Bediüzzamana göre içtihad

I- İÇTİHADIN TARİFİ VE MÜÇTEHİDİN ŞARTLARI

A- İçtihad nedir?

İçtihad, bir şeyi elde etmek için güç ve çaba harcamak mânâsına gelen "Cehd" kökünden gelmektedir.

Istılahda ise, müçtehidin şerî hükümleri muayyen delillerden elde etmek için bütün gücünü sarfetmesidir. Bu tarifin tahlilini yapacak olursak, karşımıza şu ana unsurların çıktığını görürüz:

1) Şerî bir meseleyi anlamaya çaba sarfeden kimsenin müçtehid olması.

2) Müçtehidin meseleyi iyice kavramak için bütün gücünü sarfetmesi.

3) Müçtehidin bu gayreti, şerî ve amelî hükümleri anlamak için olmalı.

4) İçtihadın, muayyen delillerden istinbat yoluyla, belli esaslara riayet edilerek yapılması. Buna göre, bir meseleyi kitaplardan veya âlimlerden sorarak öğrenmek içtihad değildir.

Müçtehid, içtihad melekesine sahip olan ve müçtehidde bulunması gereken şartları şahsında toplayan kimsedir. Şimdi de müçtehidde bulunması gereken şartları görelim.

B- Müçtehidde bulunması gereken şartlar

1) Arapçayı bilmek: Müçtehidin herşeyden önce, arapçanın uslübunu, belağatını ve bu dilin inceliklerini çok iyi bilmesi gerekir. Çünkü İslâmın iki ana kaynağı olan Kur'ân ve Sünnet arapçadır.

2) Kur'ân'ı bilmek: Dinin birinci kaynağı Kur'ân-ı Kerim olduğu için, hepsini ge­nel olarak bilmekle birlikte, fıkhî hükümlerle ilgili olan Ahkâm âyetlerinin daha de­taylı bir şekilde bilinmesi ve inceliklerine vakıf olunması gerekir.

3) Hadis-i Şerifleri bilmek: İslâm Hukuku'nun ikinci ana kaynağı Resûlullah'ın (a.s.m.) hadisleri olduğu için, müçtehidin doğrudan ilgi alanına girmektedir. Hadis­lerin sadece muhtevaları değil, sıhhat dereceleri de bilinmelidir.

4) Üzerinde İcma edilen hükümleri bilmek: Müçtehid fukahanın üzerinde ittifak ettiği meseleleri bilmeli ve onlara muhalif hüküm vermemeye azami hassasiyet gös­termelidir. Çünkü icma oan bir meselede içtihad etmek caiz değildir.

5) Usûlü Fıkıh ilmini bilmek: Bir mesele hakkında içtihad yapılabilmesi için, şerî delillerin ve bunların öncelik sıralarının bilinmesi gerekir. Lafızların mânâları ve bun­lar arasındaki tercih sırası ancak bu ilmin bilinmesiyle mümkündür.

6) Makasıdu'ş-Şerîa'nın bilinmesi: Bilhassa Şatıbî (v. 790/1388), Şeriat'ın mak­sad ve gayelerinin anlaşılması mânâsına gelen bu şart üzerinde hassasiyetle durur. Müçtehidde aradığı iki şarttan birincisi ve en önemlisi budur.2

7) İçtihada fıtraten kabiliyetli olmak: Müçtehidin isabetli ve çabuk karar verebil­mesi için, ince bir idrake, fıtrî bir kabiliyete ve zihnî berraklığa sahip olması gerekir. Bu kabiliyete sahip olmayan diğer şartları taşısa da müçtehid sayılmaz.

8) İyi niyet ve itikadının düzgün olması: İmam Gazâlî'ye (v. 505/1111) göre, müçtehidin fetvasının kabul edilebilmesi için, önce günahlardan kaçınan, iyi ahlâk sahibi âdil bir kimse olması gerekir. Böyle olmayan kimsenin vereceği fetva da ka­bul edilmez.3Nitekim Bediüzzaman da içtihada teşebbüs eden kimselerde, "takvâ-yı kâmile" ve "zaruriyyatı diniyyeye imtisal" niyetinin bulunmasını şart koşmuştur.4

II- İÇTİHAD KAPISI AÇIK MI, KAPALI MI?

İçtihad konusunda en çok tartışılan meselelerden birisi de, herhangi bir asrın müçtehidsiz kalmasının caiz olup olmadığıdır. "Hulüvvü'l-Asri mine'l-Müçtehidîn" şeklinde ifade edilen bu konu, bazan da içtihad kapısının açık veya kapalı olması şeklinde tartışılmıştır. Hicrî dördüncü asırdan itibaren içtihad kapısının kapandığını ileri süren fukaha bulunmakla birlikte, içtihadın kıyamete kadardevam edeceğini söyleyenlerde vardır. Bu meselede âlimlerin farklı görüşlerini verip sonra da Bedi­üzzaman'ın tespit ve tahlillerini vermek istiyoruz.

A- Hiçbir asır müçtehidsiz kalmaz diyenler

Bir gurup âlime göre, bir asrın müçtehidsiz kalması mümkün değildir. Hanbelî ve bir kısım Şafiî âlimleri bu görüştedir. İmam Suyûtî (v. 911/1505) bu görüşte olu, karşı fikirde olanlara reddiye olarak müstakil bir eser kaleme almıştır.5Bu gö­rüşte olanların delilleri şu hadistir:

"Ümmetimden bir gurup hak üzere olmakta devam edecektir. Onlara muhale­fette bulunanlar zarar veremeyecekler. Nihayet Allah'ın emri onlar bu halde iken gelecektir."6

B- Herhangi bir asrın müçtehidsiz kalabileceğini kabul edenler

Diğer bir gurup fukahaya göre ise, herhangi bir asrın müçtehidsiz kalması caiz­dir. Bu durum zaman zaman fiilen vukubulmuştur. Şevkânî (v. 1250/1832), İmam Gazâlî ve Fahrüddîn Râzî'nin (v. 606/1209) de bu görüşte olduğunu söylüyorsa da,7bizzat kendi kitaplarında rastlayamadık. Şafiîlerden Seyfüddîn el-Amidî (v. 631/1233), Hanefîlerden İbnü'l-Hümâm (v. 861/1457), İbnü Emîri'l-Hac (v. 879/1475) ve başka fakihlerin de bu görüşte olduklarını görmekteyiz.8Bunların delili ise Abdullah b. Amr'ın rivayet ettiği şu hadistir:

"Allahü Teâlâ ilmi size ihsan ettikten sonra (hafızanızdan) zorla söküp almaz. La­kin cemiyetin ilim adamlarını bilgileriyle beraber cemiyet içinden alır. Artık kara cahil bir zümre kalır. O sırada halk bunlardan dinî ihtiyaçlarını soracaklar, onlar da (şahsî) re'y ve arzularıyla cevap vererek hem halkıidlal edecekler, hem de kendileri dalalette kalacaklar."9

Bu görüşün sebebi, hicrî 3. asırdan itibaren hüküm verme ve içtihad yapma ko­nusunda büyük bir anarşi görüldüğünden içtihad kapısının kpanmasına hükmedildiği şeklinde izah edilmiştir.10

C- Şâtibî'nin görüşü

Usûlü Fıkıh ilminde yeni bir çığır açan Şatıbî'nin yorumu ise bu görüşlerden farklıdır. Ona göre içtihad iki kısımdır:

Birincisi: Kıyamete kadar devam edecek olan içtihad. Dünyanın sonu gelmeden bu içtihadın kesintiye uğraması mümkün değildir. Bu çeşit içtihad, üzerinde ittifak edilen illetin fürû meselede de aynen bulunup bulunmadığının belirlenmesi işlemini ifade eden "Tahkîku'l-Menât"tır. Meselâ Kur'ân-ı Kerim'de Allah "...İçinizden iki âdel şahid getirin..."11buyurmaktadır. Şeran hudutları belli olan "Adalet" vasfının kimde bulunup bulunmadığının tesbitine ihtiyaç vardır. Bu vasıf, Hz. Ebû Bekir'den başlayarak çok aşağılara kadar iner. Bu vasfın insanlarda bulunup bulunmadığının tesbiti için bütün gücün harcanması gerekir. Bu çeşit bir ictihadın her hakim, müftü ve hatta her mükellefde olacağı tabiîdir. Çünkü sıradan ümmî bir mükellef bile na­maz kılarken sehven fazladan yaptığı bir fiilin namzı bozup bozmayacağını, affedilir olup olmadığını değerlendirip karar verme durumundadır.12

İkincisi: Zaman içerisinde kesintiye uğraması mümkün olan içtihada gelince, bu da üç kısımdır:

a) en-Tenkîhu'l-Menât: Bir hükmün konulmasında esas alınan vasfın içtihad yo­luyla diğerlerinden ayıklanıp ortaya konulmasıdır. Bazan naslarda asıl illet olması muhtemel olan vasıfla diğerleri müştereken zikredilmiştir. Asıl illetin mülgâ olanlar­dan içtihadla ayırdedilmesi gerekir.

b) Tahrîcu'l-Menât: Bunda ise hükmü belirleyen nasda illete dair bir belirti veya açıklama yoktur. İçtihadla çeşitli yollardan illetin tesbiti gerekir.

c) Yukarıda zikri geçen Tahkîku'l-Menât'ın ikinci bir kısmıdır ki, bu daha ince ve derin bir meseledir. Bunun da kesilme ihtimali vardır.13

D- Bediüzzaman Said Nursî'nin görüşü

Bediüzzaman'ın bu meseledeki görüşü ve değerlendirmesi oldukça farklıdır. Ona göre içtihad kapısı açıktır. Ancak bu zamanda oraya girmeye bazı mâniler bulun­maktadır:

1- İslâm dünyasında bid'atların çoğalması: Üstada göre kışta ve fırtınalı bir günde, yeni kapılar açmak şöyle dursun, küçük delikler bile kapatılır. Büyük bir se­lin hücumu sırasında, tamir için olsa bile duvarlarda delikler açmaya çalışmak, boğu­lup gitmeye vesile olabilir. Bediüzzaman sözlerine şöyle devam ediyor:

"Öyle de, şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı anında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dâlâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyle, kasrı  İslâmi­yetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak de­likler açmak, İslâmiyete cinayettir."14

2- Dinin zaruriyatının tehlikeye girmesi: Bediüzzaman'a göre, bugün dinin temel esasları tehlikeye girmiştir. Bu temel esaslarda içtihada ihtiyaç zaten yoktur. Bunlar olmadan dinin ayakta kalması da mümkün değildir. O halde öncelikle dinin zaruriya­tının ikâmesine ve ihyâsına çalışılmalıdır. Diğer taraftan selefin içtihadları birçok meselede ihtiyaçlarımızı karşılayacak durumdadır. Üstada göre, durum böyle ol­duğu halde, bunları bir tarafa bırakıp yeni içtihadlar yapmak, "bid'akârane bir hıya­nettir."15

3- Müctehidin yetişmesinde çevre faktörü: İnsanlık tarihine baktığımızda, her asırda bazı şeylerin rağbet gördüğünü, insanların onları elde edebilmek için bütün güçleriyle gayret ettiklerini görmekteyiz. Bediüzzaman'a göre, selef-i sâlihîn as­rında en mergub metâ, "Hâlik-ı Semavat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzula­rını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur'ân ile, kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde et­mek idi."16

Üstad, Asr-ı Saâdete yakın dönemlerde müctehidlerin yetişmesindeki çevre fak­törünü şöyle açıklıyor:

"İşte o zamanda, zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabbinin marziyatını anlamaya müteveccih olduğundan, içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. O'na göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak herşeyden bir ders-i marifet alır. O zamanda cereyan eden ahval ve vu­kuat ve muhâverattan taallüm ediyordu. Güya herbir şey, ona bir muallim hük­müne geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidat ihzârını telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki, yakın idi ki, kisbsiz içtihada kabili­yeti ola, ateşsiz nurlana... İşte, şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmayabaşladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, Nûrun alâ Nûr sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu."17

Günümüzde ise müthiş bir mânevî kirlenme bulunduğundan müçtehidin yetiş­mesi için müsait olan bir çevreyi bulmamız mümkün gözükmemektedir. Üstada göre bunun üç ana sebebi bulunmaktadır: a) Avrupa medeniyetini Müslümanlar üzerindeki tahakkümü, b) Felsefe-i tabiiyyenin tasallutu, c) Hayat şartlarının ağırlaş­ması.

Bu üç ana sebepten dolayı fikirler dağılmış, himmet ve yardımlaşma bölünmüş, zihinler ise mânevîyata karşı yabanileşmiştir. Böyle bir çevre içinde yetişen günü­müz insanının ilk dönemlerde yetişen bir müctehidin seviyesine gelebilmesi için on katı fazla bir zamana ihtiyacı vardır.18

4- İçtihad, zorlama ile değilde, tabiî seyri içinde olmalı: Her cisimde bir geniş­leme ve büyüme meyli vardır. Bu meyil tabiî olduğu için kemâle doğru bir gidiştir. Bir ağacın büyüyüp gelişmesi ve meyve vermeye başlaması gibi. Ancak bu geniş­leme dışardan olursa, onu tahrip edip yok olmasına vesileolur. Bediüzzaman aynı temsili içtihad konusuna şöyle tatbik ediyor:

"İslâmiyetin dairesine selef-i sâlihîn gibi takva-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyat-ı diniyenin imtisali tarikıyla dahil olanlarda meylü't-tevessü' ve irade-i içtihad bu­lunsa, o kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa, zaruriyatı terkeden ve hayat-ı dünye­viyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü't-tevsî ve irade-i içtihad, vücudu İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şerî zincirini çıkarmaya vesiledir."19

5- Asr-ı Saâdete olan uzaklık: Selefi salihînin büyük müçtehidleri, asr-ı sahabeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp halis bir içtihad yapabilirlerdi. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise, o asra uzak olduklarından açık meseleleri bile zorlukla görebilirler.20

Bediüzzaman, İçtihad Risalesi adını verdiği Yirmi Yedinci Söz'de, bu fikirleri ana başlıklar altında değerlendirmiştir. Bu bölümdeki ve başka eserlerindeki fikirlerinden çıkardığımız, içtihada mâni teşkil eden diğer sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

6- Avrupa Medeniyetinin ve inkârcı Batı felsefesinin Müslümanlar üzerindeki ta­hakkümü.

7- Günlük hayatta geçim şartlarının ağırlaşması.

8- Günümüzde fıkhî meselelere illet açısından değilde hikmet açısından bakıl­ması. Hernekadar hikmet de gözönünde bulundurulursa da, hüküm hikmet üzerine değilde illet üzerine binâ edilir.

9- Dünya hayatının ön plana geçip, ahiret hayatının ikinci derecede kalması.

10- Kolaylığa vesile olan "Zaruret Prensibi"nin yanlış anlaşılması.21

III- İÇTİHADIN ŞÛRA TARZINDA YAPILMASI

Bediüzzaman, Osmanlı Devletinin çöküş dönemlerinde, İslâm âleminin dertle­riyle dertlenmiş, zaman zaman matbûât lisanıyla fikirlerini beyan etmiş, günün problemleri hakkında çözümler üretmiştir. Ona göre İstanbul'da hilafeti temsil eden Meşîhât Dairesi, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus olmayıp, bütün İslâm âlemi­nin müessesesidir. Bu daire bu sönük vaziyetiyle koca İslâm âlemini irşade tmek şöyle dursun İstanbul'un irşadına bile kâfi gelmiyor. Bu müessesenin, bütün âlem-i İslâmın itimadını kazanacakve onlara karşı olan vazifesini hakkıyla yerine getirecek bir duruma getirilmesi gerekir.22

Üstad, zamanın değişmesiyle, ahkâmın değişebileceğine temas ederek, içtihadın niçin şûrâ tarzında olması gerektiğini şöyle açıklıyor:

"Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tadil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış az müte­hassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevidir ki, şûralar o ruhu temsil eder."

Bediüzzaman'a göre, müftünün sözünü halka kabul ettirebilmesi için böyle bir şûrâya ihtiyacı vardır. Ferd dâhi de olsa, şahs-ı mânevî karşısında bir sivrisinek gibi kalır.

Üstad, cemiyette ortaya çıkan, "za'fı diyânet", "şeâir-i İslâmiyetteki lâkaytlık", ve "içtihaddaki fevzâ", yani anarşinin sebebini de, meşîhatın zayıflığına ve sönük kalmasına bağlıyor. Zira böyle bir şûrânın kararından çıkan Şeyhulislâm sözü, en bü­yük dahiyi de içtihadından vazgeçirir, dolayısıyla birçok meseledeittifak hasıl olur.

İçtihad ehliyetine sahip olan herkesin, içtihad yapma yetkisi vardır. Ancak bu iç­tihadın düstûru'l-amel alabilmesi için icmâ sabit olmalı veya cumhuru ulemâ tarafın­dan kabul edilmelidir. Fetvasını böyle bir şûrâdan çıkaran bir Şeyhulislâm mânen bu sırra mazhar olur. İslâm Hukukuna göre de öncelikle cumhurun görüşü ile amel edilmelidir. Fikir anarşisinin alıp yürüdüğü günün şartlarında böyle bir tedbire şid­detle ihtiyaç vardır. Bu şûrâ, merkezi hilâfet olan İstanbul'da gerçekleşmezse,zaruri olarak bir başka yerde teşekkül edecektir.

Üstada göre, bu şûrâ teşkil edilmeden önce, "cemaat-i İslâmiye teşkilâtı" ve "evkâfın meşîhata ilhakı" gibi önceden yapılması gereken altyapının hazırlanması uygun ise de, bunlar sonradan da olabilir.

Bu işi dolaylı olarak mebusların yerine getirebileceği düşünülebilir. Onların bu işi yapması dolaylı şekilde olur. Halbuki vasıtası doğrudan doğruya bu büyük vazifeyi ancak "halis İslâm bir şûrâ" yerine getirebilir.23Bu sırada mecliste gayr-i müslim mebusların olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.

Bediüzzamana göre, "Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye"nin âdî bir komisyon olmaktan çıkıp bu yüce vazifeyi yürütebilmesi için; meşîhattaki daireler reisleri ile birlikte bu şûrânın tabiî azası olmalı ve bunlara ilaveten İslâm âleminden de şimdilik halkın iti­madını kazanmış on beş yirmi kişi daha çağırılmalıdır. Böylece şûrânın çekirdek kad­rosu teşekkül etmiş olur.24

Yine Bediüzzaman, 16 Şubat 1916'da Birinci Dünya Harbinde Erzurum'un Pa­sinler ovasında Ruslara karşı harbederken İşârâtü'l-İ'câz adlı arapça bir tefsir yaz­mıştır. Bu tefsirin girişinde, başarılı bir tefsirin ancak çeşitli fenlerde mütehassıs olan yüksek bir heyet tarafından yapılabileceğini bilhassa vurgulamıştır.25

Üstad, Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyye'de vazifeli iken kaleme alıp bastırdığı "Leme­ât" adlı manzum eserindeki şu beşitlerde de aynı fikri işlemiştir:

"İcmâ ile cumhurdur, sikke-i şerî görür. Bir fikre dâvet etmek; zann-ı kabûl-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.

Yoksa dâvet bid'attır; reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz..."26

Bediüzzaman, 1949-1952 yılları arasında yazdığı mektupların bir araya toplan­dığı Emirdağ Lahikası'nda, yıllar önce İşârâtü'l-İ'câz adlı tefsirinin başına yazdığı mukaddimeyi tercümesinde konumuzla ilgili meseleyi biraz daha net bir şekilde or­taya koymuş ve kırk sene önceki fikrinde musır olduğunu göstermiştir. İfadesi ay­nen şöyledir:

"...Hem ferdin ahkâmda istinbatı ve içtihadında (hevesi karışmamak şartıyla) o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına hüccet tutamaz. Tâ bir nevi icmâ o hükmü tasdik etsin. Nasıl ki: Ahkâm-ı şer'iyeyi tatbik ve tanzim ve icra etmek ve hürriyet-i fikirden neş'et eden mânevî anarşiliği kaldırmak için gayet lâzımdır ki; ulema-i muhakkikînden bir hey'et-i âliye bulunsun ki, o heyet umumun emni­yetine mazhariyetleriyle ve cumhur-u ulemanın onlara itimadıyla ümmet için bir nevi zımnî kefalet ve dâvâ vekili hükmünde olmaları cihetinde icmâı ümmet hücce­tinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit içtihadın neticesi o icmâ ile şer'an düstur olabilir. Ve icmâın tasdik ve sikkesiyle umuma şâmil oluyor..."27

Diğer taraftan Hanefî mezhebinin müessisi İmam Âzam Ebû Hanife'nin (v. 150/767) kendisine soruln bir meseleyi, içtihad derecesine ulaşmak kırk kişilik ta­lebe gurubuyla tartışıp, yazdırdığını kaynaklardan öğrenmekteyiz.28

Nitekim zamanınızda da İslâm Hukuku sahasında eser veren birçok kimsenin, bu çeşit bir içtihadın günümüz şartlarında daha isabetli olacağı kanaatına vardıklarını görüyoruz.29

IV- İÇTİHADLA İLGİLİ BAZI MESELELER

A- Bir müçtehidin içtihadı diğerini bağlamaz

Bediüzzaman'a göre, içtihadın şartlarını şahsında toplayan bir kimse, içtihad etse, bu içtihadı ancak kendisini bağlar. Başkasını bu içtihada uymaya zorlayamaz. Onun bu anlayışı şeriattandır, fakat şeriat olamaz. Bu kimse müçtehid olabilir, ancak müşerri, yani şeriat koyucu olamaz.30

Diğer taraftan müçtehid olan bir kimse, bir başka müçtehidi taklitle mükellef değildir.31Hadiste de belirtildiği gibi,32içtihadında isabete tse iki sevap, isabet etmezse gayretinin karşılığı olarak bir sevap alır.33

B- Şeriatın değişmesi ve mezheplerin ortaya çıkışı

1- Şeriatın asırlara göre değişmesi

Bediüzzaman'a göre mezhepler, şeriat sahibi olan Allah'ın gösterdiği nazarî düsturların anlaşılmasındaki farklılıklardan ortaya çıkmıştır. Kabili tevil olmayan "Zarûrât-ı Diniye"nin ve "Muhkemât" denilen düsturların hiçbir cihetle değişme im­kânı yoktur ve bunlar medâr-ı içtihad olamazlar. Onları değiştiren başını dinden çı­karmış olur.34

Şeriatların asırlara göre değişmesi ise şöyle izahe diliyor:

"Asırlara göre şeriatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı pey­gamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü'l-Enbiyâ'dan sonra, şeriat-ı kübrâsı her asırda, her kavme kâfi geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtayç kalmamıştır. Fakat teferruatta, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Evet, nasılki mev­simlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar tebeddül eder. Öyle de, asırlara göre şeriatlar değişir, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü Ahkâm-ı Şeriyenin teferruat kısmı, ahval-i beşeriyeye bakar."35

Asırlara göre şeriatların değişmesinin sosyolojik sebepleri de şu şekilde açıklanı­yor:

"Enbiyayı sâlife zamanında, tabakat-i beşeriye birbirinden çok uzak ve seciye­leri, hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidâî ve bedeviyete yakın ol­duğundan, o zamandaki şeriatlar, onların haline muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kitaba bir asırda, ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar bulu­nurmuş. Sonra, âhirzaman Peygamberinin gelmesiyle, insanlar güya iptidâî de­recesinden, idâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtat ile ak­vam-ı beşeriye birtek ders alacak, birtek muallimi dinleyecek, birtek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriate ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı mu­allime de lüzum görülmemiştir."36

2- Amelî mezheplerin ortaya çıkış hikmetleri

Bütün bu gelişmelere rağmen insanlık tamamen bir seviyeye gelemediğinden mezhepler ortaya çıkmıştır. Sosyal açıdan bütün insanlar bir seviyede olsa, o zaman mezhepler de birleşebilir. Fakat bu mümkün olamayacağından, mezhepler de bir­leşmez.

Hak bir olduğu halde, mezheplerin farklı olması da şu misalle açıklanmıştır:

"Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyleki: Bi­risine hastalığının mizacına göre su, ilâçtır, tıbbenv aciptir. Diğer birisine, hasta­lığı için zehir gibi muzırdır, tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir, tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zararsız menfaat verir, tıbben ona sün­nettir. Diğer birisine, ne zarardır, ne menfaattir, afiyetle içsin, tıbben ona mü­bahtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beyi de haktır. Sen diyebilir misin ki: ‘Su yalnız ilâçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.' "37

Bu misalde olduğu gibi, ahkâm-ı ilâhiyye, mezheplere ve olanlara göre değişir. Bunların hepsi de hak ve maslahat olur. Nitekim Şafiî mezhebine tabi olanlar, Ha­nefîlere nisbeten köylülüğe ve bedeviliğe daha yakındır. Hanefîler ise çoğunluklu daha medenî ve şehirlidirler. Bu sosyolojik tabanın ibadet ve muâmelatta farklı hü­kümler ortaya çıkmasında tesiri büyüktür.38

C- Kur'ân'a dönme zarureti

Bediüzzaman'a göre, "Cumhûru, burhandan ziyade me'hazdeki kudsiyet imti­sale sevkeder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı."39

Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur'ân gösterilse idi, zihin tabii ola­rak ahkâmı tatbike teşvik eden ve vicdanı uyandıran "Kur'ân'ın kudsiyeti"ne intikal eder ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelir, imanın ihtarâtına karşı sağır ka­lınmazdı.40Üstada göre:

"Şeriat kitapları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla mukallidlerin hatası yüzünden paslanıp, hicap olmuşlardır. Evet bu kitap­lar, Kur'ân'a tefsir olmak lâzım iken başlı başına tasnifat hükmüne geçmişler­dir."41

Bediüzzaman dinî meselelerde çoğunluğun nazarını,  doğrudan doğruya Kur'­ân'a çevirmek için şu üç yolu kaydedip bunların ayrı ayrı değerlendirmesini yapı­yor:

"1) Bu kitapları yazan müelliflerin lâyık oldukları hürmeti ve emniyeti tenkit ile kırıp o perdeyi izale etmektir ki, bu yol tehlikeli, insafsız ve o müellife zulümdür.

2) Tedrîcî ve hususi bir metodla şeriat kitaplarını şeffaf birer tefsir suretine çe­virip içinde Kur'ân'ı göstermektir. Selef-i müçtehidînden Ebu Hanife'nin el-Fık­hu'l-Ekber'i ve İmam Mâlik'in Muvatta'ı gibi. Bir kimse İbni Hacer'in bir kitabına baktığında Kur'ân'ı anlamak ve Kur'ân'ın ne dediğini öğrenmek için bakmalı. Yoksa İbni Hacer'in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci yol da za­mana muhtaçtır.

3) Cumhurun nazarını, ehl-i tarikatın yaptığı gibi, o örtünün üzerine çıkararak üstünde Kur'ân'ı gösterip, Kur'ân'ın halis malını yalnız ondan istemek ve vasıta ile elde edilen ahkâmı da vasıtada, yani kitaplarda aramaktır. Bir şeriat âliminin vaazına göre, bir tarikat şeyhinin vaazındaki tatlılık ve çekiciliğin sırrı buradadır. Ancak efkârı âmmenin rağbet ve teveccühünün çok olması, o şeyin kemalini göstermez. Belkide bu rağbet şiddetli ihtiyaçdan dolayıdır. Nitekim bir saatçi­nin-o günün şartlarında-bir allâmeden fazla ücret alması bunu göstermekte­dir."42

Bediüzzaman, doğrudan Kur'ân'a yönelme hususundaki görüşlerini şu cümle­lerle bağlıyor:

"Eğer cemaat-ı İslâmiyenin hâcât-ı zaruriye-i diniyesi bizzat Kur'ân'a mütevec­cih olsa idi, o Kitâb-ı Mübîn, milyonlarca kitaplara taksim olunan rağbetten daha şedit bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur. Ve bu suretle nüfûs üzerinde bütün mânâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilavetiyle teberrük olunan, bir mübarek derecesinde kalmazdı..."43

İslâm âleminde ve memleketimizde halen Kur'ân'a dönme meselesi geniş bir şekilde işlenmekte, eserler yazılmakta, sempozyumlar tertip edilmektedir. Ancak bu yapılanların genellikle Üstadın tasvip etmediği eski ulemâyı tenkit tarzında yapıldı­ğını müşahede ediyoruz. Bediüzzaman, bir çok meselede olduğu gibi, Kur'ân'a dönme konusunda da yıllar önce Osmanlılar döneminde yapmış olduğu değerlen­dirmelerde oldukça isabetli ve dengeli fikirler ortaya koymuştur.

Sonuç

Üstad Bediüzzaman'ın, içtihad konusunda, günün şartlarına göre orijinal ve kendine has fikirleri vardır. Ona göre içtihad kapısı açık olmakla birlikte, bu asırda o kapıdan girmek için bazı mâniler bulunmaktadır. Bu fikir yalın olarak bırakılmamış, Müslümanların halihazırdaki sosyal ve ekonomik yapısı çeşitli açılardan tahlil edilerek delillendirilmiştir. Diğer taraftan içtihada konu olacak günümüz Müslümanının bazı problemlerinin, şûrâ tarzında ehliyetli bir topluluk tarafından tartışılarak neticeye bağlanmasının daha isabetli olacağı kanaatına varılmıştır.

Şeriatın ana kaynağı olan Kur'ân-ı Kerimin konumu, mezheplerin ortaya çıkış sebepleri ve içtihadla ilgili diğer hususlarda, Üstadın yapmış olduğu tahlil ve değer­lendirmeler, gerçekten dikkat çekicidir.

____________________

** Prof. Dr. MUSTAFA BAKTIR

1952'de Kayseri'nin Hacılar ilçesinde doğdu. Erzurum İslâmî İlimler Fakültesini bitirdi ve aynı fakülteye İslâm Hukuku Asistanı oldu. 1982'de doktor, 1988'de doçent ve 1994'de profesör oldu. Halen aynı fakültede İslâm Hukuku Öğretim üyesi olup, aynı zamanda Erzincan İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevini yürütmektedir.

"Ashab-ı Suffa" ve "İslâm Hukukunda Zarûret Hali" gibi eserleri vardır.

2 Şatıbî, İbrahim b. Musa b. Muhammed, el-Muvâfakât fî Usûli's-Şerîa, Mısır, ts., IV, 105, 106.

3 Gazalî, Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed, el-Mustasfâ min İlmi'l-Usûl, Mısır, 1324, II, 350.

4 Bediüzzaman, S. N., Sözler, s. 451.

5 Suyûtî, Celâlüddîn Abdurrahman, Kitâbü'r-Redd alâ men Ahlede ilâ'l-Erd, Beyrut, 1983, s. 97, Şevkânî, Muhammed b. Ali, İrşâdü'l-Fühûl, Beyrut, ts. s. 222, İbnü Bedrân, Abdülkadir b. Ahmed, el-Medhal, Dârü İhyâi't-Türâsî'l-Arabî neşri, ts. s. 191, Zuhaylî Vehbe, Usûlu'l-Fıkhi'l-İslâmî, Dımışk, 1986, II, 1070, Karaman, Hayreddin, İslâm Hukukunda İçtihad, Ankara, 1975, s. 183.

6 Buhârî, Tevhîd, 29, VIII, 189, İtisâm, 10, VIII, 149, Müslim, İmâre, 170, H.No: 1920, Tirmizî, Fiten, 51, İbni Mâce, Mukaddime, 1.

7 Şevkânî, s. 223.

8 Amîdî, Seyfüddîn Alî b. Ebî Alî, el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm, Kâhire, 1968, IV, 202, 203, İbnü'l-Hümâm, Ke­mâlüddîn Muhammed, et-Tahrîr fî'l-Usûl (et-Takrîr ve't-Tahbîr ile birlikte), Beyrut, 1983, III, 336, Muhammed b. Nizâmüddîn el-Ensârî, Fevâtihu'r-Rahamût, Mısır, 1324, II, 399.

9 Buhârî, İlim, 34, I, 33, İtisâm, 7. VIII, 148, Müslim, İlim, 13, H.No: 2673 Tirmizî, İlim, 5, İbni Mâce, Mukad­dime, 8, Dârimî, Mukaddime, 26.

10 Zekiyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esasları, terc. İ. Kâfi Dönmez, Ankara, 1990, s. 378.

11 65/Talak: 2.

12 Şatıbî, Muvafakât, IV, 89-93.

13 Şatıbî, IV, 95 v.d.

14 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul, 1960, s. 449.

15 Bediüzzaman, Sözler, s. 450.

16 Bediüzzaman, Sözler, s. 450.

17 Bediüzzaman, Sözler, s. 450.

18 Bediüzzaman, Sözler, s. 450.

19 Bediüzzaman, Sözler, s. 451.

20 Bediüzzaman, Sözler, s. 452-453.

21 Bediüzzaman, Sözler, s. 450-451.

22 Bediüzzaman Said Nursî, Sünûhat, İstanbul, 1977, s. 37, 38. (Bu eserin ilk olarak 1338 (1922)'de İs­tanbul'da basıldığını belirtelim.)

23 Bediüzzaman, Sünuhât, s. 38-39.

24 A.e., s. 40.

25 Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü'l-İ'câz, İstanbul, 1993,s. 8.

26 Bediüzzman Said Nursî, Sözler, s. 658.

27 Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, İstanbul, 1959, II, 89.

28 Muhammed Hamidullah, İmam-ı Âzam ve Eseri, terc. Kemal Kuşcu, İstanbul, 1963, s. 37-39.

29 Bkz. Ali Hasebullah, Usûlü't-Teşrîi'l-İslâmî, Mısır, 1971, s. 108, Abdulvahhâb Hallâf, Mesâdıru't-Teşrîi'l-İslâmî, Kuveyt, 1970, s. 13, Karaman, Hayreddin, s. 234-235.

30 Bediüzzaman, S. N., Sözler, s. 657.

31 Bediüzzaman, S. N., Muhâkemât, s. 42.

32 Buhârî, İ'tisâm, 21, VIII, 157, Tecrid-i Sarih, XII, 411.

33 Bediüzzaman, S. N., Mektûbât, İstanbul, 1964, s. 50.

34 Bediüzzaman, S. N., Mektûbât, s. 407.

35 Bediüzzaman, S. N., Sözler, s. 454.

36 Bediüzzaman, S. N., Sözler, s. 454.

37 Bediüzzaman, S. N., Sözler, s. 454.

38 Bediüzzaman, S. N., Sözler, s. 455.

39 Bediüzzaman, S. N., Sünûhat, s. 31.

40 A.e., s. 32, Ayrıca bkz. Sözler, s. 656.

41 Bediüzzaman Said Nursî, Sünûhat, s. 31-32, Sözler, s. 656.

42 Bediüzzaman, S. N., Sünûhat, s. 32-33.

43 A.e., s. 34.

Makale Yazarı: 
Prof. Dr. MUSTAFA BAKTIR