilmiştir. Bunların zekât almasının yasak olması, devlet hazinesinden belli bir paya istihkakları bulunması sebebiyle, tarih boyunca Müslüman devlet adamlarının seyyidler ve şerifler denilen insanlara özel hürmet ve alaka göstermeleri, bu meseleyi daha da önemli kılmıştır. Şerîf, necib, asil, üstün gibi anlamlara gelmekte olup çoğulu şürefâ veya eşrâftır. Hz. Ali ve Fatıma’nın çocuklarından olan Hz. Hasan’ın soyundan gelenler şerîf, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler ise seyyid olarak anılmışlardır.[2] Ancak bu genel değildir. Şunu önemle belirtelim ki, Abbasiler ve Osmanlılar zamanında seyyidlere genel manada şerîf dendiğini ve nikabet’ül-eşrâf ünvanının seyyidlik manasını da kapsadığını belirtmek gerekiyor. Zira bu gruba giren şahsiyetler, askeri hizmetlerden ve bazı vergilerden muaf tutuldukları gibi, kendilerine belli haklar da tahsis ediliyor..[3]
 
Osmanlı devletine ait arşiv vesikalarında Hz. Ali evladının unvanları ifade edilirken seyyid, şerîf veya “seyyid-şerîf ” unvanları kullanılmıştır. Seyyid-şerîf unvanının bir arada kullanılması seyyid ve şerîf iki aile arasında akrabalık bağı kurulduğuna işaret etmektedir. Nitekim şerîf ve seyyid aileleri birbirlerinden kız alıp verirlerse bu suretle doğan çocuk, seyyid şerîf unvanını taşımıştır. Bu çerçevede Osmanlı’da kadın evlendiğinde eşinin sosyal statüsü ile anılmakla beraber bu anlayışın aksine olarak seyyid veya şerîf olan kadınların neseb asaletlerine dayanılarak doğan çocuğun da hem annesi hem de babası vasıtasıyla sosyal konumunun belirlendiği görülmektedir.
 
Osmanlı Devleti'nde de ilk olarak Sâdât nikâbeti Sultan Yıldırım Bayezid zamanında Mayıs 1400 tarihinde tesis edilmiştir. Evlâd-ı Resul olan bu kıymetli insanlara daha önceleri olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hürmet gösterilmiştir. Ayrıca onlara âid işleri görmek için vazifeli me’mûrlar ve başlarına da bakan statüsündeki nakîb’ül-eşraf tâyin edilmiştir. Nakîb-ül-eşraf adı verilen bu görevli, Peygamber efendimizin torunlarının işlerine bakar, neseblerini kayd ve zapteder, doğumlarını ve vefâtlarını deftere geçirir, onları âdî işlere ve şânlarına uygun olmayan san’atlara girmekten menederdi. Fena hâllere düşmelerine mâni olur, haklarını korurdu.
Seyyid ve şerif oldukları belgelerle ispatlanmış olan bu şahıslara toplum tarafından çok büyük saygı, sevgi ve itibar gösterilmiştir. Aynı zamanda devlet de onları vergi verme ve benzeri bütün kamu yükümlülüklerinden muaf tutmuştur. Kendilerinden önceki Türk ve İslâm devletlerindeki yerleşmiş uygulama gibi, Osmanlı Devleti’nde de seyyidler askeri sınıfdan muaf tutulmuştur.
 
Ali'nin ilk hanımı İslam peygamberi Hz. Muhammed'in kızı Fatıma'dır. Hz. Ali Fatıma vefat edene kadar başkasıyla evlenmemiştir. Fatıma'dan 5 çocuğu olmuştur; isimleri şunlardır: HasanHüseyinZeynep el-Kübra, Ümmü Gülsüm(Hz. Ömer ile evlenmiştir) ve Muhsin. Muhsin, henüz Fatıma'ın karnındayken, vefat etmiştir.
 
Hasan bin Ali bin Ebu Talib, ‎(d. 624 – ö. 669) Ali bin Ebu Talib ve Fatıma Zehra’nın büyük oğulları ve Hz. Muhammed'in ilk torunudur. Şia çoğunlukla onu imamlarının ikincisi kabul eder, çok küçük bir fırkaya göre ise ikinci imam Hüseyin bin Ali’dir. Onun, Hz. Peygamberin Ehl-i beyt’inden olduğu konusunda herkes hem fikirdir. Babası ile otuz yedi yıl, dedesi ile ise sekiz yıl birlikte bulunmuştur. Hz. Hasan, hicretten elli yıl sonra sefer ayı’nda, kendisine verilen kuvvetli zehir karşısında ciğerleri parçalanmış ve şehit olmuştur. Onun lakapları arasında Mucteba (zeki, seçilmiş) ve Sıbt-i Ekber en meşhur olanlarıdır.[4]
“Bediüzzaman’a göre Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-aşina nazarıyla görmüş ki: Âl-i Beyti, Âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında kemalât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beytten çıkacak.”[5]
Önemle ifade edelim ki, bizim yaptığımız araştırmalar, Bediüzzaman Hazretlerinin babasını Hz. Hasan neslinden yani şerîf olduğu ve de aynı zamanda Abdülkadir-i Geylânî’nin torunları arasında yer aldığıdır. [6]
 
Hz. Hasan’ın Evladlarının Şeceresi[7]
Bediüzzaman Hazretlerinin neslinin devam ettiği zat Hz. Hasan’ın oğlu Hasan el-Müsennâ’dır ki, annesi Bint-i Mansûr olduğu kaynaklarda kaydedilmektedir.
 
Hasan El-Müsennâ’nın evladları şöylece zikredilebilir:
Hasan El-Müsennâ
 
İbrahim El-Ğamr (762)
Caʻfer (Bunun nesli İran ve Irak’da Eşrâf-ı Selîkıyyûn diye bilinmektedir.)
Davud (Medine, Mısır ve Irak’da yayılan bu nesle Eşrâf-ı Şahbâniyyûn denmektedir)
Hasan el-Müselles (764), nesli Irak, Hicaz ve Mısır’da yayılmıştır.
Abdullah el-Mahd (145H/762), Abdülkadir-i Geylani ve Bediüzzamna’a giden kol bunun neslidir.[8]
 
Burada Bediüzzaman’ın şeceresinin dayandığı Abdullah el-Mahd’ın evlatları üzerinde duracağız. Mahd lakabını almasının sebebi baba tarafından Hz. Hasan’a (Hasan bin Hasan) ve anne tarafından ise Hz. Hüseyin’e (Fatıma bint-i Hüseyin) dayanmasıdır.
 
Abudllah el-Mahd (762)
 
İdris, Eşrâf-ı Edârise’nin aslıdır; Sünûsiler, İdrisîler ve Endülüs Seyyidleri.
Süleyman, Mağrib ve Cezayir’dekilerin dedesi
Yahya, Sahib’üd-Deylem diye bilinir;Bağdad’da Haru Reşid zamanında vefat etmiştir.
Ebu Abdullah Muhammed. En-Nefs’üz-Zekiyye diye bilinir. Türkistan ve Irak’da yayılmıştır. Benül-Eşter şerifleri bunun neslindendir.
Ebül-Hasan İbrahim. Irak ve Hicaz’da torunları bulunmakatdır.
Ebu Hamza Musa El-Cûn, Abdülkadir-i Geylani ve Bediüzzamna’a giden kol bunun neslidir
Ebu Hamza Musa El-Cûn
Bu zatın 9 kızı ve 3 oğlu dünyaya gelmiştir. El-Cûn siyah olan her şeyte denmektedir ve özellikle de siyah bulutlara bu ad verilmektedir.
 
İbrahim (251/865)
Yemame ve Hicaz’daki şeriflerin dedesidir.
Muhammed Derec
Ebu Muhammed Abdullah (247/861), Nesli en çok yayaılan evladıdır. Abdülkadir-i Geylani ve Bediüzzamna’a giden kol bunun neslidir [10]
 
Ebu Muhammed Abdullah (247/861)
Halife Mütevekkil zamaından vefat eylemiştir. Şeyh-i Muslih diye meşhurdur.
 
Ahmed, nesli Eşrâf-ı Ahmediyyûn diye bilinir. Hicaz ve Yemende münteşirdir.
Yahya es-Süveykî, Hicaz ve Yemame şeriflerinin dedesidir.
Süleyman, Mekke’deki Şeriflerin dedesidir.
 
Sâlih
Ebul-Hasan Musa es-Sânî (254/868), Halife Mühtedi zamanında zehirlenerek vefat etmiştir. [11]
 
Ebul-Hasan Musa es-Sânî (254/868)
Bu zatın 16 oğlu olduğu bilinmektedir. Bu sebeple hepsinin Arapça olarak şeceresini verecek ve sonra da Bediüzzaman’ın neslinin devam ettiği Ebu Muhammed Davud üzerinde kısaca duracağız.
 
Ebu Muhammed Davud
Medine’de son ömrünü geçirmiştir.
Hasan
Musa
Mahmud
Muhammed
Buna Rûmî ve evladlarına da Benu’r-Rum denmektedir.
Muhammed er-Rûmî
 
Muhammed el-Asfar
Yahya
Ebu Muhammed Hasan
Ebu Muhammed Hasan
Yahya
Muhammed
Abdullah
Ebu Salih Musa Cengidost
Muhyiddin Abdülkadir-i Geylani[13]
Bu arada Musul ve civarında evlâd-ı Resûl ile alakalı çok sayıda vakıf bulunduğunu, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan 947/1540 tarihli Tapu-Tahrir Defterinden anlıyoruz. Bu Deftre’den İmam Musa Kâzım, Caʻfer-i Sâdık, İmam Yahya bin Ebil-Kasım gibi zatlara ve onların evlatlarına ait vakıfların dökümünü görüyoruz.[14]
 
 
Önemle ifade edelim ki, bütün ayrıntılarıyla baba canibinden şerîf olduğu ortaya çıkan ve ancak anne tarafından seyyid olan Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin nesli bizim için önem arz etmektedir. Zira Bediüzzaman Hazretleri baba tarafından onun torunudur. Bu sebeple üzerinde biraz daha ayrıntılı duracağız. Âl-i Geylani diye bilinen bu aile, 1920 yılında Irakta başbakan olan Seyyid Abdurrahman Nakîb Geylanı’nin de kökleridir. Sâdât-ı Hıyâliyyîn, Bû Cumʻa ve Hidâdiyyîn sâdâtı tamamen Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin neslinden gelen seyyid veya şeriflerdir.[15]
 
Abdülkadir Geylani (1078-1166), İslam bilgini. Kadiri tarikatının mürşididir. Muhyiddîn, Kutb-i Rabbânî, Kutb-i a'zam, GavsGavs-ül a'zam, Sultân-ul-evliyâ (evliyaların sultanı) olarak da anılır. Künyesi Ebu Muhammed'dir. Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost'tur. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup o da peygamber soyundan gelmektedir. Bundan dolayı hem Seyyid hem de Şerif'tir.
 
Abdülkâdir Geylânî çok sayıda kız ve erkek çocuk sahibi olmuştur. Onlar vâsıtasıyla Kadirilik MısırKuzey Afrika,Endülüs (İspanya), IrakSuriye ve Anadolu'ya yayılmıştır. Oğullarından Ebû Abdurrahmân Şerafeddîn Îsâ Mısır'a yerleşmiş olup Mısır'daki Kâdirî şeriflerin dedesidir. Abdülkâdir Geylânî'nin torunları, Kuzey Afrika'da daha çok "Şerif", IrakSuriye ve Anadolu'da ise Seyyid ve Geylânî diye anılmaktadır. Kadirî tarikatının kurucusudur.
 
 
Değişik zaman ve vesilelerle İslam dünyasının her tarafına dağılan seyyidlerin Güneydoğu Anadolu bölgesine de gelip yerleştikleri görülmektedir. Bölgedeki seyyidlerin göçlerinin Bağdat'tan gerçekleştiği ve bunun orada yaşayan bir hükümda­rın yaptığı zulümlerden kaynaklandığı, Güneydoğu Anadolu'da halk arasında yaygın bir kanaattir. Kimi seyyid ailelerinin Harun Reşid döneminin tekabül ettiği miladi sekizinci yüzyılın sonları ile dokuzuncu yüzyılın başlarında Bağdat'tan bölgeye göç ettikleri anlaşılmaktadır. Abbasi halifeliğinin Moğollar tarafından ortadan kaldırıldığı 656/1258 yılına yakın veya onu izleyen tarihlerde de Bağdat'tan bölgeye kimi seyyid göçlerinin olduğu görülmektedir.[16]
 
- Öncelikle Bediüzzaman’ın bu ayrıntılı şecerelerine nasıl ulaştık?
 
Bediüzzaman Hazretlerinin mübarek neslini Osmanlı Arşivleri ve İstanbul Müftülüğünde bulunan Nikabet’ül-Eşrâf belgeleri arasında bulmaya çalıştık. Bitlis ve Hizan’daki nüfus ve tapu kayıtlarını tamamen inceledik. Ancak istediğimiz neticeye ulaşamadık. Daha sonra bir ara Bitlis’in de Musul’a balı kaldığını hesaba katarak ve de Osmanlı döneminde mevcut Nakib’ül-Eşrâfların aynen devam ettiğini öğrenerek himmetimizi Irak’a çevirdik. Kıymetli Kardeşim Adnan Budak Beyin de gayretleriyle Üstad’ın şeceresi ile belgeye aylar sonra Üstad’ın dedelerinin mezarlarının bulunduğu Sincar’a bağlı Hıyal Köyü yakınlarında oturan ve çok kıymetli bir tarihçi, araştırmacı ve neseb ilmi mütehassısı olan Dr. Mahmud Said Bey vasıtasıyla ulaşmış olduk.
 
Biraz sonra vereceğimiz bilgilerin temelini oluşturan, ama Osmanlı Arşiv Belgeleri ve özellikle Tapu-Tahrir Kayıtlarıyla teyid edilen bu şecerenin yazılış tarihi 1935’lere varmaktadır. Zira Şecreyi kaleme alan Hamed el-Hiyâlî 1937’de vefat eylemiştir. Şecereyi tasdik eden Nakib’ül-Eşraf ise 1935’de o görevi yürütmektedir.
 
Bu şecereyi hazırlayan Üstad’ın babası tarafından mensup olduğu Sâdât-ı Hıyâliyyîn aşiretinin reisi Hamed el-Hıyâlî’dir. Bu zat Sâdât-ı Hıyâliyyîn’ın Bu-Hüseyin El-Bekr dalına müntesiptir.[17] Hazırlamış olduğu şecereyi tasdik eden Nakib’ül-Eşrâf Abdülfettah ed Bedreddin, 1935 tarihinde Musul Nakib’ül-Eşrâfıdır. Daha önce Trablusşam Nakib’ül-Eşrâflığını da yapan bu zat, Sâdât-ı Hıyâliyyîn’in Âl-i Zaʻbî kolundandır ve Ali Bekkâr ez-Zaʻbî’nin torunudur.[18] Şecerede ayrıca Verşan Hâlid el-Hadîdî,[19] Hüseyin es-Sumaydaʻî ve benzeri şahsiyetlerin de mühür ve tasdiki bulunmaktadır.
 
Şimdi asıl soruya gelelim, bundan 70 küsur yıl evvel hazırlanan bu Şecereyi mezkûr zat nasıl hazırlamış hem anne ve hem de baba tarafından Üstad’ın neslini ve yaşadığı mekânları nasıl öğrenmiş? Bu sorunun cevabı bizce de meçhuldür; ancak en kuvvetli ihtimal bu zat beş sene Kafkas Harbine katılmış ve esir düşmüştür. Aynı cephede savaşan Bediüzzaman ile tanışmış olması ve Üstad’ın onun Sâdât-ı Hıyâliyyîn’den olduğunu öğrenmesi üzerine, bu mesele hakkında aralarında bilgi alışverişi meydana gelmiş olması ihtimalidir.
 
Şimdi ifade edelim ki, Hiyâlî yerine Cibâlî tabiri de kullanılmaktadır. Zira Sincar’a 30 km uzakta bulunan bu köy dağlıktır. Bazılarına göre çorak arazi olduğu için bu ad verilmiştir. Abdülkadir-i Geylani’nin bu kahraman evladı Seyyid Abdülaziz Haçlı Seferlerine karşı Selahaddin Eyyubi ile birlikte Askalan şehrinin fethine katılmış ve daha sonra Bağdad’daki idarecilerin (Vezir Ebül-Muzaffer Abdullah bin Yusuf’un baskısı ve daha sonra da Şah İsmail’in Bağdad’a girerek Abdülkadir-i Geylani’nin türbesini tahrib eylemesi) zulmüne maruz kalınca, Musul’un kuzeyinde yer alan Sincar bölgesine ve burada da Hıyâl köyüne hicret etmiştir. Diğer kardeşi Seyyid Abdürezzak’ın torunlarının da Ard’ul-Hıyâl da denilen Sıncar bölgesine yerleştiği nakledilmektedir. Nitekim Hıyâl harabeleri arasında hem Seyyid Abdülkadir Geylanî’nin makamı ve hem de Seyyid Abdülaziz’in kabri bulunmaktadır. Hıyâliyyûnun nesilleri, biraz sonra göreceğimiz gibi, torunlarından Şeyh Ebu Salih Şemsüddin Muhammed el-Ekhal (El-Kehhâl) (651-739/1338, Sincar Kazası-Kuzey Irak)’ın evladlarının isimlerine göre adlandırılımışlardır.Bu arada bir ara Hıyâl ve çevresine Yezidîler musallat olup Müslümanlara zulm edince, Abdülkadir-i Geylani’nin torunları, çevreye dağılmışlar ve Bitlis’e kadar uzanmışlardır.
 
Tell-i Hiyal da denilen bu köy Sincar’a 30 km uzaklıktadır. Haritada Sincar ve Bitlis görülmektedir. Bitlis ile Sıncar arası 448 km’dir. Musul'un 140 km batısında yer alan Sincar şehri,1516 yılında Osmanlı ülkesine katılmış ve idarî olarak Diyarbekir Eyâletinin bir sancagı hâline getirilmiştir. Sincar kanunnâmesi, BOA. TTD. 64 (840), sh. 325-326'da yer almakta ve tesbitlerimize göre ilk defa tarafımızdan yayınlanmış bulunmaktadır. Sincâr Kanunnâmesi'nin kapsamında ayrıca Tell-i A'fer, Hâtuniye ve Hıyâl nâhiyeleri de bulunmaktadır. Sâdât-ı Hıyâliyyîn Irak, Suriye ve Türkiye’de yayılmış vaziyettedir. Tekrar hatırlatalım ki, bu çevrelerde Abdülkadir Geylanî’nin oğulları Seyyid Abdülaziz ile Seyyid Abdürezzak’ın torunları birbirine karşmışlardır ve bu iki nesil Sâdât-ı Hiyâliyyîn denilen şerif ve seyyidleri teşkil eylemektedirler.[20]
 
Şunu da söylemeden geçemeyeceğiz ki, büyük tarihçi el-Âmirî’nin 9 ciltlik Irak’taki aşiretlerle alakalı kitabında yer alan 63 Kürt aşireti içinde, Bediüzzaman Hazretlerinin baba tarafını temsil eden Hıyâlîlerin ismi bulunmamakta ve bilakis bunlar Sâdât Kabileleri arasında zikredilmektedir. Merak edenleri, bu kıymetli eseri mütalaa etmeye davet ediyoruz. Zira bu eser, Kuzey Irak ve bu bölgeye yakın olan Türkiye, İran ve Suriye içinde kalan çevre bölgelerdeki bütün, Sâdât Kabilelerini, Kürt, Türkmen ve Arap aşiretlerini teker teker saymakta ve ayrıntılı bilgiler vermektedir.[21]
 
Osmanlı Devletinin Yavuz Sultan Selim zamanında 1518 yılında yapılan tahrir neticesinde Sincar Kazasına bağlı Hıyâl Köyünün tapu kaydı, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tapu-Tahrir Defteri, No: 64 (840), sh. 346. Dikkat edilirse burada tamamen Abdülkadir-i Geylani torunlarına ait isimler bulunmaktadır. Nitekim 19. Yüzyıldan itibaren hazırlanan Musul Salnâmelerinde de konuyla alakalı bilgiler verilmekte ve Seyyid Abdülaziz’in kabrinden bahis açılmaktadır.[22]
 
Muhyiddin Abdülkadir[23]
[24]Özellikle nesilleri devam eden bazı evlatlarının ayrıntılarını vereceğiz. Diğerlerini şecerede göstereceğiz.
 
 
 
Şeyh Abdülaziz
Hiyâl yahut Cibâl denilen Sincar’da yerleşmiş. Üstad’ın dedesidir.
Şeyh Abdürezzak
(603/1208)
Büyük alim ve muhaddisdir.
Şeyh Abdülvehhâb (593/1197)
Bunun evladları:
Davud
Süleyman
Mansûr
Ahmed
Davud
Hasan
Ahmed[25]
Sadaka
Abdülvehhab (Maʻarrat’ün-Nuʻman’gelmiş ve Davudilerden bir hanmla evlenmiştir.
Şeyh Abdülkerim
 
Seyfeddin Süleyman (553-611/1214), Nasr, Abdurrahim, İsmail, Ebül-Mehâsin Fadlullah ve Abdüsselam, Davud ve Abdullah isimleriyle oğulları ve Suʻâde ise kızıdır. Özellikle Nasr’ın çocukları çok meşhurdur.[26]
 
Şeyh Ebubekr Abdülaziz el-Hiyâlî (Musul, 532-602/1205)[27]
Bu zatın iki evladı bulunmaktadır: Birincisi, Şeyh Şemseddin Muhammed eş-Şarşık ve diğeri de Bağdad’da vefat eden kızı Zehra’dır. Şecerenin bu kısmını da aşağıda vermek istiyoruz.[28]
 
Muhammed Hüsamüddin Şarşık el-Hasan el-Hıyali
Haci
Abdullah
İbrahim
Muhammed
Haci
İbrahim
Salih (iki oğlu var: Ahmed ve Seyyid Abdullah-i Şemdini)
Abdullah-i Şemdini (oğlu Ali, onun 2 oglu: A. Rahim ve M. Said)
Ahmed
Bu zatın 5 oglu var: Seyyid Taha, Salih, Muhammed, Ebubekir ve Abdulkerim.
Seyyid Taha-i Hakkari (Bu zatin 4 oğlu var: Habib, Mahmud, Alaeddin ve Ubeydullah)
Ubeydullah (Bu zatın 5 oglu var: Reşid, Alaaddin, Mazhar, Abdülkadir ve M. Sıddık)
M. Sıddık (Bu Zatın 4 oğlu var: Reşid, Musluhuddin, Taha ve Şemseddin)
Taha (Bu zatın 7 oğlu var: Salih, İzeddin, M. Sıddık, Abdullah, Ahmed, Mazhar ve Hacı)
 
Muhammed Hüsamüddin Şarşık el-Hasan el-Hıyali (652-739/1254, Hıyal-Sincar)
Büyük bir alimdir; ilim elde etmek için Mekke ve Şam gibi merkezlere hicret etmiş ve İbn-i Teymiyye gibi alimlerden ders almıştır. Neticede babalarının kabirlerinin bulunduğu Hiyal karyesine gelmiş ve orada vefat etmiştir. Osmanlı Tapu-Tahrir Defterlerinde kayıtları vardır. Bunun adındaki Şarşık künyesi, bu isimle bilinen köyde bulunan Şeyh Salih’in annesine rüyasında bu zatın doğacağını müjdelemesi olarak kaydedilmektedir.[29]
 
 
 
 Şeyh Ebu Salih Şemsüddin Muhammed el-Ekhal El-Hiyâlî (El-Kehhâl) (651-739/1338, Sincar Kazası-Hıyâl).
Büyük bir âlim olan bu zat, evvela Şam ve Haleb’in büyük âlimlerinden ilim tahsil etmiş, sonra Mekke başta olmak üzere bazı ilim merkezlerini gezmiş ve kendisinden İbn-i Teymiyye gibi âlimler ders okumuş ve neticede Sincar’ın bir köyü olan memleketi Hiyal’e geri dönerek orada vefat etmiştir.[31]
El-Bedr Hasan, Hasan Bedreddin (775/1373)
Hüseyin
El-Bû Hüseyin
Câsim
El-Bû Câsim
Hilal
Ömer
Nâsır
 
Ali Nureddin
Muhammed Şemseddin
Veliyyüddin
Hüsâmeddin
Muhammed Derviş
Zeynüddin
 
El-İz Hüseyin, İzzeddin Hiseyin
Şeyh Nureddin Ali
Şeyh şemseddin Muhammed (4 Safer 840/1436) iki evlad
Şeyh Şerefüddin ve Şeyh Bedreddin (841/1437)
Muhammed Şerefüddin
Ahmed
Muhammed Zeynelâbidîn
Ali El-Kebir
Ebubekir Abdülaziz devamı var yazmıyoruz.[32]
El-Hüsâm Abdülaziz, Hüsâmeddin
Şam ve benzeri bölgelerdeki şeriflerin dedesidir.
 
Buraya ilaveten Şeyh şemseddin’in de 7 çocuk arasında olmasına rağmen elimizde ayrıntılı bilgi yoktur.
Ahmed et-Tuhr, Şerefüddin
Bağdad’daki Âl-i Nakîb, Musul’daki Derâvişe ve benzeri şerif aşiretlerinin dedesidir.
Şeyh Hasan El-Ekhal
Şeyh Hüseyin
Şeyh Ahmed
Şeyh Ebu Rağîb
Şeyh Abdürrezzak
Şeyh Ali
Ve nihayet Şeyh Ahmed, Şeyh Yusuf, Şeyh Hüseyin, Şeyh Hasan, Calʻut, Yusuf, Mustafa, İbrahim ve sonunda Es-Seyyid Muhammed el-Hiyâlî[33]
Şeyh Muhammed Nureddin Ali
Sâdât-ı Hiyaliyyîn’in ve bu arada Bediüzzaman Hazretlerinin dedesidir. Mısır, Şam, Hama, Diyarbekir, Mardin ve Bitlis tarafında nesilleri vardır. Osmanlı Devleti Mısır’da onu Nakib’ül-Eşrâf olarak tayin eylemiştir.
 
 
Şeyh Nureddin Ali
Şeyh Muhyiddin Abdülkadir
Şeyh Şemseddin Muhammed
Şeyh Muhyiddin Abdülkadir (Bazılarına göre çocuğu yoktur)
Şeyh Yusuf
Maalesef Safevi Hükümdarı Şah İsmail Bağdad’a hakim olunca Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin türbesini tahrip etmiş ve bu hadise üzerine evladları dağılmıştır. Bunlardan Kansu Gavri kendilerine büyük ikramlarda bulunmuş ve bir kısmı Haleb ve çevresine yerleşmiştir. Yavuz Sultan Selim Mısır’a hakim olunca Şeyh Yusuf Şam Bölgesine geri dönmüştür.
Şeyh Zeynel-Âbidîn
Önemle ifade edelim ki, Bağdad Seferiyle Bağdad’ı fetheden Kanuni Sultan Süleyman, ilk iş olarak Abdülkadir Geylani Hazretlerinin türbesini tamir edip burayı Şeyh Alâ’addin’in torunlarına teslim etmek olmuştur.
Şeyh Alâaddin Ali (785-853/1383-1449)
Bu zat Hiyâl Köyünde dünyaya gelmiş; ancak Sultan Barsbay’ın Âmid seferinden dönüşünden sonra Mısır’a yerleşmiştir. O dönemde Kadirî şeyhlerinin reisidir. Annesi Fatima Bint-i Haydar’dır. Torunlarının bir kısmı Hıyâl ve çevresinde yaşamaya devam etmişlerdir.[34]
Şeyh Alâaddin Ali (785-853/1383-1449)[35]
Şeyh Bedreddin Hasan Hamevi
2 evladı var: 1.si ŞEYH ABDÜRREZZAK (6 Safer 901/26 Ekim 1495 öl. Dedesi Şeyh Bedreddin’in Türbesinde medfun; çocuğu olduğu bilinmiyor deniliyor ve bize göre Bediüzzaman’ın dedelerinden olan zat budur) ve 2.si Şeyh Ahmed Hamevi
Şeyh Ahmed Hamevi’nin 2 evladı var: Şeyh Abdülbasıt Hamevi (903/1496) ve Şeyh Sâlih Ebün-Necâ 910/1504)
Şeyh Şemseddin Muhammed el-Hamevi
Muhyiddin Abdülkadir (933/1527)
Bunun üç oğlu var: Şeyh Derviş Hamevi, Şeyh Şerefüddin Abdullah Hamevi (Doğ. 922/1516) ve Şeyh Afifüddin Hüseyin Hamevi (926/1520)[36]
 
Şeyh Şemseddin Muhammed el-Hamevi (doğ. 885/1480)
1. Şeyh Abdullah Hamevi (doğ. 926/1520), Annesi Şeyh Muhyiidn Abdülkadir’in kızı
2. Muhammed
Farac
Mahmud
Abdürezzak
Seyyid Abdülkadir
Bu zat Nikabet’ül-Eşraf görveini üstlenen ve çok sayıda seyyid ailesinin temelini teşkil eden bir şahsiyettir.
Seyyid Sultan ⇒ Seyyid Abdülkadir ⇒ Abdullah ⇒ Abdurrahim⇒ Abdurrahman⇒ Abdürrezzak⇒ 3 evlad Hamid, Mecid ve Tarık[37]
Şeyh Bedreddin Hüseyin Hamevi
Şeyh Muhyiddin Yahya Hamevi
Kadiri Tarikatı Şeyhi
Şeyh Şerefüddin kasım Hamevi (öl. 6 Rebiʻül-ahir 916/13 temmuz 1510)
5 evlad bırakmıştır:
1. Şeyh Şemseddin Muhammed el-Hamevi (doğ. 885/1480)
2. Şeyh Tac’ül-Arifin Şihabüddin Ahmed Hamevi (886/1481-936/1529)
3. Şeyh Abdülkadir Hamevi (doğ. 4 Muharrem 893/1488)
Oğlu: Şeyh Şemseddin Muhammed el-Hamevi (doğ. 2 Muharrem 934/1527)
4. Şeyh Berekât Hamevi (Şeyh Abdübasıt’ın kızının oğlu)
5. Şeyh Muhammed Ebül-Vefa el-Hamevi
Şeyh Abdürrezzak
 
ŞEYH ABDÜRREZZAK (6 Safer 901/26 Ekim 1495 öl.). Bize göre bu zatın babası Şeyh Bedreddin Hasan Hamevi’dir
Şeyh Alâaddin Ali (785-853/1383-1449)’nin torunu olan bu zat Hama’ya bağlı Maʻarrat’ün-Nuʻman beldesine göç eylemiş ve burada neseben amca çocukları olan Davudiye Şerifleri (Davud bin Seyfeddin Süleyman bin Abdülvehhâb bin Abdülkadir Geylanî) ile birlikte mekân tutmuştur. Burada Şeyh Sadaka’nın kız kardeşi ve Şeyh Ahmed’in kızı ile evlenmiştir. Şeyh Sadaka Şeyh Abdülvehhab’ın babasıdır. Şey Ahmed ise bin Hasan bin Davud bin Ahmed bin Mansûr bin Süleyman bin Davud bin Seyfeddin Süleyman bin Şeyh Abdülvehhab bin Şeyh Abdülkadir Geylanî şeklinde şecereye sahiptir. Üç erkek ve iki kız çocuğu vardır.[38]
Abdullah[39]
Korsınc’da medfundur (Yeni Adı Karbastı-Hizan). En büyük oğludur. Sonradan Urfa’ya bağlı Harran’a göç eylemiştir. Orada Sâdât-ı Bekkâre’den birinin kızıyla evlenmiş ve bu evlilik sonrası Bilâd’ül-Ekrâd diye bilinen Hakkari’ye bağlı Şirvan’a ve oradan da Bitlis tarafına yerleşmiştir. Burada vefat etmiş ve Korsınc’de (Yeni Adı Karbastı-Hizan) defnedilmiştir.
Abdurrahman
Sermit’de medfundur (Yeni Adı Yamaç-Hizan)
Abdülvehhâb
Abdullah
Mirza Reşan
(Reşan kelimesi Araplar tarafındsan Verşan tarzında kullanılmaktadır ve bu ismi taşıyan çok sayıda evlâd-ı Resul bulunmaktadır.)
Mirza Halid
Bunlar Hakkari’ye o zaman bağlı olan Bitlis-Hizanda yerleştiklerinden Kürdî diye lakap almışlardır; halbuki Sâdât-ı Hıyâliyye’den oldukları kesindir[40]
Hıdır
Ali
(Osmanlı Tapu kayıtlarında Alo olarak ve Kürtlerin telaffuzuyla kaydedilmiştir.)
Sufi Mirza (1920)
(Mirza kelimesinin ibn’ül-Murtaza yani Hz. Ali torunu manasında kullanılan ifadenin Türkçe kullanılış şekli olduğu, bunun bey ve emir manasında olan Mirza kelimesi ile alakası olmadığı kaynaklarda zikredilmektedir. Bunlar dedeleri Seyyid Murtaza bin Zeynelabidin bin Seyyid Mirza’ya dayanmaktadırlar ve Mirza kelimesini Âl-i Murtaza olarak anlamak gerekmektedir. Nitekim elimizdeki bir belgede Bediüzzaman Hazretleri babasının adını 1935 yılında tevkif edildiğinde Mirza Murtaza olarak vermiştir.[41]
Bediüzzaman Said Nursi (1876-1960, Urfa)[42]
[43]Yakınlarının alıp bize teslim ettikleri, Tapu-Kadastro Kuyûd-ı Kadîme Arşivindeki Ağustos 1289/Ağustos 1873 tarihli Zabıt-Kayıt Defterlerinde bulunan Defter-i Şehr-i Ağustos 1289 Yoklama (Sıra, 2-3) başlığı altındaki kayıt da bunu desteklemektedir. Burada sulu tarla mülk kaydı olarak İsparit Nahiyesi Nurs Köyündeki mülklerden biri, Mehmi ve Koluz ve Hacı ve Mirza benûn-ı Alo diye kayıtlıdır. Hemen altında Hıdır bin Alo ve Kalos bin Alo kayıtları da bulunmaktadır. Ancak Hıdır bin Alo, Alo bin Hıdır olsa gerektir.[44]
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Hazret-i Hasan on iki imamın ikincisidirAçıklama: http://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Birincisi Hazret-i Ali'dirAçıklama: http://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Üçüncüsü ise, Hz. Hüseyin’dir. Hazret-i Hasan'ın soyundan gelenlere Şerif ve Hz. Hüseyin neslinden gelenlere de genelde Seyyid denilirAçıklama: http://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Resulullah efendimizin soyu, Hazret-i Hasan ve kardeşi Hazret-i Hüseyin'in çocukları ile devam etmiştirAçıklama: http://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Tarihçiler İmam Hüseyin (a.s)’ın 6, 9 ve 10 çocuğu olduğunu yazmışlardır. Bunlardan bazılarını şöyle zikretmek mümkündür:
 
 
Hz. Hüseyin radiya'llahü anhümâ (626-680)
Ali Ekber
İmam Zeynelabidin
Anası İran şahı Yezdcürd’in kızı
Abdullah (Ali Esğar)
Anası Ebu Murre b. Urvet b. Mes’ud Sakefi’nin kızı Leyla
Câʻfer
Küçük yaşta vefat eden bu zatın annesi Hüzâʻa Kabilesinden
Abdullah
Anası Rubab’ın kucağında oklanarak şehid edilmiştir.
Sekîne
Anası Kilab kabilesinden İmri’ül-Kays b. Adiy’in kızı Rübab
Fatıma
Anası Talha b. Ubeydullah’ın kızı Ümmü İshak
Hazret-i İmâm Zeynelâbidîn Ali es-Seccad radiya'llahü anhu
Zeynel Âbidin, Ali Zeynelabidin (bazen Ali Zeyn el-Abidin) veya Ali bin Hüseyin tam künyesiyle Ebu Muhammed Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib, (d. 654, Medine - ö. 713). Hz. Hüseyin'in oğullarından biridir. Annesi ise İran'ın fethinden sonra Müslüman olup, Hz. Hüseyin'le evlenen Sasani-Pers prensesi Şehr-i Banu Gazele'dir. Bir İslam alimi olan bu zat, Kerbela Olayı sırasında Kerbela'da bulunup da sağ kalan nadir kişilerdendir. İmam Seccad (a.s)’ın, 11′i erkek, 4′ü ise kız olmak üzere 15 çocuğunun olduğunu söylemiştirOnların isimleri şöyledir: “Bakır” lakabıyla meşhur olan Muhammed, Abdullah, Hasan, Hüseyin, Ömer, Hüseyin Esğer, Abdurrahman, Süleyman, Ali, Muhammed Esğer, Hatice, Fatıma, Aliyye, Ümm-ü Gülsüm.
Hazret-i İmâm Muhammed Bâkır radiya'llâhü anhu (57-114 H/ d. 676Medine - ö. 731Medine)
Muhammed el-Bakır, 12 İmam'ın beşincisidir. Dördüncü imam ve Hüseyin'in oğlu olan Ali bin Hüseyin'in (Ali Zeynelabidin) oğludur. Ayrıca annesi de ikinci imam Hasan bin Ali'in kızı olan Fatıma bint Hasan'dır. İmamette hem anne hem de baba tarafından Hz. Resulüllah ile akrabalık ilişkisi bulunan ilk imamdır
 
Caʻfer-i Sâdık
Abdullah
Ali
İbrahim
Zeynep
Ümm-i Gülsüm
Hazret-i İmâm Cafer-i Sâdık radiya'llâhü anhu (80-148 H)
İmam Cafer-i Sadık, Abdullah da denir. Hicri 83 yılında Medine'de doğdu, 148 (m. 765)'de orada vefat etdi. "Sadık" lakabıyla meşhurdur. Muhammed Bâkır'ın oğlu ve Mûsâ Kâzım'ın babasıdır. Oniki imamın altıncısıdır.
 
Musa Kâzım
İsmail
Abdullah
İshak
Muhammed
Esma
İmam Musa Kazım (127-183)
Sâdât- Hüseyniyye’nin ana unsur bu zattır. Mūsá bin Cafer-i Sadık, (Miladi: d. 6 Kasım 745 - ö. 1 Eylül 799 / Hicri: d. 7 Safer 128 - ö. 25 Recep 18312 İmam'dan yedincisidir. Babası altıncı İmam Cafer-i Sadık, annesi ise Afrikakökenli eski bir köle ve öğrenci olan Hamide Hatun'dur. Eşi Ümmü Benin, annesi Hamide Hatun tarafından bir köleyken satın alınarak serbest bırakıldı ve bir İslam aliminin yanında eğitim gördü. Mekke ile Medine arasındakiAbwa şehrinde yaşamıştır. Sekiz çocuğu olmuştur. Sekizinci İmam olan Ali er-Rıza ve kızları Fatıma ile Hacer tanınmış çocuklarıdır. Bu zatın neslinden gelen Seyyidlere Sâdât-ı Museviyyûn denilmektedir. Musa Kazım Hazretlerinin 23’ü erkek ve 37’si kız olmak üzere 60 çocuğu olduğu nakledilmektedir. Biz sadece erkeklerden bahsedeceğiz. Başta Irak olmak üzere Musul ve çevresinde (bu arada Doğu ve Guneydoğu Anadolu’da) çok sayıda bu nesildeb gelen aşiretler mevcuttur. Üstad Bediüzzaman’ın annesinin nesli bu aşiretlerden Hadîdiyyîn Sâdâtı arasında yer almaktadır.[47]
 
Hiç Nesli olmayan çocukları:
Abdurrahman, Akîl, Kasım, Yahya ve Davud
Tartışmasız nesilleri var olanlar:
İmam Ali Rıza, Abbas, İbrahim el-Murtaza, İsmail, Muhammed, İshak, Hamza,[48]Abdullah, Ubeydullah ve Caʻfer (Önemle ifade edelim ki, Âlûsî sülalesi bu zatın yani İmam Ali Rıza’nın neslinden gelmektedir.
Sadece kız çocuk bırakanlar:
Süleyman, Fadl ve Ahmed
Nesli olduğu tartışmalı olanlar:
Hüseyin, İbrahim el-Ekber, Harun, Zeyd ve Hasan[49]
 
İbrahim Murtaza (146/763, Mekke-210/825, Bağdad)
Esğar lakabına sahibtir. Kabri sonradan Kerbela’ya taşınmış ve Osmanlı devleti tarafından ihya edilmiştir.
 
Ahmed
Muhammed
İsmail
Caʻfer
Musa Ebu Sebha
 
 
Musa es-Sânî Ebu Sebha (ö. 210/826, Bağdad, Musa Kazım’ın yanında)
 
Çok az evlad arkada bırakanlar:
Ubeydullah, İsa, Ali, Caʻfer ve Davud
Çok evlad arkada bırakanlar:
Muhammed el-Aʻrec, İbrahim el-Askerî, Ahmed el-Ekber, Hüseyin[50]
 
Ahmed el-Ekber es-Sâlih (ö. 216/832, Bağdad, Musa Kazım’ın yanında)
 
İbrahim Ebu İshak
Ali Ebu Muhammed el-Ehvel
Ebu Abdullah Hüseyin, Bağdad’da ikamet etmiş büyük bir alimdir.[51]
Ebu Abdullah Hüseyin er-Rıdâ El-Muhaddis (219/835, Bağdad) [52]
 
Kasım El-Hüseyin
Ali el-Esved
Ebu Musa Kasım El-Hüseyin (ö. 246/860, Mekke)
Mekke ve Irak’da çocukları ve torunları bulunmaktadır.
Musa
Muhammed Ebül-Kasım[53]
Muhammed Ebül-Kasım (ö. 246/861)
Seyyid Rufâʻa Mehdî el-Mekkî (ö. 291/904)
Yahya er-Rufâʻî (317/930)
(Kardeşi Hasan el-Mekkî er-Rufâʻî 331/943 yılında vefat etmiştir.)
Sâfih (Bazı kaynaklarda Sâlih)[54]
Kaʻb[55]
Hâzım
Necmeddin
Abdurrahim
Ahmed[56]
Tâc’ül-Ârifîn Ebul-Vefâ Muhammed
Yahya
Muhammed
Sâlih
Ahmed[57]
Veliyyullah el-Hadîd (Ramadi’de medfundur)
 
Hüseyin el-Ekber
Abdurrahim
Safiyyüddin
Muhammed
Yahya
Necmeddin
Caʻfer
Hüseyin El-Ekber[58]
Şemseddin Muhammed el-Accân el-Hadîd el-Hüseynî (900/1495, Hadîset’ül-Fırat’da medfundur)[59]
 
Ali El-Ekber
Mısır’da Medfun
Ali el-Asğar
Sermit (Yamaç, Karbastı’ya komşu bir köy)’de medfun.
 
Muhyiddin Yahya
Erbil’de medfun
Ahmed
Hasan
Bu ikisi de babalarıyla aynı yerde yani Anbar’da medfundur.[60]
Ali el-Asğar
Bunun torunları Türkiye, Suriye ve Irak komşu bölgelerine yayılmıştır ve Bediüzzaman’ın annesi de bu nesildendir. Sermit (Yamaç, Karbastı’ya komşu bir köy)’de medfundur.
 
Abdurrahim es-Sumeydiʻ
Sumeydiʻ Aşireti sâdâtdandır ve kelime olarak reis ve seyyid demektir. Sersar şehri çevresinde yaşamışlardır. Bunun neslinden gelen Hayreddin Fadlullah’ın torunlarından Osmanlı devletinin verdiği şecereler bulunmaktadır.
Bunun evladları şu şekilde devam etmiştir. Oğlu Ahmed, oğlu Muhammed, oğulları Abdurrahim Sumeydiʻ ve Hayreddin Fadlullah.[61]
Muhammed
Ahmed
Bu zatın nesli Bediüzzaman’ın annesine kadar ulaşmaktadır. Bediüzzaman’ın annesi, bu zatın neslinden gelen Hakeyf Aşiretine dayanmaktadır. Bunun kardeşi Abdurrahim’in süllalesi ise, Urfa başta olmak üzere Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu’da serpilmişlerdir.
Ahmed (Korsınc’da medfundur)
Hıdır
Ahmed
Abdülcebbâr
Hasan
Ali
Muhammed
Abdullah
Abdurrahman
Süleyman
Mennâʻ
Muhammed
Abdullah (Bitlis’de medfundur)
Abdülkerim (Bitlis’de medfundur)
Molla Tâhir
Nuriye
Molla Said[62]
Bu arada Sâdât-ı Bekkâriye ve Sâdât-ı Bû Bedran’ın da Türkiye'de torunları olduğunu önemle belirtelim.[63]
 
Çünkü seyyidlik konusunda Bediüzzaman'ın kendisini öne çıkarması Mehdilik iddiası olduğunu gündeme getirecekti. Toplumda Mehdî hakkında öylesine bir imaj yerleşmiştir ki, o sanki harikulâde özelliklere sahip bir kimsedir. Bir çırpıda zulme gömülen dünyayı düzeltecek, hakkı, adaleti tesis edecek, kurtla kuzuyu barıştıracak, birden Sünnet-i Seniyyeyi yerleştirecek, Şeriatı hâkim kılacak… Ve bunları îman, hayat ve şeriat hakikatleri çerçevesinde gerçekleştirecek. Bu durum gönlü kırık, morali bozuk bir kısım mü'minlere büyük bir ümit ve tesellî kaynağı olurken, birçoklarına da aradıklarını bulamamanın, görememenin ezikliğini de yaşatabilmektedir.
Çünkü daha çok gördükleriyle hükmeden halk tabakası, bu vazifelerin üçünü birden bizzât Hz. Mehdî'nin şahsından beklemeye başlıyorlar. Devamını şahs-ı mânevînin yürüteceği bu hizmetin harikalığını tam göremedikleri için de hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşıyor, kesin deliller zann-ı gâlibe dönüşmeye, mütehayyir ehl-i îmanda da muannid dalâlet ve zındıkaya karşı tam galebesi görünmemeye başlıyor. Ehl-i siyaset evhama kalkışırken bir kısım hocalar da itiraza kalkıyorlar.
 
Siyasîlerin evhamı büyük bir problemdir. Çünkü rahatsızlıklarını hücumlarını arttırarak aksettiriyorlar. Bir mektûbunda bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman, böyle fikirleri ortaya atmanın, ehl-i dünya ve ehl-i siyaseti telaşa vereceğini, hatta verdiğini, hücumlara vesile olduğunu belirtiyor. Böyleleri Risale-i Nur'un neşrine zarar verebilirlerdi. İşte bunlar ve daha başka önemli sebepler dolayısıyladır ki Bediüzzaman, bilhassa mahkemelerde seyyidliği konusunda aşikar ifadelerden kaçınmıştır.
 
Seyyidlik, dolayısıyla Mehdîlik meselesini gündeme getirme ve tartışma konusu yapmanın diğer bir önemli sakıncası da, herşeyden önce Risale-i Nur'un esas edindiği hakiki ihlasa, hiçbirşeye, hatta mânevî ve uhrevî makamlara dahi âlet olmayışına zarar vermesiydi. Bediüzzaman,
Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bakì hakikatler, fânî ve sukùt edebilir şahsiyetlere binâ edilmez[64] 
diyor, daima şahs-ı mânevîyi nazara veriyor, bakì hakikatlerin fanî ve çürütülebilir şahsiyetlere binâ edilemeyeceğini söylüyor, hizmetkârlığı, sadece maddî değil mânevî makamlara dahi tercih ediyor, maddî ve mânevî füyuzât hislerini fedâ etmede tereddüt etmiyor, ihlas gereği o büyük makamlar dahi verilse tereddütsüzce fedâ edeceğini söylüyor, bütün himmet ve mesâîsini îmanların kurtulmasına tahsis ediyordu.
 
Bu ve buna benzer bir kısım hikmetler sebebiyledir ki Bediüzzaman kendini, seyyidliğini her zaman mevz-u bahis etmemiş, Risalelerde ise bu konu hakkında kesin ifade kullanmamıştı. Afyon Mahkemesi müdafaasında, “Hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım”[65] diye cevap vermişti.
 
Onun, kendisinden alabildiğine korkan, tedirgin olan günün siyasîlerini rahatlatmak için de, Denizli Ehl-i Vukufunun, “Eğer Said Mehdîliğini ortaya atsa, bütün şakirdleri kabul edecek” dediklerinde de, seyyidliği hakkında aşikâr ifadelerden kaçındığını görüyoruz.[66]
Bir müdafaasında da şöyle demişti Bediüzzaman:
Hem mahkemede Denizli Ehl-i Vukufu, bazı şâkirdlerin bu itikadlarına göre, bana karşı demişler ki, “Eğer Mehdîlik dâvâ etse, bütün şâkirdleri kabul edecekler." Ben de onlara demişim: ‘Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır. Gerçi mânen ben Hz. Ali'nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir mânâda hakiki Nur Şâkirdlerine şâmil olmasından ben de Âl-i Beytten sayılabilirim.'[67]
Bediüzzaman talebelerine seyyid olduğunu açık açık söylediği ve Muhakemat isimli eserinde de seyyid olan birisinin bunu gizlemesinin haram olduğunu ifade ettiği halde yukarıdaki ifadelerde geçen “Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır.” cümlesindeki Seyyid kelimesinin, Osmanlı Nakib’ül-Eşraflık ıstılahında sadece Hz. Hüseyin neslinden gelenlere seyyid denmekteydi ve bu manada seyyidlik sadece baba tarafından geçmekteydi. Hâlbuki Bediüzzaman baba tarafından Hz. Hasan’ın torunu yani şerif ve anne tarafından Hz. Hüseyin’in torunu yani seyyid idi. Kaldı ki, sonra gelen cümlede “âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır” ifadesi ilk cümleden bağımsız düşünüldüğünde ortada bir inkardan ve kaçınmadan ziyade nazarı farklı tarafa kaydırma olduğu açıkça görülmektedir.
Öte tarafdan “Bu zamanda nesiller bilinmiyor.” ifadesinden de anlaşıldığı gibi seyyidliğine dair Bediüzzaman'ın elinde resmî bir şecere yoktu ki, ibraz edebilsindi. Bilhassa belge ve delillerin konuşturulduğu bir mahkemede; ele aldığı, söz konusu ettiği her hususu belgelere dayandıran Bediüzzaman'ın böyle bir iddiada bulunması düşünülemezdi.
 
Ama buna rağmen o elinde her ne kadar bir belge bulunmasa da, Âl-i Beyttendi, öyle olduğunu da kesinkes biliyordu. Hem mânen, hem de maddeten Ehl-i Beyttendi Bediüzzaman. Mânen Ehl-i Beyttendi. Çünkü Allah Resûlü (a.s.m.) her takvâ sahibi kimsenin Ehl-i Beytinden olduğunu[68]müjdelemişlerdi. Bu mânâda Bediüzzaman da, hakiki Nur Talebeleri de Ehl-i Beyttendirler. Mahkemede savcının iddiâları üzerine bu konuya da temas etmek zorunda kalan Bediüzzaman bu mânâda seyyidliğini açıkça söylüyordu:
'Ben de Âl-i Beytten sayılabilirim' demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin, 'Ve alâ Âlihî ve sahbihî' duâsında, 'Seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duâda dâhildirler' dediklerinden, o umûmî duâda benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir.[69] 
 
Hem Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) iki "âl"i (Ehl-i Beyti) bulunmaktaydı. Bunlardan biri nesebî âli; diğeri de şahs-ı mânevî ve nûrânîsinin risalet noktasındaki âli.[70] Bediüzzaman'ın bu ikinci kısma girdiği açık. Çünkü Risale-i Nur dairesinin, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin (r.a.) ve Gavs-ı Âzamın (k.s.)—gaybî ihbarlarıyla—bu zamandaki bir dairesi olduğunu[71]biliyoruz.
 
 
Bununla birlikte Bediüzzaman maddeten, yani neseben de Ehl-i Beyttendir. Onun, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz, geniş kesimlere aşikâr olarak ifade etmediği ve eserlerinde açık açık belirtmediği bu hususu bütün bütün de gizlemediğini, hususî sohbetlerinde talebelerine söylemekten çekinmediğini de görüyoruz. Bir makam gizlemeyi, başka bir makam da söylemeyi gerektirebiliyordu. Meselâ sorularıyla Mektûbât'ın büyük bir kısmının yazılmasına vesile olan, vefatına kadar Risale-i Nur'a büyük bir ihlas ve sadakatla hizmet eden merhum Albay Hulusi Yahyagil'e, ziyaretlerinin bir defasında, “Kardeşim, sen de ben de sâdâttanız (seyyidlerdeniz.)” dediğini görüyoruz.
 
Emirdağlı Mehmet Çalışkan'ın anlattığına göre de, bir gün yanlarına Ahmet Feyzi Kul gelir. Üstadın vasıfları ve yüksek makamından bahseder. Cifir ve ebced hesabıyla çıkardığı tevafukları anlatır. O anda Osman Çalışkan'ın kalbine, “Biz Üstadımızı Kürt olarak biliyoruz. Ahmet Feyzi Efendinin anlattığı büyük müceddit ise Âl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır” gibisinden bir şüphe gelir.
Bu hadiseden az sonra Bediüzzaman, Osman Çalışkan'ı yanına çağırır ve
Kardeşim ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim… Ahmed Feyzînin bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haydi git!” der.[72]
Evet, Bediüzzaman'ın Kürt olması seyyidliğine engel değildir. Doğuda öyle aşiretler vardır ki Kürt oldukları halde bütünüyle seyyiddirler. Çünkü nesiller fetihler, göçler, farklı evlilikler sebebiyle zamanla dünyanın değişik yerlerine dağılmış, karışmışlardır. Meselâ Abbasîlerin yanlış tutumlarına tepki gösterdikleri için o günün tabiriyle Kürdistan bölgesine birkısım Ehl-i Beytin göç ettikleri bilinmektedir. Bediüzzaman'ın dedelerinin de bu göç esnasında buralara gelip yerleşmeleri sözkonusudur. Nitekim Bugün Mardin'deki Arvasîler, Hakkari'deki Ahmedîler ve Muş'taki Nehrîlerin Ehl-i Beytten[73] oldukları düşünülürse, Kürt olmanın Ehl-i Beytten olmaya engel olmadığı açıkça görülür. Eğer Kürtlük Ehl-i Beytten olmaya mani olsaydı, az önce de belirttiğimiz gibi Bediüzzaman, herhalde Osman Çalışkan'a, “Kardeşim, git ben Kürd'üm, nasıl Ehl-i Beytten olabilirim?” derdi.
 
Nitekim, Hz. Üstadın, “Denizli Kahramanı” diye iltifat ettiği merhum Hasan Feyzi, onun Kürt olmasının seyyidliğine engel olmadığını, Kürdistan'da doğduğu için bu isimle anıldığını, böylece kendini gizlediğini söyleyerek[74] bu gerçeği teyid eder.
Bediüzzaman'ın, Urfalı Salih Özcan'a da seyyidliğinden söz ettiğini görüyoruz. Salih Özcan ziyaretlerine geldiklerinde, nesebini sormuş, seyyid ve Hüseynî olduğunu öğrenmişti. Üstad da ona, “Ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim” cevabını vermişlerdi.[75]
 
 
 
 Medine-i Münevvere, Irak ve Ürdün'deki Mevcut Nakib'ül-Eşrafların Bediüzzaman'ın Evlad-ı Resul Olduğunu Tasdik Ettikleri Şecere

[1] Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, sh. 1/35.
[2] Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, (Ankara: TTK Basımevi, 1988), sh. 161; 1) C.Von Arendok, “Şerif”, İslam Ansk, İst.1997, XI, 543; Murat Sarıcık, Osmanlı İmparatorluğunda Nakibu´l-Eşraflık Müessesesi, (Nakîbu´l-Eşraflık), TTK Yay., Ankara 2003, s.4; Cahit Baltacı, “Osmanlılar Döneminde Nakîbu´l-Eşraflık Müessesesi ve Nakîbu´l-Eşrâf Defterleri”, IV.Milli Türkoloji Kongresi, 1981, s.1..
[3] Al-Âmirî, Tarih’ül-Eşrâf, c. 8, sh. 17-24; Al-Âmirî, Nukabâ’ül-Eşrâf, c. 7, sh. 19-23.
[4] Mü’min bin Hasan Eş-Şeblenci, Nûr’ül-Ebsâr, sh. 189 vd.; Zehebî, Siyer A'lami'n-Nübelâ, Beyrut 1406/1986, III, 267; Ethem Ruhi Fığlalı, “Hasan”, DİA, XVI, İstanbul 1997, s. 283; Bakır Şerif el- Kuraşi, Hayatu’l- İmam el Hasan bin Ali, Beyrut 1983, II, 433- 460; A. Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1981, I, 616.
[5] Bediüzzaman, Lemʻalar, sh. 21.
[6] 929 tarihli Tapu Tahrir defterinde Diyarbekir Eyaletine bağlı Musul Kazası vakıfları arasında Cercis Nebi ve Hz. Yunus Nebi vakıflarıyanında İmam Hasan’ın oğlu İmam Ömer Zaviyesine ait vakıflar da bulunmaktadır. BOA. TTD., NO: 998, sh. 85.
[7] Dâmin bin Şadkam el-Hüseynî el-Medenî, Muhtasaru Tuhfet’il-Ezhâr ve Zülâl’il-Enhâr fî Neseb-i Ebnâ’-il-E’immet’il-Ethâr, Rıyad, Mektebet’üt-Tevbe, 2005, sh. 46.
[8] Dâmin bin Şadkam el-Hüseynî el-Medenî, Muhtasaru Tuhfet’il-Ezhâr ve Zülâl’il-Enhâr fî Neseb-i Ebnâ’-il-E’immet’il-Ethâr, sh. 46 vd.
[9] Dâmin bin Şadkam el-Hüseynî el-Medenî, Muhtasaru Tuhfet’il-Ezhâr ve Zülâl’il-Enhâr fî Neseb-i Ebnâ’-il-E’immet’il-Ethâr, sh. 179 vd.
[10] Dâmin bin Şadkam el-Hüseynî el-Medenî, Muhtasaru Tuhfet’il-Ezhâr ve Zülâl’il-Enhâr fî Neseb-i Ebnâ’-il-E’immet’il-Ethâr, sh. 206 vd.
[11] Dâmin bin Şadkam el-Hüseynî el-Medenî, Muhtasaru Tuhfet’il-Ezhâr ve Zülâl’il-Enhâr fî Neseb-i Ebnâ’-il-E’immet’il-Ethâr, sh. 210 vd. Abdülkadir-i Geylani ve Bediüzzamna’a giden kol bunun neslidir. Bunun neslinden gelenlere Museviyyûn denilmektedir. Kendisine El-Ebreş ve nesline de Benül-Ebreş dendiği de vakidir.
[12] Dâmin bin Şadkam el-Hüseynî el-Medenî, Muhtasaru Tuhfet’il-Ezhâr ve Zülâl’il-Enhâr fî Neseb-i Ebnâ’-il-E’immet’il-Ethâr, sh. 218 vd..
[13] Dâmin bin Şadkam el-Hüseynî el-Medenî, Muhtasaru Tuhfet’il-Ezhâr ve Zülâl’il-Enhâr fî Neseb-i Ebnâ’-il-E’immet’il-Ethâr, sh. 228 vd. Bir sonraki sayfada bütün bunları daha açık bir şekilde gösteren Arapça şecereyi koyuyoruz.
[14] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tapu-Tahrir Defteri, No: 998 (735), sh. 346; Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. V, sh. 499 vd.
[15] Abdülkadir-i Geylani Evladından Olması Hasebiyle Askerlikten Muaf Tutulan Seyyidlerle Alakalı Dahiliye Nezaretinin Haleb Valiliğne Yazdığı Yazı (BOA, İ.HUS. 176/33; DH. MKT. 2009/7)
[16] Ferit Aydın, Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, İst. 1996, sh. 238. Şam´dan bölgeye göç eden Şeyh Hasan b.Seyyid Abdurrahman için bkz. Şerefhan Bidlîsî, Şerefnâme,(çev.M.Emin Bozarslan), Deng yay., İst. 1998, s. 190.
[17] Gazi İnâd Eş-Şemerî, Aşâ’ir Bilâd’ür-Râfidîn el-Mu’telif vel-Muhtelif.
[19] Bu aşiretin şu andaki reisi Verşan Hâlid el-Hadîdî ile Dohuk’ta bizzat görüştük ve kendisi inanılmaz derecede yüzü ve özellikle burnu ile Üstada benziyordu.http://alhadedeen.com/vb/showthread.php?t =1891 17.11.2012.
[20] Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukukî Tahlilleri, c. III, sh. 280 vd.; Sâmir Abdülhasen el-Âmirî, Mevsûʻat’ül-Aşâ’ir’il-Irakıyye, Londra: 1991, Mektebet’üs-Safâ ve’l-Merve, c. I, sh. 288 vd.
[21] el-Âmirî, Mevsûʻat’ül-Aşâ’ir’il-Irakıyye, c. 9, sh. 280-319; Es-Seyyid Nebîl el-Aʻracî, El-Lübâb fî Şerh-i Sıhâh’il-Aʻkab, Bağdad, 2012, sh. 98. Bu son kitabda konuyla ilgili son biligler toplanmış bulunmaktadır.
[22] Musul Salnâmesi, İstanbul, sh.
[23] 929 tarihli Tapu Tahrir defterinde Sincar Vakıfları arasında Baba Abdülkadir Geylani Zaviyesi vakıfları da bulunmaktadır. BOA. TTD., NO: 998, sh. 68-69.
[24] Sâdât-ı Hıyâliyyîn Şeceresi, Vrk. 2.
[25] Üstad’ın dedelerinden Şeyh Abdürezzak Şeyh sadaka’nın kız kardeşi ve bu zatın kızı ile evlenmiştir. Daha sonra Hıyâl köyüne gelmişlerdir.
[26] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammed bin Yahya et-Tâdifî, Kitâbu Kalâ’id’il-Cevâhir fî Menâkıb-ış-Şeyh Abdülkadir, Kahire: Dâr’-Kütüb’il-Arabiyyetil-Kübrâ, 1331 H., sh. 44 vd.; Sâdât-ı Hıyâliyyîn ŞeceresiVrk. 2.
[27] 929/1523 tarihli Tapu-Tahri Defterinde Diyarbekir Eyaletine bağlı Mardin Kazasında hem Hz. Resulullah’a ve hem de torunlarından Şeyh Abdülaziz bin Abdülkadir Geylani’ye ve hem de onun ziyaretine ait vakıflar bulunmaktadır. Yine bu zatın torunlarındanBaba Muhammed ve Baba Abdurrahman adına vakıflar tescil edilmiştir. Bu kayıtlarda Abdülkadi-i Geylani torunlarına baba denmektedir. BOA. TTD., NO: 998, sh. 34-35.
 
Nitekim yine Mardin Vakıfları arasında Hazret-i Zeynelabidin Zaviyesine ait vakıflar da bulunmaktadır. BOA. TTD., NO: 998, sh. 36-37.
[28] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammed bin Yahya et-Tâdifî, Kitâbu Kalâ’id’il-Cevâhir fî Menâkıb-ış-Şeyh Abdülkadir, Kahire: Dâr’-Kütüb’il-Arabiyyetil-Kübrâ, 1331 H., sh. 45 vd.
[29] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammed bin Yahya et-Tâdifî, Kitâbu Kalâ’id’il-Cevâhir fî Menâkıb-ış-Şeyh Abdülkadir, Kahire: Dâr’-Kütüb’il-Arabiyyetil-Kübrâ, 1331 H., sh. 53 vd.; Salahaddin es-Safadî, Nükes’ül-Hemyân fî Nüket’il-Amyân, Mehrecan’ül-Kırâ’ah, sh. 152-153; Kemal el-Hût, Câmiʻüd-Dürer’il-Behiyye li Ensâb’il-Kuraşiyyîn fil-Bilâd’iş-Şâmiye, Dâr’ül-Meşârîʻ, 2003, sh. 43. Âl-i Hidâdiyyîn; Sâdât-ı Hıyâliyyîn ŞeceresiVrk. 3.
[30] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tapu-Tahrir Defteri, No: 64 (840), sh. 346.
[31] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammed bin Yahya et-Tâdifî, Kitâbu Kalâ’id’il-Cevâhir fî Menâkıb-ış-Şeyh Abdülkadir, Kahire: Dâr’-Kütüb’il-Arabiyyetil-Kübrâ, 1331 H., sh. 53 vd.
[32] Bu zat muhtemelen 20 Ramazan 941/1535 tarihli Kanuni Sultan Süleyman tarafından Bağdad Nakîb’ül-Eşrâfı olarak tayin edilen şahısdır. Bu fermanda, şerîfler için tanınan bazı imtiyazlar da zikredilmektedir. Bkz. BOA, Mühimme Defteri, ; Sâdât-ı Hıyâliyyîn ŞeceresiVrk. 3.
[33] Sâdât-ı Hıyâliyyîn ŞeceresiVrk. 3. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünde bulunan 122 sayılı Musul Defterindeki mülk kayıtları da bu evlad-ı Resule işaret etmektedir: Seyyüd Tâhir, Seyyid Abdülkadir, Seyyid İnâyetullah (Kuyûd-ı Kadîme Arşivi, Musul Defteri No: 122, sh. 119); Seyyid Bedreddin, Seyyid Kemalüddün, Seyyid Şerefüddin, Seyyid Muhyiddin, Seyyid Muslihuddin, Seyyid Muhammed, Seyyid Abdülğaffâr, Seyyid Murtezâ, Seyyid Hasan, Seyyid Rükneddin, Seyyid Celâleddin, Seyyid Hüseyin (Kuyûd-ı Kadîme Arşivi, Musul Defteri No: 122, sh. 110). Bu kayıtlar, II. Selim devrine aittir ve şeceredeki isimlerle mutabakat halindedirler. Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta da, şerif ve seyyidlerin tamamına genel terminolojide seyyid denilmesidir. Ayrıca ıstılah manalarının oluşu buna mani değildir. Bu zikrettiğimiz isimlerin çoğunluğu Şeyh Ebu Salih Şemsüddin Muhammed el-Ekhal El-Hiyâlî’nin evlatları olsa gerektir.
[34] Muhammed Dernîka, Kitâb’üş-Şeyh Abdülkadir Geylanî ve Aʻlâm’ül-Kadiriyye, sh. 239; Muhammed bin Ali, Selâsilet’ül-Cevâhir, sh. 54; Sâdât-ı Hıyâliyyîn Şeceresi,Vrk. 4.
[35] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammed bin Yahya et-Tâdifî, Kitâbu Kalâ’id’il-Cevâhir fî Menâkıb-ış-Şeyh Abdülkadir, Kahire: Dâr’-Kütüb’il-Arabiyyetil-Kübrâ, 1331 H., sh. 54 vd.
[36] Ali Abdülğafur el-Âlûsî, El-Kelim’üt-Tayyib ve’s-Shâb’üs-Sayyib fî Neseb-i Âl-i Ebit-Tayyib.
[37] Sâdât-ı Hıyâliyyîn Şeceresi, Vrk. 5.
[38] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammed bin Yahya et-Tâdifî, Kitâbu Kalâ’id’il-Cevâhir fî Menâkıb-ış-Şeyh Abdülkadir, Kahire: Dâr’-Kütüb’il-Arabiyyetil-Kübrâ, 1331 H., sh. 44 vd.
[39] Bu zattan itibaren elimizdeki temel kaynak, Irak Nikabet’üs-Sâdâtil-Eşrâf Dairesinin mühürlerini taşıyan ve Muhamnmed Sâlih el-Hatîb, Hüseyin es-Sumeydaʻî, Verşan Hâlid el-Hadîdî ve Hamd el-Hıyâlî gibi seyyid ve şeriflerin tasdiklerini ihtiva eden Sâdât-ı Hıyâliyyîn Şeceresidir. Belgeyi tamamen kitabımıza alacağız. Mukaddimesinde belirtildiği gibi, biüyük âlimler, şeyhler ve de nesb ilmi mütehassıslar tarafından tedkik ve tasdik edilmiştir. Sâdât-ı Hıyâliyyîn Şeceresi, Vrk. 1.
[40] Hıyâliyyîn Şeceresi, Vrk. 4.
[41] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivi. Bediüzzaman’ın babasına “Sofi” ünvanının verilmesi, “mücerred takva ve salâhatından dolayı”, şeklinde izah edilebileceği gibi, Şark’ta ilmi olmayan veya az bir ilme sahip olup da bir tarikat mensubu olan herkese “sofi”, Arapça ilmi olana da “molla”, yüksek âlimlere ise “seyda” diye hitab ettikleri de hatırlatılabilir. Bkz. Necmeddin Şahinler, Nurs Yolu, sh. 69. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, I, sh. 63; http://mosul-network.org/index.php?do=article&id=18015. 30.11.2012; Ezher el-Abîdî, Esmâ ve Elkab Musuliyye, 1999. Bu müellif, Sûfî lakabının Musul ve civarında genellikle kendisi büyük mutasavvıf olan Ahmed bin İbrahim isimli bir zata ait olduğunu ancak bu ünvanın müttaki ve salih olan diğer aileler hakkında da kullanıldığını belirtmektedir.
سيد ميرزا : نسبة إلى جدّهم السيد مرتضى بن زين العابدين بن سيد ميرزا ، وتلفظ تسمية مرتضى من الأتراك ميرزا ،
كما تلفظ تسمية فيضي فيزي.
 
[42] Mirza Reşan’dan itibaren olan kısmı hem Abdülkadir Badıllı, hem Necmeddin Şahiner ve hem de Molla Zahid tarafından yapılan araştırmalar ile ortaya çıkmış bulunmakytadır.
[43] Babası Sufi Mirza: Tüm Doğu’da olduğu gibi, bölge halkının fıtrî ve millî bir adeti olan, adları tasğir etme, yani küçültme, kısaltma geleneğine binâen, halk arasında “Mirza” Efendiye “Sofi Mirzo” veya mezar taşında yazılı olduğu şekilde “Mirze” diye kullanıldığı gibi, annesi “Nûriye Hanım’a” da “Nûr’e” denilirdi. Sofi Mirza Efendi ümmî olduğu halde, kız‑erkek demeden bütün çocuklarını okutmuş ve âlim yetiştirmiştir. Hattâ ekserisinin de Arabî ilimde icazetli oldukları, şark’ta ve Nurs Köyü’nde çok kimselerden nakledilmektedir
 
Annesi Nuriye: Bediüzzaman Hazretleri’nin fıtrî olan kendi adet‑i kavmiyesine riayetkârlığından mıdır, bilmiyorum.. Annesinin ismini “Nûriye” olarak yazan Nûr talebelerinin yazılarını tashih ettiği sırada, birkaç kitapta “Nûriye” isminin Arapça müennes alâmeti olan “ye” harfini silerek “Nûre” olarak bırakmıştır. Fakat nüfus kaydında Nûriye olarak geçmektedir.
Çocukları:
Düriye Hanım, Bediüzzaman’ın Rus Harbi’nde şehid düşen yeğeni Ubeyd’in annesi. Birinci Cihan Harbi’nden evvel Nurs deresine düşerek şehîden gark olduğu nakledilmektedir.
Hanım ismindeki kız çocuğunun büyük ve meşhur bir âlime olarak yetiştiği rivayetler arasındadır. Doğum tarihi 1306/1889 yılıdır. Bu merhûme hanım, Birinci Cihan Harbi’nden evvel, Molla Said isminde, âlim bir zâtla evlenmiş, bilâhare 1913 senesinde, Şeyh Selim veya Bitlis hadisesi ismiyle, meşhur “Hürriyet’in i’lanı”na karşı hükümete isyan edenlerin arasında, bu Molla Said’in de ismi karışmasıyla, hanımı “Hanım” ile birlikte Şam’a hicret etmişlerdir. Şam’da çok talebesi olan Molla Said Efendi ders okuturken, takıldığı çetin mes’eleleri, perde ve hicap arkasında oturan hanımı, Âlime Hanım’a, sorarmış. 0 ise hiç duraklamadan hemen mes’eleyi çözer, cevap verirmiş, diye hâlen şam’da hayatta olan Bitlisli Molla Abdulazîz Efendi anlatmışlardı. Hanım 1945’de Mekke‑i Mükerreme’de[43] tavaf ederken (bilâveled)
Molla Abdullah, Bediüzzaman’ın yeğeni ve fedâi talebesi Merhûm Abdurrahmanın babasıdır. 18 Haziran 1332/1 Temmuz 1916 tarihinde Ermeni Mezalimi ile alakalı tutanakta Ulemâdan Bedi‘ü'z-zaman Said-i Kürdî'nin birâderi Molla Abdullah kaydı konuşduğuna göre, 1914 yılında Nurs köyünde vefat ettiği rivayeti doğru değildir. Bkz. Osmanlı Arşivi, Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar’da Ve Anadolu’da Ermeni Mezâlimi, 1 9 0 6 – 1 9 1 8, sh. 220.
Molla Muhammed, 1289/1872’de dünyaya gelmiş ve 1951’de, kendi köyü olan “Nurs’ta” (bila veled) vefat eylemiştir. Osmanlı nüfus kaydında doğum tarihi 1295 ve 1296 Hicri tarih olarak gösterilmiştir. Uzun boylu, ela gözlü, buğday renkli ve sarı sakllı olduğu belirtilmektedir.
Bediüzzaman Said‑i Nursi, 22 Mart 1960 Urfa’da (bekâr ve bila veled) eylemiştir.
Molla Abdülmecid, 1305/1890’da doğmuş ve Haziran 1967’de Konyada (beş çocuk babası) vefat etmişlerdir. Hanımı Muhabbet Hanım’dır.
Mercan Hanım, ne zaman ve nerede vefat ettiği belli değildir.
Nurs köyü mezarlığında, bu ulema yetiştiren âilenin reisi, Bediüzzaman’ın babası Sofi Mirza ile hanımı Nure ve oğlu Molla Mehmed ile Molla Abdullah yanyana yatmaktadırlar. Allah’ın nûruna ve rahmetine gark olsunlar. (Ankara’daki Nüfus-Vatandaşlık Genel Müdürlüğü Arşivi, Nurs Köyü-Hizan Defteri, No: 13, sh. 53-54; Türkçe Belge ise Hizan Nüfus Müdürlüğünden alınan Nüfus Örneği; Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat)
[44] Bu kayıtlara dayalı olarak hazırlanan bir Tapu Senedini de takdim etmek istiyoruz:
( T U Ğ R A )
S E N E D - İ H A K A N İ
Kaza-i Şirvan der liva-i Siird
Defter-i şehr Ağustos 1291
Sıra Numarası : 823
Nahiyesi : Hizan
Karyesi : Nurs
Mevkii : Karye derûnunda
Nev’i musakkafat ve mağrusat: Bir bab hane ve ahur
Nev’-i arz : Sırf mülk
Mikdarı (Zira) : 40
Hudud-ı erbaaa : Dere ve hark ve dere.
Cihet-i iʻta-yı sened : İhtiyar meclisi marifetiyle
Malik ve malike : Memi ve Mirza ve Hacı ve Kolus benan-ı Ali
Tarih-i sened : 9 Rebiu’l-Ahir 1293/4 Mayıs 1876
Kıymet-i muhammene : 500 Kuruş
[45] Bediüzzaman’ın amcalarından Mehmi: Bunun neslinden 1935 doğumlu Hacı İsa Okur, yıllar önce vefat eden ninesinden duyduğu bir anekdotu şöyle anlattı: “Ninem bize anlatırdı. Derdi ki: “‘Said yedi yaşlarında iken geceleri evde yatmıyordu. Akşamları evden çıkıp giderdi ve sabah olunca eve gelirdi.’” Bilindiği gibi, Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatta iken bir lâkabı da Garibüzzaman’dır. Hakikaten Bediüzzaman’ın hayatı garipliklerle doludur. Bir mektubunda bu garipliklerden şöyle bahseder: “Azîz kardeşlerim, Risâle-i Nur’un zuhurundan kırk sene evvel, geniş bir hiss-i kable’l-vuku, acîb bir tarzda hem bende, hem bizim köyde, hem nâhiyemizde tezahür ettiğini, şimdi bir ihtar-ı mânevî ile katî kanaatim gelmiş. Şefik kardeşim ve Abdülmecid gibi eski talebelerime bu sırrı fâş etmek isterdim. Şimdi Cenâb-ı Hak sizlerde çok Abdülmecid’leri ve çok Abdurrahman’ları verdiği için, size beyân ediyorum.
“Ben on yaşında iken, büyük bir iftihar, hattâ bâzan temeddüh sûretinde bir hâletim vardı; istemediğim halde pek büyük bir iş ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime derdim: ‘Senin beş para kıymetin yok. Bu temeddühkârâne, husûsan cesârette çok fazla gösterişin ne içindir?’ Bilmiyordum; hayret içinde idim. Bir iki aydır, o hayrete cevap verildi ki; Risâle-i Nur, kable’l-vukû kendini ihsâs ediyordu. Sen, âdi odun parçası gibi bir çekirdek iken, o Firdevs salkımlarını, bilfiil kendi malın gibi hiss-i kable’l-vukû ile hissedip, hodfüruşluk ederdin. Bizim Nurs Köyümüz ise; hem eski talebelerim, hem hemşehrilerim biliyorlar ki; bizim köyümüz, fevkalâde gösteriş ve cesârette ileri göstermek için, temeddühü çok severdiler. Güyâ büyük bir memleketi fetheder gibi kahramanâne bir tavır almak istiyordular. Ben, hem kendime, hem onlara çok hayret ederdim. Şimdi hakîki bir ihtar ile bildim ki, o mâsum Nurslu insanlar, Nurs karyesi, Risâle-i Nur’un nûruyla büyük bir iftihar kazanacak, o vilâyetin, nâhiyenin ismini işitmeyen, Nurs Köyünü ehemmiyetle tanıyacak diye, bir hiss-i kable’l-vukû ile o nîmet-i İlâhiyeye karşı teşekkürlerini temeddüh sûretinde göstermişler.” (Emirdağ Lâhikası, sh. 49; Tarihçe-i Hayat, sh. 418).
Bediüzzaman’ın amcalarından Koluz: Bediüzzaman Said Nursî’nin en büyük amcasıdır ve Sofi Mirza Efendi’nin büyük kardeşidir. Nursî Hanedanı’na mensub olan birçok insandan alınan bilgiler bu yöndedir. Hatta Bediüzzaman’ın amcalarından Hacı’nın torunu Hacı Şamil Okur’un (D.1927) ifadesi de bu yöndedir. (Hacı Şamil Okur, Nurs köyünün Livar Mezraında oturan, Nursî Hanedanı’nın en yaşlı kişilerindendir.) Koluz’un mezarı, Nurs Köyünde bulunmakta. Nurs kabristanında medfun bu zâtın mezarının yerini tam olarak hiç kimse bilmemektedir. Koluz hakkında bilinen birtakım bilgiler varsa da, azdır. Koluz’un üç çocuğu olduğu söylenmektedir. Ancak bunlar da vefat etmiştir. Mezarları Nurs Kabristanındadır. Koluz’un akrabaları, Nurs Köyü ve civarında bulunmamaktadır. Koluz hakkında bilgi veren Nursluların isimleri şöyle: Hacı Şamil Okur, Hacı Tahir Okur, Abdulbaki Okur, Abdullatif Okur, İsmet Okur, Mehmet Okur, İhsan Okur, Sıdık Okur, Hacı İsa Okur.
[46] Ayrıntılı bilgi için Üstad’ın Yaşadığı Bölgelerdeki İdârî Yapı ve Bazı Şehirlerin Osmanlı Tarihi Boyunca Kazandıkları İdarî Statüler: 1876-1922 başlığına müracaat ediniz.
 
[47] 929/1523 tarihli Tapu Tahrir defterinde Diyarbekir Eyaletine bağlı Musul Kazası vakıfları arasında meselemize ışık tutacak çok öenmli kayıtlar bulunmaktadır. Burada İmam-zadegân yani İmam oğulları adı altında evlad-ı Resule ait vakıfların yanında, İmam Caʻfer-i Sadık’ın oğlu İmam İbrahim, İmam Hasa’ın oğlu İmam Abdurrahman, İmam Hasan’ın oğlu İmam Abdülmuhsin, İmam Hasan’ın kızı Ümm-ü Gülsüm, İmam Hasan’ın oğlu İmam Muhammed Bakır, İmam Hasan’ın oğlu İmam Hasan, İmam Hasan’ın oğlu İmam Hamza ve Avnüddin, İmam Aliyy’ül-Hadi’nin oğlu İmam Ali, İmam Ali’nin oğlu İmam Zeyd, İmam Hüseyin’in kızı Küçük Fatıma’ya ait vakıflar da bulunmaktadır. Ayrıca İmam Musa Kâzım ve İmam İsmail Zaviyelerine ait vakıflar da yer almaktadır. Bizim için önem arz eden başka bir kayıt da, İmam Muhammed Bakır’ın evlatlarından İmam Şemseddin Hamevi’ye ait zaviye ve bunlara ait olan vakıfların bulunmasıdır. BOA. TTD., NO: 998, sh. 86-88.
 
[48] 929/1523 tarihli Tapu Tahrir Defterinde Sultan Hamza-i Kebir Vakıfları bulunmaktadır ki, Mardin civarında olan bu vakıflar ad geçenin zaviyesine aittir. BOA. TTD., NO: 998, sh. 23-24.
[49] Cemaleddin Ahmed bin Ali, Umdet’üt-T fî Ensâb-i Ebî Tâlib, sh. 96;
[50] Muhammed el-Hüseynî, Tuhfet’üt-Tâlib, sh. 59.
[51] Şeyh eş-Şeref el-Ubeydeli, Tehzîb’ül-Ensâb ve Nihâyet’ül-Aîkab, sh. 152.
[52] Şeyh eş-Şeref el-Ubeydeli, Tehzîb’ül-Ensâb ve Nihâyet’ül-Aîkab, sh. 152.
[53] Şeyh eş-Şeref el-Ubeydeli, Tehzîb’ül-Ensâb ve Nihâyet’ül-Aîkab, sh. 153.
[54] Kemal el-Hût, Câmiʻüd-Dürer’il-Behiyye li Ensâb’il-Kuraşiyyîn fil-Bilâd’iş-Şâmiye, Dâr’ül-Meşârîʻ, 2003, sh. 43. Âl-i Hidâdiyyîn.
[55] Bazı şecerelerde bu sıra şöyledir: Yahya er-Rufâʻî, oğlu Sâlih, oğlu Hâzım, oğlu Caʻfer, oğlu Necmeddin, oğlu Abdurrahim, oğlu Ahmed ve oğlu Tâc’ül-Ârifîn Ebul-Vefâ Muhammed. Bkz. Seyyid Zinnûn Ali Suvâdî el-Hadîdî, Ed-Dürr’ün-Nadîd fî Neseb’iş-Şeyh Muhammed Accân el-Hadîd,sh. 7.
[56] Bizim esas aldığımız bu sıra için bkz. Ferhan Ahmed Said el-Hadîsî, Tarih’ul-Hadîse, c. I. Hadîse, Habur ile Bağdad arasında bir yerdir.
[57] Buraya kadar olan kısım için bkz. Es-Seyyid Ferhan Ahmed Said El-Hadîsî, Tarih’ül-Hadîse,
[58] Hâşiʻ el-Muʻâdıdî, Eʻâlî’-l-Furât, c. 2.
[59] Bizim için önem arz eden Tapu Tahrir defterlerindeki bir kayıt, İmam Muhammed Bakır’ın evlatlarından İmam Şemseddin Hamevi’ye ait zaviye ve bunlara ait olan vakıfların bulunmasıdır. BOA. TTD., NO: 998, sh. 86-89.
 
[60] İstanbul’daki Nakîb’ül-Eşraf 1129/1717 tarihinde bu zatın kendisi ve çocuklarını beyan eden bir belge hazırlamıştır.
[61] Dr. Mahmud Said Bu Hasan isimli ve bize bu konuda temel desteği veren kardeşimize ve değerli bilim adamına göre, Hadîdîlerin Abdurrahim neslinden gelenlerin şeceresi şu anda Şeyh Mustafa Ahmed Verşan ve kardeşi Muhammed Ahmed Verşan yanında bulunmaktadır.Sâdât-ı Hıyâliyyîn ŞeceresiVrk. 4.
[62] Bediüzzaman’ın Korsınc (Karbastı) Köyünde bulunan dedelerinden birinin harabe haldeki kabri: 
[63] Dâmin bin Şadkam el-Hüseynî el-Medenî, Muhtasaru Tuhfet’il-Ezhâr ve Zülâl’il-Enhâr fî Neseb-i Ebnâ’-il-E’immet’il-Ethâr, sh. 577 vd. Burada zikredilen şemada Musa Kâzım Hazretlerinin bütün evlatlarını görmek mümkündür.
[64] Sikke-i tasdik-i Gaybî, sh. 11.
[65] Afyon Mahkemesi Müdafaası (Osmanlıca), sh. 78.
[66] Şuâlar (Osmanlıca ) s. 287.
[67] Emirdağ Lâhikası, 1/232-233.
[68] Feyzü'l-Kadir, 1/55.
[69] Şuâlar, sh. 358.
[70] Lem'alar (Osmanlıca), sh. 120.
[71] Emirdağ Lâhikası, I/61.
[72] Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, (İstanbul: Timaş Yayınları, 1990), 1/36.
[73] Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, sh. 1/35.
[74] Emirdağ Lahikası (Osmanlıca), sh. 16.
[75] Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 3/238 (1994 Baskısı); Geniş bilgi için bknz, Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1/35-39.
Bediüzzaman Hazretlerinin varislerinden Seyyid Salih Özcan'ın naklettiğine göre, bir gün Üstad'la aralarında şu konuşma geçer:
- Salih sen seyyidsin, değil mi?
- Evet! Üstadım.
- Peki Seyyid Salih, sence ben seyyid olabilir miyim?
- Muhakkak Üstadım, siz seyyidsiniz.
- Seyyid Salih, ben anne tarafından Hüseyni, baba tarafından ise Haseni’yim."
 
 
Makale Yazarı: 
Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ