BEDİÜZZAMAN’IN EDEBİ GÜZELLİĞİ

Bediüzzaman’ın eserlerinde fevkalâde bir estetik göze çarpmaktadır. Said Nursî, kâinatın güzelliğinden, Kur’ân’ın sönmez güzelliğine, oradan da Resulullah’ın güzelliğine intikal ederek vicdanıharekete geçiriyor.

BİRİNCİBÖLÜM

Bediüzzaman’ın edebî güzelliği

Sözler’i başından sonuna kadar dikkatle okudum. Bediüzzama-n’ın o güzel düşünce dünyasında saatlerce kendisiyle beraber oldum. Üslûbu bir şelâle gibi akıcıydı. Önce, o denizin yüzünde seyrettim, sonra yavaşyavaşderinliklerine daldım. Ve o büyük mütefekkirin önüne diz çöktüm. Hitabınıkelime kelime hazmetmeye çalıştım. Zaman oldu ki, kelime ve harfleri, yazarının elinden birer inci tanesi gibi aldığımıhissettim.

Başlangıçta bu güzellikler bahçesinden güzel ifade ve cümleleri seçip sunmayıdüşündüm. Üstadıböylece anlatmayıplânladım. Ancak okudukça bunun imkânsız olduğunu farkettim. Çünkügüzellikleri birbirine tercih edemiyordum. Ya bütün eseri birden alacaktım veya bırakacaktım. Güzelliğin nabzı, Bediüzzaman’ın eserlerinde hiçdurmadan ve temposunu düşürmeden her yerinde atmaya devam ediyordu.

O halde ne yapmalıydım?

Sözler’in tamamınınazara veremeyeceğime göre, o deryadan damlalar sunmakla, iktibaslar yapmakla o güzelliğe bir ayna tutmayı tercih ettim.

Bediüzzaman’ın iman ufkunun sonsuzluğu karşıma çıktı. Görünen âlemden, göklere ve ötesine, âhirete uzanıyor. Atomların titreşimlerinden, yıldızların ve sistemlerin hareketlerine ulaşıyor. Kanunlardan kanunlar üstügücün varlığına intikal ediyor. Akıldan vicdana geçiyor, cansızlardan canlılara, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insanlara; nehirlere, şelâlelere, dağlara; özetle, kâinat kitabının bütün fasıllarına atlayarak, eşsiz bir seyahat ettiriyor. Bu seyahatini Kur’ân-ıKerimdeki âyet ve hükümlerle pençinleyip noktalıyor.

Said Nursîbu maddeperest asırda kâinatın güzelliğinden Kur’ân’ın sönmez güzelliğine, oradan da Resulullahın (a.s.m.) güzelliğine intikal ederek vicdanlarıharekete geçiriyor.

Bediüzzaman, tam beklenilen bir zamanda zuhur ediyor. Kur’ân’ın îcazıhakkında vicdanlarısarsıcıizahlarda bulunuyor. Allah’ın kelâmınıbu asrın anlayışına taze olarak sunuyor. Kâinatta, dünyada, varlık âleminde, insanda, eşyada ve atomlardaki göz kamaştırıcıhârika sanatları açıklayıp gözler önüne seriyor.

Bu konudaki söz çok uzar ve sanırım, bir kitap hacmine de zor sığar. İnşaallah bu da bir gün gerçekleşir. Fakat ben şimdi, bir tebliğ hacmi içinde Sözler’in ele aldığı“Cemal”li mevzuların tahlillerini kısaca aktarmaya çalışacağım.

Bediüzzaman’ın eserlerinde fevkalâde bir estetik göze çarpmaktadır. Hitap üslûbu olarak lügatten işe başlar. Kelimeleri kâinattaki varlıkların yaratılış, şekil, biçim ve muhtevalarınıkucaklayacak şekilde seçer. Böylece insan, kâinattaki yaratılışın büyük güzelliğine intikal eder. İnsanın ruh, kalb, görünen ve görünmeyen âlemlerle münasebetini ve bu noktadan İslâmın hakikatının güzelliğini sergiler. Ele aldığımevzularda ulaşılamamışgüzelliğe ulaşır. Kur’ân ve sünnette genişsahalar açar ve onlarıyegâne hareket noktasıkabul eder.

Sözler’i Arapçaya kazandıran İhsan Kasım es-Sâlihîsıradan bir mütercim değildir. Dilin bütün inceliklerine sahip olarak, hassas bir edebiyatçıruhuyla ölüve kuru lâfzîtercümelerden farklıolarak, Risale-i Nurdaki tesiri aslına en yakın bir şekilde ortaya koyuyor. Oku-yucuyu Bediüzzaman’ın vermek istediği atmosferin içine çekiyor.

Edebîzirve: Lemeât

Bediüzzaman’ın kullandığıdil, lâfızdan ziyade mânaya önem vermektedir. Üslûbunda âdeta kâinatın bağrındaki musiki nağmelerinin ritmi çağlar. Şiir kalıplarına mahkûm olmadan şâirane bir tarz ortaya koyar. Bazan vezin kullanır, fakat kafiyeyle uğraşmaz. Bu durum manzum bir nesri andırır.

Bediüzzaman Said Nursî, üstadıMevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin tesiri görünen Lemeât isimli eserinde tevazu göstererek şöyle der:

“El-mer’u adüvvün limâcehile, kaidesiyle ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Sâfiyeyi kafiyeye kurban etmek tarzında hakikatın suretini nazmın keyfine göre tağyir etmek hiçistemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız hitaptan, en âli hakikatlere en müşevveş bir libas giydirdim.”

Bunu bir özür olarak beyan ederken, şiirin gereklerini bilmediğini söylüyor. Bununla o, fikrini lâfza mahkûm etmek değil, mânâya bağlı kılmak ister. Hattâfikri lâfza tâbi etmeye tenkit gözüyle bakar ve şöyle der: “Cesedi libasa (elbiseye) göre yontmakla rendeleyen şuarâya (şairlere) tenkidimi göstermek isterdim.”

Şüphesiz, bütün şairler böyle değildir. Bazılarıbu tenkidin dışına çıkarlar. Meselâ, Celâleddin-i Rûmi, Sa’di-i Şirazî, el-Mütenebbi, el-Buhteri, el-Muarri gibi edebiyat dâhileri bu zor imtihanıgeçerek parlak manâlarıkifayet derecesinde nazma dökebilmişlerdir.

Bediüzzaman bunun idraki içinde olarak şöyle der:

“Ey okuyucu! Ben hata ettim, itiraf ederim. Sakın sen hata etme. Yırtık üslûba bakıp o âli hakikatlere karşıdikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!”Ve devamla, “Nazım ve vezin ise, ömrümde bir fıkra yapmamıştım.”

Bediüzzaman Said NursîLemeat’ta önümüze şekil ve mânâmeselesini çok güzel bir tarzda koyar. Bu mesele hakkında Cahiz’den Fransız Roland Bart’a kadar çok şeyler söylenmiştir. Çünkühepimiz biliyoruz ki, şekil ve mânânın her ikisi beraber bulunmadığıtakdirde edebi bir eser ortaya konulamaz. Lemeat’ta, Bediüzzaman mânâya verdiği önem kadar, edebi bir gayret sergilediği de gözlenmektedir.

“Birden bire zihnime, nazma karşımusırrâne bir arzu geldi. Sahabelerin gazevâtına dair ‘Kavl-i Nevale Sisiban’namında bir destan vardı. Onun İlâhi tarzındaki tâbii nazmına ruhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsus onun tarz-ınazmınıihtiyar ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için katiyyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmıhatıra getirmeden zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalıtâmânâanlaşılsın. Her kıt’ada ittisal-i mânâvardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur, vezin de kafiyesiz olur, nazım da kaidesiz olur. Zannımca lâfız ve nazım, san’atça câzibedar olsa, nazarıkendisiyle meşgul eder. Nazarımânadan çevirmemek için perişan olmasıdaha iyidir.”

Az çok şiir türünde bir çalışma olan Lemeat’tan gözlerimizi Sözler’in geniş, edebi ufkuna çevirirsek, kendimizi, tarzıfevkalâde orijinal bir edibin karşısında buluruz. Evet o, mânâyıifade etmek için dil kaidesini, istiare, mecaz, kinaye, teşbih gibi edebi sanatlarınasıl kullanacağınıçok iyi biliyordu. Daha da önemlisi, Bediüzzaman, üslûbun gerektirdiği zaruretler hariç, genelde derin fikirler manzumesi olan eserlerinde şâirane ritimlerden uzaklaşmaz. Okuyucusunu şevk içinde terakki ettirir. Hülâsa, Bediüzzaman, fikirlerini insana, dünyaya kâinata ulaştıran yüksek bir hitab içine saran, son derece mahir bir edibdir.

Lemeat’ın şiirden uzaklaştığınıfarz etsek bile, Bediüzzaman’ıeserlerinin bütününde bir sanatçıhassasiyet ve mes’uliyetini taşıdığını görürüz. Bu noktada Sarter’in şiir hakkındaki sözünühatırlamak gerekir: Diyor ki: “Şairin kendi derûnundakileri anlatmasıiçin şiirin kalıplarından çıkmasıgerekir.”

Gerçekten şiir büyük mütefekkirlerin engin fikirlerini taşıyamaz, bunu ancak nesir ortaya koyabilir. Bundan dolayıBediüzzaman en yüksek hakikatlarınesir halinde, fakat tatlıgüzel ve şâirâne ibare ve üslûblarla dile getiriyor. Tabiri caizse o, manzum nesir ve mensur şiir üslûbuyla ifadelerine musikinin edasınıkatıyor. İfadesinin güzelleşmesi için temsil, hikâye, remiz, muhavere, mukteza-yıhale uygun ifadeler, zamirler, mecazlar, istiareleri sık sık kullanıyor.

Sözler’i okuyan insan, edebiyat zevki içinde sunulan yüksek bir ilim ve iman zenginliği ile karşıkarşıya kalır. Şu kelimeler bu zenginliği taşıyan mefhumlardan sadece bazılarıdır:

Sözler’deki anahtar mefhumlar ve nidalar

Şua, tecelli, zinet, sanat, nur, dallar, reşhalar, lem’alar, katreler, cevherler, elmas, şûle, nakış, cilve, inci, lâtife, ziya, şeffafiyet, nuraniyet, tecelli, deniz, zehra, hüsün, hakikat nurları, vicdan, bedî, insicam, cemâl, itkan, kemal, elvan, savt v.s. gibi...

Dikkat edilirse, Bediüzzaman, bu kelimeleri işlediği mevzuların başında ve içinde bir odak noktasıolarak kullanır. Mantık adına güzellikten uzak; kuru tabirler yerine, son derece canlıkelimelerle şeffaf bir üslûb ortaya koyar.

Bediüzzaman’ın, konuların başında ve sonunda kullandığınida üslûbu da çok tesirlidir:

“Ey kardeş!”“Nefsimle beraber dinleyen kardeşim!”“Ey Kardeşim!”“Aziz ve Sıddık Kardeşlerim!”“Ey dostum!”“Ey bedbaht nefsim!” “Ey gafil nefsim!”“Ey kardeşim, eğer bunu anladınsa gel!”v.s.

Sık sık kullandığıbu nidâüslûbu okuyucuyu doğrudan konuya iştirak ettirmeye sebep oluyor.

Başkalarınıgördüğüince ve derin hakikatlere iştirak ettirmek için en ince nidâüslûbunu kullanır. Nidasına cevap verir vermez muhatabınıâdeta melekût âlemlerine götürür. Ancak, aklıperdeli, kalbi mühürlüve şeytan vesvesesine mağlup olanlar bu manevîseyahate katılmayı reddederler.

Nida bazan kişinin damarına dokunup aksi tesir yapabilir. Bunu dikkate alan Bediüzzaman, çok defa kendi nefsine hitap eder. Hakikatleri, nihayet derecede tevazu içinde başkalarına anlatır. Hakikatın parlak yüzüne engel olan nefsânîduygularınıkırmak için bu yolu seçer. O, ne dediğinin idraki içindedir. Bediüzzaman gibi yüksek bir şahsiyet kendi nefsini ele alarak kötülerse, onu okuyanlar da herhalde lütfedip kendi nefislerine bakma gereğini duyacaklardır. Bediüzzaman, gaflet, cehalet, enaniyet perdelerini kaldırmak için nefsiyle dâimi bir mücadele içindedir.

Dilerseniz onun kullandığıtesirli bazıtabirlerden örnekler verelim:

“Ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar bir bilet...”“Şu çiçeğe bak ki, kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar, derakab fena perdesinde saklanır... Kendisi gider, fakat onu gören her şeyin hâfızasında zahirîsuretini ve her bir tohumunda manevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor.”

“Hattâeğer hayalen bin sene evvel kendini farz etsen, sonra o zamanın iki cenahıolan mazi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan, asırlar, günler adedince misâlîhaşir ve kıyametin nümunelerini göreceksin.”

“Evet, her kim fikren tarihe binip mazi cihetine gitse, şu zaman-ıhazırda gördüğümüz menzil-i dünya, meydan-ıibtilâ, meşher-i eşya gibi, seneler adedince vefat etmişmenziller, meydanlar, meşherler, âlemler görecek.”

Bu gibi güzel ifadeler pek çoktur. Ve risalelerin her yerine dağılmıştır. TıpkıSüleyman Aleyhisselâmın neşideleri gibi hikmet ve güzellik bir araya gelmiştir. Bediüzzaman, bu ifadelerde görüldüğügibi, ebediyet, fanilik, dirilişgibi fikirler takdim eder. O güneşi, gülü, tohumu, şekil ve suretleri, menzilleri, sergileri gayesi istikametinde pek güzel kullanır. Zamanın hareketini, tarihin hükmünüde katarak fikirlerine güzel elbiseler giydirir.

Bediüzzaman’ın edebi üslubundan örnekler vermeye devam edelim.

Diyalog

Diyalog, belâğat unsunlarından biri olarak eserlerinin pek çok yerinde başvurduğu bir üslûptur. Burada onlarısıralamak mümkün değil. Olsa olsa sadece kaynak gösterebiliriz. Meselâ, Sözler’in 53. 261. 303. 553. 560. sayfalarında bu örneklere rastlamak mümkündür. Bediüzzaman bu diyaloglarda, tarafsız bir muhakemeden hareket ederek, kendini meydandan çeker, her iki tarafıkonuşturur. Hattâfıtrîolmasıiçin günlük hayattan alınan konuşmalarıtercih eder. Ancak, bu karşılıklıdiyalog içinde gerçekleri son derece sanatkârane bir şekilde derinliklerine inerek ispat eder.

Mesel

Said Nursîtemsilleri sık sık kullanır. Temsil, uzak hakikatlarıakla yaklaştıran bir dürbün gibidir. Bunun da pek çok örneği vardır. Yalnız birkaçınızikredeceğiz. Meselâ,

“Demek derd-i maişet için namazınıterk eden, o nefere benzer ki, tâlimi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra Cenab-ıRezzak-ıKerimin matbaha-i rahmetinden tayinatınıaramak, başkalara bâr olmamak için bizzat gitmek güzeldir, mertliktir.”

Gözünüdünyaya diken adamın durumunu ise şu misâlle açıklıyor:

“Nasıl dünyaya hasr-ınazar, aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalbeder. Meselâşu karyede (yani, Barla’da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksandokuz ahbabıİstanbul’a gitmişler. Güzelce yaşıyorlar. Yalnız bir tek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştaktır, orayıdüşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, “Oraya git”sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostlarıburadan gitmişler. Bir kısmımahvolmuşlar, bir kısmıne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar; perişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ıfirakıkapamak ister.

“Ey nefis! Başta Habîbullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup başınıçevirme. Merdâne kabre bak, dinle ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister. Sakın, gafil olup ikinci adama benzeme!

“Ey nefsim! Deme ‘Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata pereştis eder, derd-i maişetle sarhoştur.’Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kaybolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ıinsanîdeğişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor.”

Bir başka örnek 22. Söz’ün AltıncıBürhan’ında şöyle geçiyor:

“Gel bu genişovaya çıkacağız. İşte o ova içinde yüksek bir dağvar. Üstüne çıkacağız; tâbütün etrafıgörülsün. Hem her şeyi yakınlaştıracak güzel dürbünleri de beraber alacağız. Çünkü, bu acip memlekette acip işler oluyor. Her saatte hiçaklımıza gelmeyen işler oluyor. İşte bak! Bu dağlar ve ovalar ve şehirler birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor. Öyle bir tarzda ki, milyonlarla birbiri içinde işler gayet muntazam surette değişiyor. Âdeta milyonlar mütenevvi kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi pek acip tahavvülât oluyor. Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız, çiçekli miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mahiyetçe onlara benzer, fakat suretçe ayrıbaşkalarıgeldiler. Âdeta şu ova, dağlar, birer sahife; yüzbinlerle ayrıayrıkitaplar içinde yazılıyor. Hem hatasız, noksansız olarak yazılıyor. İşte, bu işler yüz derece muhaldir ki, kendi kendine olsun.”

Dikkat  edilirse, Said Nursî  iman  hakikatlerini  akıl  ve  kalbe yerleştirmek için  meseleyi, hayattan  alınmışmüşahhas  örneklerle canlandırıyor.

Hikâye

Bazan hikâye, bazan da bir kıssa, Bediüzzaman’ın kullandığıdiğer bir üslûp tarzıdır. Gerçekleri akla kabul ettirmek ve gerçeğin bütün yönlerini açığa çıkarmak ve meselenin tesir gücünüartırmak için bu tarzıtercih etmektedir. Hikâye ve misâl birer belâğat unsurudur, edebîtürdür. Hikâye için hemen Birinci Söz’de çok güzel bir örneğe rastlıyoruz:

“Şöyle ki: BedevîArap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini aslın ve himayesine girsin. Tâ, şakîlerin şerrinden kurtulup hâcatınıtedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyâcatına karşıperişan olacaktır.

“İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri mağrur. Mütevazii bir reisin ismini aldı. Mağrur almadı... Alanıher yerde selâmetle gezdi. Bir katiü’t-tarike rastgelse, der: ‘Ben filân reisin ismiyle gezerim.’Şaki defolur, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâima titrer, dâima dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu.

“İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Malik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâbütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.”

Birinci Söz’den 22. Söz’e kadar bu şekilde pek çok hikâyeye rastlıyoruz. Bütün bu hikâye ve remizlerde hakikatın her yönüne işaret ve delâlet eden hususlar ortaya çıkar. Bediüzzaman madde âlemin-den çıkıp gayb âlemlerine yükselir. Oralara çıkmak için günlük hayattan anahtar hükmünde kelime ve remizler uzatır.

Ritim

Ritim, Bediüzzaman Said Nursî’nin çok takdir ve hayranlık duyduğum şâirâne üslûbunu gösteren bir özelliğidir. Bu estetik üslûp, bir noktadan başlayıp melekût âlemine doğru kanat açar. Bütün engelleri aşarak semâlara yükselir. Ruh âlemlerinin en nihâîköşelerine kadar ulaşır, gayb âlemlerinde cevelan eder. Zaman zaman bu âleme dönmeyi de ihmal etmez. Zira bu âlemde henüz doğru yoldan nasipsiz olanlar onun himmet elini beklemektedir. Onların önüne binlerce delil serer; karanlık dehlizlerden nurlu âlemlere bu sayede çıkarır. Bu âlem de Kur’ân ve Resulünün sünnetidir.

 

Sözler’in en yaygın örgüsüiki noktada toplanmaktadır: Celâl ve Cemal. Dikkat edildiğinde de fark edileceği üzere, bu âlemdeki tecelliler bu iki noktada temerküz etmektedir.

Risâle-i Nurun verdiği mesajın tamamınıifade etmek mümkün değildir. Bunun için sizi bizzat eserlere havale etmekten başka çaremiz yoktur. 33 adet “Sözler”ayrılmaz bir bütündür. Bu bütündeki manzum nesri ve yüksek ritmi idrak edebilmek ancak bu şekilde kabildir.

Birinci Söz öyle tatlıbir nida ile biter ki, herkes kalbinden o nidaya katılmaya can atar:

“Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen, Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle! Vesselâm.”

32. Söz’ün sonunda Veysel Karanî’nin duasıyla Rabbine el açan Bediüzzaman şöyle diyor:

“Ya Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısınıçalan bir adam, açılmadığıvakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zatın sarayca me’nus sadasıyla çalar, tâona açılsın. Öyle de, bîçare ben dahi, senin dergâh-ırahmetini, mahbub abdin olan Üveyse’l-Karanî’nin nidasıyla ve münacatıyla şöyle çalıyorum. O dargâhınıona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç. Ekulükemâkale:”

Evet, Birinci Söz’den 32. Söz’e kadar her sayfada sevgi pınarlarıçağlıyor. Delil ve bürhan gözleri kaynıyor, Mesnevi-i Mevlâna gibi muhabbet dalgalarıyayılıyor. Bir farkla ki, Mevlâna şiirle konuşuyor, Bediüzzaman nesirle. Fakat ikisi de şiirin nabzınıelinde tutuyor.

Beşinci Söz’ün sonunda nefsine şöyle hitap ediyor:

“Demek ey nefsim! Eğer hayat-ıdünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ıuhreviyeyi gaye-i maksat yapsan ve şu hayatıdahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanatın büyük bir kumandanıhükmünde ve şu dünyada Cenab-ıHakkın nazlıve niyazdan bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun. İşte sana iki yol! İstediğini intihab edebilirsin. Hidayet ve tevfiki Erhamürrahimînden iste...”

Yedinci Söz’de insanıönce hazin ve korkulu manzaralarla karşılaştırıyor, sonra da imanın insanıo korkulu ve hüzünlühallerden nasıl kurtarıp sevinçli âleme götürdüğünüispat ediyor:

“İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil, o biçare asker ise, sensin ve insandır. Ve o arslan ise eceldir. Ve o darağacıise, ölüm ve zeval ve firaktır ki, gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi, müz’içve hadsiz bir acz-i beşerî; diğeri, elîm, nihayetsiz bir fakr-ıinsânîdir. Ve o nefy ve yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ımaderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır. Ve o iki tılsım ise, Cenab-ıHakka iman ve âhirete imandır.

“Evet, şu kudsîtılsım ile ölüm, insan-ımü’mini, zindan-ıdünyadan bostan-ıcinana, huzur-u Rahman’a götüren bir musahhar at ve burak suretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakikatınıgören kâmil insanlar ölümüsevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zeval ve firak, memat ve vefat ve darağacıolan mürur-u zaman, o iman tılsımıile Sani-i Zülcelâlin taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu’cizat-ınakşını, havârik-i kudretini, tecelliyat-ıRahmetini, kemal-i lezzetle seyir ve temâşaya vasıta suretini alır. Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren aynaların tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder. Ve o iki ilâçise biri sabır ve tevekküldür. Hâlikının kudretine istinat, hikmetine itimattır. Öyle mi? Evet, emr-i kün feyekûn’e mâlik bir Sultan-ıcihana acz tezkeresiyle istinat eden bir adamın ne pervası olabilir?”

Onuncu Söz’de şu münacatıdinliyoruz:

“Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarınıgöster. Ve bizi makarr-ısaltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb’id ile tazip etme. Sana müştak ve müteşekkir şu mutîraiyyetini başıboşbırakıp idam etme.”

“Bak hem öyle yüksek bir fizar-ıistimdatkârane ile istiyor ve öyle tatlıbir niyaz-ıistirhamkârane ile yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semavata, arşa işittirip vecde getirip duasına, ‘Âmin, Allâhümme âmin’dedirtiyor.”

OnüçüncüSöz’de ise yüksek bir yerde durmuş, dünyaya aldananların görmediklerini görüyor, onlara haber veriyor ve diyor ki:

“İşte ey hayat-ıdünyeviyenin zevkine mübtelâve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatınıtemin için çabalayan biçareler!

“Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatınıisterseniz, meşrûdairedeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-i meşrûdairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu sabık beyanatta elbette anladınız. Eğer mazi, yani geçmişzamanın hâdisatını, sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi, istikbaldeki ahval dahi, meselâelli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüzbinlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar.”

Yine aynısözde hapishanedeki arkadaşlarına hitap ederek şöyle diyor:

“Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar! Benim kat’i kanaatim gelmişki, buraya girmemizin inayet-i ilâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani Nurlar tesellileriyle ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevîçok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızıfaydasızlıktan, bâdiheva zayi olmasından ve dünyanızın ağlamasıgibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir.”

Onyedinci Söz’de şiire benzer bir kıtada şöyle diyor:

“Ya Rab! Madem çare-i necat budur. Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum. Tâsenin inayetin acz ve za’fıma merhameten elimi tutsun. Hem tâsenin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinatgâh olabilsin, kendi kapısınıbana açsın. Evet, her kim ki, rahmetin nihayetsiz denizini bulsa, elbette bir katre serap hükmünde olan cüz’îihtiyarına itimat etmez, rahmeti bırakıp ona müracaat etmez. Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ıdünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzeran-ıhayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider. Kendine güvenen ve ebedîzanneden mağrur insan, zevale mahkümdür. Sür’atle gidiyor. Hane-i insan olan dünya ise, zulümat-ıademe sukut eder. Emeller bekasız, elemler ruhta baki kalır.”

Sonra diyor:

“Güzel değil batmakla gaip olan bir mahbub. Çünküzevale mahkûm, hakiki güzel olamaz. Aşk-ıebedîiçin yaratılan ve ayine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli. Bir matlup ki, gurubta gaybûbet etmeye mahkûmdur, kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldıki kalb ona perestişetsin ve ona bağlansın, kalsın. Bir maksud ki, fenada mahvoluyor, o maksudu istemem. Çünkü, fâniyim, fâni olanıistemem, neyleyeyim?”

Sonra yıldızlarıtatlıbir üslûbla canlandırıp konuşturuyor. Ve insana iman edebiyatının en yüksek ve en ulvîörneğini sunuyor:

“Binler müdakkik gözleriz biz.

“Tûba-i hilkatten semavat şıkkına, hem kehkeşan ağsanına

“Bir Cemil-i Zülcelâlin, dest-i hikmetle takılmışpek güzel meyveleriyiz biz.

“Şu semavat ehline birer mescid-i seyyar, birer hane-i devvar, birer ulvîâşiyane, birer misbah-ınevvâr, birer gemi-i cebbâr, birer tayyareleriz biz. Bir Kadir-i Zülkemalin, bir Hakim-i Zülcelâlin birer mucize-i kudret, birer hârika-i san’at-ıhâlikane, birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.

“Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhan gösteririz, işittiririz, insan olan insana. Kör olasıdinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz.

“Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız. Müsebbihiz, zikrederiz âbidane.

Son olarak YirmidördüncüSöz’den kısa bir muhabbet bahsi ile nihayet vermek istiyorum:

“Ey nefisperest nefsim! Ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi bir meyvesi olduğu için, kâinatıistilâedecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte böyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.”

İşte Sözler bütünüyle baştan sona böylesi güzelliklerle dolu ve kâinatın bütün güzelliklerine kucak açıyor. Allah’ın iradesiyle mânen bütün kâinata sahip oluyor.

İKİNCİBÖLÜM:

Risale-i Nurda güzellik mefhumu

Risale-i Nuru okuyan insanın gözüne ilk çarpacak olan şey, eserlerin kâinatla çok yakın bir ilgi içinde olduklarıdır. Risale-i Nuru tetkik eden insan, Bediüzzaman’ın kâinattaki her güzel varlıkla âdeta konuştuğunu, ülfet ve muhabbet içinde anlaştığınıhisseder.

Onun kâinatla bu yakın alâkası, atomlardan başlayıp tâkâinatın en genişve büyük galaksilerine kadar uzanır. Dünyadaki canlıve cansız varlıklardan kâinatın en mükemmel varlığıolan insana, oradan da bütün maddîengelleri aşarak gayb âlemlerine intikal eder; bu âlemlerle dâimi bir irtibat kurar, ve o âlemden insanın dünyasına mânevîtatlar, kokular ve ruhu heyecana getiren tehassüsler getirir.

Bediüzzaman Said Nursîeserlerinde bu fikrîseyahati devamlıyapıyor. Bu seyahatin daha güzel ve mütekâmil şekillerini ise gayb âlemlerinde gerçekleştiriyor. İnsan ruhuyla muhavere ediyor, içâlemlere nüfuz ediyor. Sonra melekût âlemindeki ruhanilerle; sonra ölüm, haşir ve dirilme, kıyâmet, hesap, azap ve mükâfatla bu seyahatini sürdürüyor. Oradan Cennetin güzelliklerine geçiyor ve onlarıbize dünyadaki benzerleri ve nümuneleri ile anlatıyor. Bütün bu fikrîseyahatler sırasında güzeller güzeli Resulullahı(a.s.m.) hiçunutmuyor. Varlıklar üzerinde ve gayb âleminde onun görüp haber verdiği güzellikleri terennüm ediyor.

Bediüzzaman aynızamanda Kur’ân’ıve onun güzelliklerini de ihmal etmiyor. Onun îcaz, belağat ve yüksek mânalarına ait risaleler kaleme alıyor.

Sonra okuyucusunun elinden tutup, Cemâl ve Celâl-i İlâhinin semâsına yükseltiyor. Efendimizin (a.s.m.) ifade buyurdukları“ihsan” makamına erdiriyor, “İhsan”makamınışu hadis-i şerifle öğreniyoruz:

“İhsan, Allah’ıgörür gibi ibadet etmendir. Sen Onu görmüyorsan da O seni görüyor.”

Güzellik mefhumu Sözler şelâlesinde bütün teferruatıyla baştan sona öyle çağlıyor ki, âdeta kelimeler canlanıyor, varlıklar dile geliyor, güzelliklerini kendileri anlatıyor.

Bediüzzaman’da güzellik mefhumu o kadar geniştir ki, canlıve cansız varlıklardan, kâinata, meleklerden, cinlerden tâen geniş âlemlere kadar, Cenab-ıHakkın hiçtükenmeyen kelimeleriyle örülüyor. Kâinatta güzellik ciheti olmayan hiçbir varlık yoktur. Ya güzel sesiyle, ya lâtif kokusuyla veya göz alıcırengiyle, hareketiyle en ince ve mânidar davranışlarıyla, nizam ve intizamıyla bu güzelliği gözler önüne seriyor.

Kâinatın güzelliğine paralel olarak kâinatın özeti olan Kur’ân-ıKerim, bütün belâğat, fesahat kaideleriyle âyetlerinin tenasüb ve intizamıyla hakikatlerinin bütün güzelliğiyle Peygamberimizin (a.s.m.) kalbine iniyor. Rasulullah (a.s.m.) böylece, güzellik mefhumunun en güzel nümûnesi haline geliyor. Bütün hal ve hareketleri söyledikleri bu güzelliğin en parlak bir aynasıoluyor.

Bediüzzaman, Resulullaha Hira dağında gelen ilk vahiyden kıyamete, hattâ“gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kalblerin hissetmediği”güzelliklerin meydanıolan Cennete kadar bütün güzellikleri bize anlatıyor. Biz bu güzelliklerin âşıkıve muftunuyuz; bu güzelliklerle münasebet kurarak Allah’a giden yolda ilerleyiz.

Filiz, toprağıçatlatıp yüzümüze gül ile güler. Kuşsemada süzülür. Pınar yerden fışkırır. Güneşışıklarınısaçar. Ay nuruyla lemeân eder. Ve bunlar gibi kâinattaki binlerce varlık, aynıgüzellik lisanıyla konuşur. Allah’ın varlık ve birliğini anlatır.

Kâinat, insan ve güzellik

Bediüzzaman, kâinattaki bu güzellikleri en güzel bir şekilde idrak edip bizimle kâinat arasında sevgi köprüleri kuruyor, daha da öteye giderek kâinatın esrarını, bilinmez hakikatlerini keşfediyor. Ve şöyle diyor:

“İşte Cennet bir çiçektir. Huri taifesi dahi bir çiçektir. Rûy-i zemin dahi bir çiçektir. Bahar da bir çiçektir. Sema da bir çiçektir; yıldızlar, o çiçeğin yaldızlınakışlarıdır. Güneşde bir çiçektir, ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlıboyalarıdır. Âlem, güzel ve büyük bir insandır, nasıl ki insan küçük bir âlemdir. Huriler nevi, ruhaniler cemaati ve melek cinsi ve cin taifesi ve insan nevi birer güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icat edilmiştir.

“Hem herbiri, külliyetiyle, hem her bir ferdi, tek başıyla Sâni-i Zülcelâlinin esmâsınıgösterdikleri gibi, Onun cemaline, kemaline, rahmetine ve muhabbetine birer ayrıayrıaynalardır. Ve nihayetsiz cemal ve kemaline ve rahmet ve muhabbetine birer şâhid-i sadıktır. Ve o cemal ve kemalin ve rahmet ve muhabbetin birer âyâtıdır, birer emâratıdır. ”

Sonra Bediüzzaman melekût âlemine yükselir, oradaki varlıklarla alışverişeder. Nazarlarınıen uzak, en derin ve en genişbuudlara yayar. Atomlar âleminden başlayıp, sonsuzluğa kadar gider. Kâinat, Allah’ın sanat eserlerini gösteren bir meşher haline gelir. Ve nihayet insan bütün bu kâinat güzellikleri içinde bir odak noktasıolarak yer alır. Kalbinden, aklından, ruhundan kâinata açılmışpencerelerle kâinat güzelliklerini insan ruhuna aksettirir. İnsan bütün bu güzelliklere ayna olmakla îman ve yakîn vecdine ve cazibesine erişir. Bu vecd ve câzibe, ruh, kalb, vicdan ve imanın lezzetidir. Bu helâl olan bir şaraptır ki, Mevlâna’nın dediği gibi onu içsek mest oluruz ve melekût âlemlerinde gezeriz.

İslâmiyetin bize bahşettiği bu ulvî, genişve feyizli hayat nerede, maddenin buudlarına sıkışmışkuru ve dar hayat anlayışınerede?

İşte Bediüzzaman Said Nursîeserleriyle böyle bir hayat anlayışınıönümüze seriyor, Allah’ın kâinat ve insanla istediği o güzel münasebet halkasınıkoruyor ve bu hakikatışöyle dile getiriyor:

“Hem zeval ve firak, memat ve vefat ve darağacıolan mürur-u zaman, o iman tılsımıile Sâni-i Zülcelâlin taze taze, renk renk, çeşit çeşit mucizat-ınakşını, havârik-i kudretini, tecelliyât-ırahmetini kemâl-i lezzetle seyr ve temaşaya vasıta suretini alır. Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren âyinelerin tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder.”2

Sonra Bediüzzaman, bize gece ve gündüzün bir saat dakikliği içinde an be an değişmesine karşıinsanların, ülfet gözüile bakışlarını değiştirip bu muazzam hâdisenin altındaki hârika tasarrufatıgösteriyor. Ve diyor ki:

“Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misalidirler ve birbirinin hükmünüalırlar. Öyle de Cenab-ıHakkın bir saati kübrâsıolan şu âlem-i dünyanın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deveranıve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakat-ıömrüinsan ve günleri sayan edvarıömrüâlem birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar. Meselâ, fecir zamanı, tulûa kadar evveli bahar zamanına, hem insanın rahm-ımadere düştüğüâvanına, hem semavat ve arzın altıgün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki şuûnat-ıİlâhiyeyi ihtar eder...3

Bediüzzaman derin ve dikkatli bir nazarla kâinatın muhteşem sanatınıgöze göstererek şöyle diyor:

“Şu muhteşem kâinat, öyle bir saraydır ki, Ay, Güneşlâmbaları, yıldızlar mumları, zaman bir ip, bir şerittir ki, o Sani-i Zülcelâl, her sene başka bir âlemi ona takıp gösteriyor. O taktığıâlemin içinde üçyüz altmıştarzda muntazam suretlerini tecdit ediyor. Kemal-i intizamla ve hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünübir sofra-i nimet yapmışki, her bahar mevsiminde üçyüz bin enva-ımasnuatıile tezyin ediyor. Had ve hesaba gelmez enva-ıihsanatıile dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihayet ihtilât içinde ve karışmışolduklarıhalde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyas et. Nasıl böyle bir sarayın Saniinden gaflet edilebilir? Hem nasıl ki, bulutsuz, gündüz ortasında güneşin deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve karın bütün parçalarında cilvesi göründüğügibi ve aksi müşahede edildiği halde güneşi inkâr etmek ne derece acîb bir divanelik hezeyanıdır.”4

Soruyor Bediüzzaman:

“Hiçmümkün müdür ki, şe’n-i Rububiyet ve saltanat-ıUluhiyet, bâhusus böyle bir kâinatıkemalâtınıgöstermek için gayet âlîgayeler ve yüksek maksatlar ile icat etsin, onun gayât ve maksadına karşı, iman ve ubudiyetle mukabele eden mü’minlere mükâfatıbulunmasın. Ve o maksadıred ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalâlete mücazat etmesin.”5

Bu soruyla iki şık ortaya koyuyor. Ya kâinattaki bu güzellikler baştan sona abestir, mânâsızdır veya iman mertebelerinde yükselmek için o güzellikler birer hikmetli alâmet ve işaretlerdir. Bunlarıabes olarak görenlerin kalbi ölmüş, aklıgözüne inmiş, kulaklarıtıkanmış maddeperestlerdir. Onlar bu gerçeği görmüyor ve göremiyorlar:

“Bu kâinatıcilvesiyle süslendiren bir Cemal-i Mutlak ve umum mahlukatısevindiren bir Rahmet-i Mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle bir zulm-ümutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette nihayetsiz derecede münezzehtir ve mukaddestir.”6

Bediüzzaman pek çok yerde kâinatta abesiyetin, intizamsızlığın olmadığını, her şeyde hikmet ve intizamın hükmettiğini ve güzellik ve intizam mefhumunun insanların bakışlarına göre değiştiğini bize bir misalle anlatıyor:

“Bir adam, elinde bir ayineyi güneşe karşıtutar. O ayine miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi bir ziya olur. O nisbetle güneşle münasebettar olur, sohbet eder ve ışıklıayineyi karanlıklıhanesine veya dam altındaki bağına tevcih etse, güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o ayinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. Diğeri ise, hanesinden veya bağının damından genişpencereler açar, gökteki güneşe karşıyollar yapar. Hakiki güneşin dâimîziyasıyla sohbet eder, konuşur. Ve lisan-ıhal ile böyle minnettarane sohbet eder. Der: ‘Ey yeryüzünüışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünügüldüren dünya güzeli ve gök nazdarıolan nazenin güneş. Onlar gibi benim haneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın.’Halbuki ayine sahibi böyle diyemez. O kayıt altındaki güneşin aksi ise, asârımahduttur, o kayda göredir.”7

“Ve lekad Zeyyene’s-Semâe’d-dünyâ”âyetini açıklarken Bediüzzaman, okullarda okutulan astronominin ruhsuz meseleleriyle darlaşan zihinlere ve aklıgözüne inmişlere bu âyetin genişhakikatlerini ortaya koyuyor:

“... Kâinatıhad ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehasin ve nukuşile süslendirip tezyin etmesi, bilbedahe, mütefekkir, intihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârınıister.”8

Varlıkların asıl yaratılışgayeleri

Hepimizin hayatıokullarda geçmiş, orada bize verilen hakikatlar derma çatma, hakikate eriştirmeyen bilgiler olup, akılla ruh arasında kalın duvarlar örmektedir. His ve vicdan arasında derin engel koymakta, gönünen eşya ile delâlet ettiği güzellikler arasında yine bir mânia koymaktadır. Bu sebepledir ki, talebeler bu okullarda giderek maneviyattan uzaklaşıyor, hayatıve insanlığıkaybediyor. Meselâokul, güneşin sadece fizikîözelliklerinden bahsediyor. Ama onun Allah’ın güzel sanatkârlığına işaret eden yönüne hiçtemas edilmiyor. Said Nursîbu konuyu ele alırken şöyle diyor:

“Şu siraçtabiriyle âlemi bir kasır suretinde, içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmişmüzeyyenat ve mat’umat ve levazımat olduğunu ve güneşdahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile Rahmet ve ihsan-ıHalikıifham eder. Şimdi bak! Şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak diyor ki: ‘Güneş, bir kitle-i azîme-i mâyia-yınâriyedir. Ondan fırlamışolan seyyaratıetrafında döndürüp cesameti bu kadar, mahiyeti böyledir, şöyledir.’Müthişbir dehşetten, müthişbir hayretten başka rûha bir kemal-i ilmîvermiyor. Bahs-i Kur’ân gibi etmiyor. Buna kıyasen, batinen kof, zahiren mutantan felsefîmeselelerin ne kıymette olduğunu anlarsın.”9

Bununla Bediüzzaman Said Nursî, güneşi bu şekilde ele almakla, güneş, aklî, ruhîve imanîhakikatlere bir delil olsun istiyor. Maddîve mânevîyönlerini birleştirip güneşin dünyaya ışık vermesi gibi ruhlara da nur versin ve insanıinkârın karanlıklarından kurtarsın.

Bediüzzaman dağlarıele alıp konuşturup, o dağlar ki Bediüzzaman

“Her cebelin bir şahs-ımânevisi bulunduğunu ve ona münasip birer tesbih ve birer ibadetin olduğunu”10

belirtiyor.

Ateşten bahsederken

“Ateşdahi sair esbab-ıtabiiye gibi kendi keyfiyle, tabiatiyle körükörüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki, Hz. İbrahim’i (a.s.) yakmadı. Ve ona ‘yakma’emrediliyor.”11

Tabiatta görünen değişiklikler ve yeni yeni oluşlar hususunda Bediüzzaman’ın şu ifadeleri ne kadar manidardır:

“Milyonlarla  birbiri  içinde  işler  gayet  muntazam  surette  değişiyor.  Âdeta milyonlar  mütenevvi  kumaşlar  birbiri  içinde  beraber dokunuyor gibi pek acib tahavvülât oluyor.”12

Şu âlemdeki varlıkların birbirine karşıolan vaziyetlerini izah ederken şöyle diyor:

“Bu âlemde o derece intizam ile küllîişler yapılıyor ve umumîinkılâblar oluyor ki, âdeta bütün bu saraydaki mevcut taşlar, topraklar, ağaçlar, her bir şey, birer fâil-i muhtar gibi bütün bu âlemin nizamat-ıkülliyesini gözetip, ona tevfik-i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdadına koşuyor.”13

Irmakların kabarcıklarına bakarak onlardan öyle yüksek bir hakikata delil çıkarıyor ki, hayran kalmamak elde değil:

“Nasıl ki bir ırmağın kabarcıklarıgidiyor, arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki, onlarıparlattıran, dâimîve yüksek bir ışık sahibidir. Öyle de bu işlerin sür’atle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynırenk almasıgösteriyor ki, zevalsiz, dâimîbir tek zatın cilveleridir, nukuşlarıdır, âyineleridir, sanatlarıdır.”14

İlim nazarında bakıldığında dünya milyonlarca yıldızdan birisi olarak güneşetrafında döner, küçük bir varlıktır. Fakat iman gözüyle bakıldığında onun pek çok manâlarıolduğunu işaret eden Bediüzzaman şöyle diyor:

“Zemin semaya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mucizat-ısanatının meşheri, sergisi; bütün tecelliyat-ıesmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyeti Rabbaniyenin meşheri, ma’kesi; hadsiz Hallâkiyet-i İlâhiyenin, hususan nebatat ve hayvanatın kesretli enva-ısağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısıve pek genişâhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhıve mensucat-ıebediyenin sür’atle işleyen tezgâhıve menâzır-ısermediyenin çabuk değişen taklitgâhıve besatîn-i dâimenin tohumcuklarına sür’atle sümbüllenen dar ve muvakkat mezraasıve terbiyegâhıolmuştur.

“İşte arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i sa’aviyesindendir ki, Kur’ân-ıHakîm, semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvata karşıküçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatıbir kefede koyuyor, mükerreren ‘Rabbü’s-semavati ve’l-ardı’diyor.”15

Bediüzzaman sanki bir kamera ile bütün varlıkların, çeşitli cephelerden görüntülerini alıyor ve eşyanın maddesiyle mânâsınıyoğurarak Allah’a delâlet eden cihetlerini ortaya koyuyor.

Bu gerçeği merak edenler 25. Söz’ün İkinci Şua’sının misâllerine bakabilirler.

Sema boşluğunda yıldızların hareketlerindeki intizama dikkat çeken şu ifadeler de manidardır:

“Hem semavat yüzünde, öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir zinet içinde bir tebessüm var ki, Sani-i Zülcelâlin ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir sanatıolduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lâmbaları, sultanın derece-i haşmetini ve o terakkiyat-ımedeniyede derece-i kemalini gösterdiği gibi, koca semavat, o haşmetli, zinetli yıldızlarıyla Sani-i Zülcelâlin kemal-i saltanatınıve cemal-i sanatını, öylece nazar-ıdikkate gösteriyorlar.”16

Meselenin özüşudur: Bu kâinatta her şey bir gaye ve maksada dayandığıgibi, aynızamanda bir güzelliğe delâlet ediyor. Aynı zamanda hikmet, inayet ve ilâhîsanatıgösteriyor. Kâinatın baştan sona insana musahhar edildiğini ve insanışükre sevkedecek bir nimetler manzumesi olduğunu gösteriyor.

32. Söz’de Bediüzzaman ehl-i dalaletin vekili ile ehl-i imanın temsilcisi arasında kurduğu bir diyalog ile zerreden başlayarak kâinatın en ücra köşelerine kadar şirki reddedip Allah’ın varlık ve birliğini ispat ediyor. Bu diyalog içinde de yine kâinattaki güzellik mefhumunu ihmal etmiyor.

_________________________

I.    1939’da Irak’ın Musul şehrinde dünyaya geldi. Tahsilini Musul, Bağdat ve Kahire’de tamamladı. İslâm tarihi konusundaki doktora
tezini 1968 yılında Aynü’ş-Şems Üniversitesinde (Mısır) yaptı.

Birçok İslâm ülkesi üniversitelerinde dersler verdi ve çeşitli ülkelerde tertip edilen konferans ve sempozyumlara katıldı

İslâm düşüncesi, edebiyat, tarih ve tarih felsefesi sahasında 40’ın üzerinde yayınlanmışkitabıbulunmaktadır. Çalışmalarında teoriye, kritik yapmaya ve düşünce dünyasına yeni kapılar açmaya dikkat etmiştir. Bazıeserleri ise Türkçeye tercüme edilmiştir.

Halen Musul Üniversitesinde İslâm Tarihi ve Araştırma Tenkitleri öğretim üyeliği yapan İmadüddin Halil, evli ve üççocuk babasıdır.

2 . Sözler, S. 589-590

3.   Sözler, S. 28.

4.   Sözler, S. 38-39.

5.   Sözler, S. 54-55.

6.   Sözler, S. 57.

7.   Sözler, S. 98.

8.   Sözler, S. 120.

9.   Sözler, S. 163.

10.   Sözler, S. 227.

II.  Sözler, S. 242.

12.   Sözler, S. 243.

13.   Sözler, S. 264.

14.   Sözler, S. 264.

15.   Sözler, S. 268.

16.   Sözler, S. 325.

17.   Sözler, S. 564.

Makale Yazarı: 
Prof. Dr. İMADÜDDİN HALİL (Musul Üniversitesi - IRAK)