BEDİÜZZAMAN'A GÖRE İSLÂM ÂLEMİNİN ANA MESELELERİ VE ÇÖZÜM YOLLARI
"Alem-i İslâmdaki ihtilafı, tadil edecek çare nedir?" sorusuna Bediüzzaman şu cevabıverir: "Evvela müttefekun aleyh olan (herkesin ittifakla kabul ettiği) makasıd-ıâliyyeye (yüce maksadlara) nazar etmektir. ÇünküAllah'ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'ânımız bir, zaruriyat-ı diniyye'de umumuz müttefik."2

Ben sizlere Bediüzzaman'ın bir asra yaklaşan hayatıboyunca verdiği mücadelenin özünüteşkil eden üçtemel meseleyi tanıtacağım. Mevzuun daha iyi anlaşılmasıiçin, önce bir kaçnoktaya parmak basmak istiyorum:

Birinci nokta:

Bediüzzaman'ın fikri bütünlüğü:

Bediüzzaman, bir asra yakın uzun bir hayat geçirmişkimsedir. Bu asır, sadece Türk tarihinde değil, insanlık tarihinde de en büyük inkılâpların cereyan ettiği bir devirdir. Bu esnada yaşayan nice insanlar fikrîzikzaklar geçirip düşünce değişiklikleri ortaya koymuştur. Bediüzzaman'da dikkat çeken husus, onun ilk söyledikleri ve yazdıklan ile son söyledikleri ve yazdıklan arasında bir farklılığa rastlanmamasıdır.

İlmîve fikrîolgunluğa çok erken yaşta ulaşmasıve Bitlis'teki hocalarından Şeyh Emin'in henüz büluğa ermemişbir çocuk olan Said'e "kisve-i ilmiye" giydirmeye kalkması, Bediüzzaman'ın dikkatleri çeken istisnâîhâdiselerden biridir.

Bu hususa şunu belirtmek için temas ediyoruz: Bediüzzaman, daha işin başında, hayatıboyu mücadelesini yapacağıtemel fikirleri sistematize etmiş, bir program halinde sunmuştur. Ele alacağımız üçdüşman meselesi, onun kendisi için yaptığıprogramın âdeta nokta-i merkeziyesini, kalbini teşkil etmektedir. Üçdüşmanın onun düşünce sistemindeki yerini görmek için mezkur programıözetle vermede fayda var.

İkinci nokta:

Bediüzzaman'ın efkârının programıve davasının esasları:

Bediüzzaman, 1909'da Dini Ceride adlıbir gazetede "Dağmeyvesi acıda olsa devadır" adlımakalesinde fikriyatını"dokuz" madde halinde özetler. Bu makalenin alt başlığı, onun şuurlu şekilde belli maksatlarımücadele programma aldığınıgöstermesi bakımından zikre değer: "Bediüzzaman'ın Fihriste-i Makasıdıve Efkarının Programıdır." Bu dokuz maddeyi şöyle özetleyebiliriz:

Birinci madde: İslâm âlemini terakkiye sevkedecek uyanışısağlamak.

İkinci madde: İslâm maarifini sağlayan üçmerkez arasındaki ihtilafıgidermek:   Bu üçmerkez medrese, mektep ve tekkedir.

Üçüncümadde:   İlmîçevrelerde ilmîhürriyeti tesis etmek.

Dördüncümadde: Medreselerde ihtisas şubeleri te'sis etmek.

Beşinci madde: Mürşid-i umumi olan vaiz ve hatiplerin yetişmesini de ele almak.

Altıncımadde: Osmanlılarda terakki meylini uyandırmak. Burada asıl mevzumuzu teşkil eden üçdüşman mevzubahis edilir.

Yedinci madde: Hilafet makamının ıslâhımeselesi.

Sekizinci madde: OsmanlıDevletinin beylikler devrine dönüşmemesi için, Müslüman halklar arasında ittihad-ıMuhammedîfikrinin geliştirilmesi.

Dokuzuncu madde: Millîbirliği sağlayarak, Kürtlerin ihtilafısebebiyle zayi olan kuvve-i cesimelerinden istifade etmek.3

Hemen kaydedelim ki, 1907'de İstanbul'a gelmişolan Bediüzzaman'ın bu fikirleri çok önceleri geliştirdiği, İstanbul'a gelmezden önce bunlardan bir kısmının tahakkuku için yıllar önce, aşiretler nezinde çalışmalar yaptığıbilinmektedir. Hattâistanbul'a da fikirlerinin tahakkuku maksadıyla gelmiştir.4

Bediüzzaman dokuz maddede hülasa ettiği bu temel fikirleri, "hem bir meslek takip ettiğini göstermek"5, hem "hakikat olduğu için" hem de hak olan bir davanın iyice yerleşmesi için onun esaslanna "mükerreren irca-ı nazar lâzım olduğu" için bütün kitaplannda ve yayınlannda tekrar tekrar ele ahr.6

Üçüncünokta:

Bir mukayese: Bediüzzaman'ın İslâm dünyasında oynamakta olduğu rolühakkıyla anlamak, hattâşu anda sadedinde olduğumuz üç düşman meselesinin şümulünükavrayabilmek için, Batıhayatında büyük bir ameliyat icra etmişolan Kalvin'le (Calvin 1509-1564) kısa bir mukayese yapmak istiyoruz. Herkesin bildiği üzere, Kalvin Hıristiyan dünyasında ciddi bir reform yapmıştır. Alman Sosyolog Max Weber'in reddedilemeyen açıklamalarına göre, bugün kapitalizm diye ifade ettiğimiz Batıteknolojisi de varlığınıKalvin'e borçludur. Çünküo, Batıhayatına üçtemel fikir vermiş, bu fikirlerin hayata geçmesi ile Batıda ilim, fen ve teknoloji gelişmiştir. Açıklanmasıuzun kaçacak bu üçtemel fikir şunlardır: İlim, çalışmak ve zühd (dünyaya ehemmiyet vermemek). Weber yaptığıçalışmalarda ilmîve teknik gelişmelerin, bütün Batımemleketlerinde, Kalvin'in yolunda giden protestan çevrelerde geliştiğini göstermiştir.

Üçdüşman:

Bediüzzaman'ın üçdüşmanıcehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üçdüşmana Eski Said dönemindeki yazıların hemen hepsinde olmak üzere, bütün yazılarında rastlamak mümkündür. Bu üçtemaya değişik vesilelerle çok farklıüsluplarla yer vermiştir. Birinde şöyle der:

"Her bir mümin i'la-yıKelimetûllahla mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakki etmektir. Zira ecnebiler, fünun ve sanayi silâhıyla bizi istibdad-ımânevileri altında eziyorlar. Biz de fen ve san'at silâhıyla İ'la-yıkelimetullahın en müthişdüşmanıolan cehil ve fakr ve ihtilaf-ıefkâra cihad edeceğiz."7

Bir başka yazısında

"Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üçdüşmana karşısan'at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz" demiştir.8

Bediüzzaman, bu meseleyi tekrar ederken marifet yerine "ilim ve fen" kelimelerini, zaruret yerine "fakr" ve "ihtiyaç" kelimelerini, ittifak, uhuvvet, kardeşlik kelimelerini ihtilaf yerine, nifak, keşmekeş, adavet, husumet, düşmanlık kelimelerini fen ve sanat yerine, sa'y (çalışmak) vs. kelimelerini kullanır.

Az yukarıda dokuz madde halinde fihriste-i maksadınıve fikirlerinin programınıbelirtirken altıncımaddede üçdüşman meselesine yer verdiğini söylemiştik. Bediüzzaman'ın bu üçdüşmanla mücadeleden elde etmek istediği maksadı, bütün şümulüyle kavramak için o maddeyi aynen görmekte fayda var, Der ki:

Altıncımadde:

"Osmanlılığın meylutterakkisini faal etmektedir. Şöyle ki: Bu devletin mabihi'l-hayatı(kendisini yaşatan şey) ve dini, din-i İslâm olduğundan, her bir Osmanlı, i'la-yışevket-i islâ-miyeye mükellef ve her bir mü'min i'la-yıkelimetullaha muvazzaftır. Ve bu zamanda İ'la'nın en büyük sebebi maddeten terakki olduğundan ve terakkinin en müthişdüşmanıolan "cehalet" ve "zaruret" ve "ihtilaf"a seyfu'l-marifet (ilim kılıcı) ve say'-i insani (çalışma) ve ittihad ile din namına ittihad edeceğiz. Amma a'da-i harici (dışdüşmanlar), medeni olduklarından fikren galebe çalmak lâzımdır. O cihadıberâ-hin-i şeriata havale edeceğiz."9

Bütün kötülüklerin  başı  cehalet:    Bediüzzaman devamlıüçdüşmana nazar-ı  dikkati  çekerse de, bazı  açıklamalarında hepsinin cehaletten kaynaklandığınıifade eder:

"Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden cehalet, ağa oğlu" "zaruret efendi ve hafidi (torunu) husumet" bey'dir. "Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üçmüfsidin kumandasıaltında yapmışlardır."10

Bediüzzaman'ın şu gelecek ifadesi göz önüne alınınca, onun nazarında, bütün içtimai bozuklukların, zikredilen üçdüşmandan ve dolayısıyla da cehaletten ileri geldiği anlaşılır:

"Hem de düşmanlarımız onlar (ecnebiler) değil. Asıl bizi bu kadar düşürüp İ'la'yıKelimetullaha mani olan cehalet ve neticesi olan muhalefet-i şeriattır. Ve zaruret ve onun semeresi olan sû-i ahlâk ve harekattır. Ve ihtilaf ve onun mahsulüolan ağraz ve nifaktır ki, ittihadımızın (gayesi) bu üçinsafsız düşmana hücumdur."11

Her kötülüğümüzün dip temelinde cehaleti gören Bediüzzaman, kurtuluşu da ilimde bulur. Der ki:

"Ben Vilâyet-i Şarkiyyede aşiretlerin hâl-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak."12

Bediüzzaman'ıilme ehemmiyet vermeye sevkeden bir başka kanaati daha vardır. Bu, onun muasırlarıaçısından son derece orjinal bir görüştür. Bu asrın başlarında ilmin geleceği hakkında bu kadar kesin basîrete her ilim adamında rastlamak zordur. Der ki:

"Elbette nev'i beşer âhir vakitte ülûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetlerini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir."13

Ayrıca kuvvete dayanan hükümetlerin aynen kuvvet gibi çabuk ihtiyarlayacağını, ilmin şanıtezayüd (artma) olduğundan ilme dayanan hükümetlerin hızırvâri (ebedi) bir ömre mazhar olacaklarını"14 belirterek devletimizin mutlaka ilme istinat etmesini söyler.

Cehalet meselesinin halli:

Bütün ahlâksızlıkların, gerilikler ve harici düşmanlara karşımağlubiyetlerin asıl sebebi gördüğücehaletin izalesini, medreselerin yaygınlaştırılmasında görmüştür. Ancak o, devrindeki medreselerden hem kemiyet (sayı) hem de keyfiyet yönüyle memnun değildir. Evet, medreseler sayıca artırılmalıdır. Fakat bundan önce ıslâh edilmeli, medreselerde inkılâb yapılmalıdır. Ona göre medreseler, taşıdıklarıüçeksiklik sebebiyle asrın ihtiyacına uygun adam yetiştirememektedirler.15

Bu eksiklikleri intizam, tefeyyüz, mahrec olarak tesbit eder.

intizam'la içyapıdaki mühim eksikliği kasteder:

Medreseler tek tip insan yetiştirmektedir. İhtisas şubeleri yoktur. Halbuki o, medreselerin, Darü'l-Fünun'da (Üniversitede) olduğu gibi, ihtisas şubelerine ayrılmasınıtemenni etmektedir. Birbirleriyle irtibat halinde olan şubelere ayrılmalıdır. "Taksimü'l-a'mal kaidesini (işbölümünü) bi-temâmihâtatbik etmelidir" der16. Başka açıklamalarınıda dikkate aldığımızda, medreseler yeniden elden geçirilip önce bir kısım temel dersleri alan, sonra da ihtisas bölümlerine, yani fakültelere ayrılan üniversitelere dönüştürülmelidir.

Tefeyyüz'le ilmîilerlemeyi kasdetmektedir. Bu eksikliğin, ona göre bir çok sebebi var:

1. Âlet dersleri asıl derslerin yerine geçmiştir. Âlet dersleri ile Arapçayıve Arapçaya bağlıtemel ilimleri kasdeder. Talebe bunların ötesine geçememekte, ömrüibare çözmekle tükenmektedir.

2. Medresenin resmi programına aynımeseleleri işleyen çok kitap girmiştir. Talebeler, ömrütüketen bu kitapların dışına çıkamamaktadır. Ana metinler, bunlar üzerine yapılan şerhler, şerhlere yapılan haşiyeler, bazan haşiyenin haşiyesi vs. bunlar talebenin "evkat" ve "efkârını" kendine hapsedip harice çıkmasına meydan vermemiştir. 17

3. İhtisaslaşma olmadığıiçin, talebeler fıtrîmeyillerine uygun gelişme göstermiyorlar, kendi tabirleriyle herkeste meyl'ül-ağalık ve meyl'ül-amiriyet gibi tehakküm hissi galebe çalıyor ve ilmin gelişmesine sahip çıkan olmuyor. "Medreseler, bu yüzden indirasa uğradı" der.18

Tefeyyüze mâni bir diğer husus medreselerde fenni ilimlerin yokluğudur. Bediüzzaman medreselere müsbet ilimler dediğimiz fen ilimlerinin (veya ulûm-u medeniyenin) konmasınıteklif etmektedir. Bunun eksikliği talebelerde taassuba sebep olmaktadır. Az ileride de temas edeceğimiz üzere Bediüzzaman medreselere fen ilimlerinin konulmasınıteklif ederken mekteplere de dini ilimlerin konulmasınıteklif eder. Fen ilimlerinin eksikliği medrese talebesini taassuba atmakta, dini ilimlerin eksikliği de mektep talebelerini şüpheye, hileye sevketmektedir.19

Mahrec meselesi:

Bu, medrese mezunlarının işsahasıdır. Bu eksiklik medreselere kaliteli, kabiliyetli talebelerin gitmesini engellemektedir. "Zekiler mektebe gitti, zenginler medresenin maişetine tenezzül etmedi"20 diyerek, mahreçeksikliğinin medreseler üzerinde hasıl ettiği menfi tesirlere dikkat çeker. Onun ideali olan ve kendi ifadeleriyle 55 yıl açılmasına gayret gösterdiği Medresetü'z-Zehra'nın taşımasıgereken şartlarınısayarken, onun müdavimlerinin yüksek tahsil yaptıran diğer müesseselerle müsavi tutulmaları, imtihanlarının da öbürlerinin imtihanıgibi aynıölçüde muteber kılınıp akim bırakılmamalarınıda kaydeder.21

Çocuklarınızıokutun:

Bediüzzaman, bir taraftan medreselerin ıslahı, sayıca artırılmasıiçin mücadele verirken, diğer taraftan da çocukların okutulmasına teşvikte bulunmuştur. O kadar ki, Cumhuriyetten sonra, okullardan din derslerinin tevhid-i tedrisat kanunuyla tamamen çıkarılmasısebebiyle, yurt sathında yaygın hale gelen ve kimlerin ne maksadla çıkardığınıbilmediğim "Bunlar gavur okuludur, çocuklarınızıburalarda okutmayın" sloganı, dindar çevrelerde müessir olduğu devrelerde bile Bediüzzaman "Bütün fenler, kendi lisan-ımahsuslarıyla mütemadiyen Allah'tan bahseder, siz muallimleri değil, onlarıdinleyin" diyerek okullardan geri kalmayıdeğil, bilakis çocukların okullara gönderilmesini tavsiye eder. Bediüzzaman'la ilgili hatıralarda, bu çeşit tavsiyelere sıkça rastlanır.22

İkinci düşman : Zaruret

Bediüzzaman, zaruret'le Müslümanların maddi ve teknik yönden maruz kaldıklan gerilikleri kasteder. Bunu bazan "fakr", bazen açlık manasına gelen "eu" bazan "ihtiyaç" vs. kelimeleriyle ifade eder. Bediüzzaman, İslâm âleminin sikleti altında kıvır kıvır kıvrandığı, her an omuzunda ağırlık ve zilletini hissettiği bu fakirlik, yani gerilik, yani ihtiyaçhalini olduğu gibi kabul ve itiraf eder. Ama, bunu bir kısım maddecilerin yaptığıgibi, insanlarımefluçhale getiren, yapabileceği şeye bile teşebbüsünden alıkoyan yeis ve atalet vesilesi yapmaz. Bilakis istikbalde, Müslümanların, tekrar terakki edip fen ve teknikte Batılılara yetişip, hattâonların önüne geçeceklerine dair kanaatine delil yapar.23 Batmm kalkınmasını, orada ortaya çıkan ihtiyaçve darhkla izah eder. Bu sadedde sıkça kullandığıbir vecizesi şudur: " ihtiyaçmedeniyetin üstadıdır."24 O, bu prensibin şahsi bir kanaati olmadığını, "Hikmeten (yani ilmen) sabit" olduğunu söyleyerek medeniyetlerin gelişmesinde, harp, kuraklık, zelzele, salgın gibi ciddi felaketlerin müsbet rol oynadığıhususunda sosyologların ileri sürdüğünazariyelere atıf yapar.25

Bediüzzaman, fakr ve ihtiyacın insanlarıgayrete sevkettiğini, böylece fıtratlarında mevcut olan meylü't-terakkinin kuvveden fiile geçtiğini, teşebbüs ve çalışma sonunda terakkinin geldiğini belirtir.

Bu bahsin ikna edici bir açıklığa kavuşmasında Bediüzzaman çeşitli tahlillere girer. "Çalışmayısevkeden âmiller nelerdir, bizde çalışma şevki niçin kırılmıştır, bu şevk nasıl uyandırılır, insanlardaki ukde-i hayatiye nasıl intibaha getirilir, takip edilen kalkınma modelinin yanlışlıkları nelerdir, nasıl bir model takip edilmelidir?" gibi meseleleri birer birer gündeme getirir, açıklamalar sunar.

Meselâ"Hayat bir faaliyet ve harekettir, şevk ise onun matiyyesi (yani bineği) dir"26 veya "sa'-yi insani'nin buharı"dır.27 diyerek, bütün faaliyet ve gayretin temelinde şevk yattığınısöyler. Geçmişte, zamanın şartlarınıyeterince göz önüne alamayan bir kısım yetersiz âlim ve vâizlerin, bazıdini metinlerin zahirlerine bağlıkalarak insanlarıyanlışbir tevekkül anlayışına iterek çalışma şevkini kırıp atalete attıklarınısöyler."28 Bu noktada İslâmın gerçek tevekkül anlayışınedir, onu belirtir. Çalışma şevkinin kişideki himmet (yani milletini düşünme) duygusu ile yakın alakasınıbelirtir. Dine hizmet gibi yüce maksatlar taşıyan insanın himmetinin de yücelerek, değerinin artacağına dikkat çeker: "Kimin himmeti milleti ise o tek başına küçük bir millettir" der29 Batılıların "Bizden hırsızladıkları" milliyetçilik duygusuyla terakki ettiğini30, Ermenilerin bu himmet yüceliği ile büyük fedakâr-lıklar izhar ettiklerini belirtir.31 Bediüzzaman'a göre Batıterakkisinin üssü'l-esasımilliyetçilik duygusudur.32 Bu duygunun bizde de uyandırılması lâzımdır. Ancak o, milliyetçilikten İslâmcılığıanlar. "Milliyet bir bedendir, Ruhu dindir." "Din milliyetin hayatıve ruhudur" der. 33Batının fen ve ilmini almamız gerektiğini, ama bunu yaparken kendi millîâdetlerimizden fedakârlık etmemenin şart olduğunu belirtir. Millîâdetlerin terkini o milletin ihtiyarlamasıkabul eder.34 Bu sebeple terakkide Japon Modeli'ni takip etmeyi uygun bulur ve,

"Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki, onlar, Avrupadan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâbihi'l-bekası(devamınısağlayacak) olan âdet-ımilliyeyi muhafaza ettiler" der.35

Maddi terakki için çalışmanın Müslümanlara dinîbir vecibe olduğunu söyler:

"Her bir mü'min, i'la'yıkelimetullahla mükelleftir, bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakki etmektir" der.36

Çalışmak, Cenab-ıHakkın tekvînî(tabiata hakim) şeriatındandır. Bu şeriatın emirlerine uymanın veya uymamanın mükâfat veya cezası dünyada peşindir. "Çalışmanın sevabıservettir, ataletin cezasısefalettir" der.37

Çalışma ve gayrete insanıziyade sevk eden şevkin kaynağıolan himmeti kıran düşmanlar üzerinde müstakil olarak durur ve bunları dağıtma çarelerini gösterir.38

Verimli bir çalışmanın olmasıiçin fıtrîmeyle uygun meslek tavsiye eder.39

Gayr-ımüslimin san'atından istifade edilebileceğini, kâfirin küfrünün veya fasıkın fıskının maharete ve sanata zarar getiremeyeceğini belirtir.40

Yerli olarak imal edilen malların kullanılmasınıtavsiye eder. Aynen Gandi'nin yaptığıgibi Batımamülatınıhayatıboyu boykot ederek " ...yanlız memleketimin maddi ve mânevîmahsulatınıgiyiyorum" der.41

Fakr bahsi ile ilgili olarak son bir nokta daha belirtelim: Bediüzzaman'a göre OsmanlıDevletindeki azınlıklar zenginleşirken Müslümanların fakirleşmesinin bir sebebi de meslek seçimi ile ilgilidir. "Biz gayr-ıtabii ve tembelliğe müsait ve gururu okşayan imaret (amirlik) maişetine el atıp belamızıbulduk" der. Maişet ve geçimin "tabii" ve "meşru" ve "hayattar" yollarının: "ziraat", "ticaret" ve "san'at" olduğunu belirtir. "Bence" der, "memuriyete ve imarete giren, yanlız hamiyet ve hizmet için girmelidir, yoksa maişet ve menfaat için girse bir nevi çingenelik eder."42

Üçüncüniesele : İhtilaf

Bediüzzaman'ın üzerine gittiği üçüncümesele, yani üçüncüdüşman ihtilaftır. Bunu bazen keşmekeş, bazan nifak, bazan husumet gib başka kelimelerle de ifade eder. Bunun zıddıittifaktır, bunu da vifak, tesanüt, teavün, ittihad, uhuvvet gibi benzer kelimelerle ifade eder.

Farklıbeyanlarına bakılınca "ihtilaf"la hem dar çerçevedeki Müslümanlar arasındaki ihtilafı, hem dini gruplar arasındaki ihtilafı kasdettiği, bunlardan her birine ehemmiyetleri nisbetinde temas ettiği, tekrar ettiği görülür. Israrla üzerinde durduğu ve telafisi için çareler teklif ettiği ihtilaflardan biri de feyiz kaynağıolan üçbüyük şubenin, medrese, mektep ve tekke arasındaki ihtilaftır.

Cemiyet seviyesindeki ihtilafların kendi nazarındaki ciddiyetlerini ifade edebilmek için matematikteki bir kaideye başvurur.

"Cemiyette vahid-i sahih olmazsa cem ve zam, kesir darbıgibi küçültür" der ve açıklar: "hesapta malumdur ki, darb ve cem (çarpma ve toplama) ziyadeleştirir: Dört kere dört onaltıeder. Fakat kesirlerde darb ve cem bilakis küçültür. Sülüsüsülüs ile (üçte biri üçte birle) darbetmek tüsü' (dokuzda bir) olur. Aynen onun gibi insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa ziyadeleşmekle küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur!"43

Cemiyetteki ihtilafın kendisine verdiği ızdırabıifadede Yavuz Sultan Selim'in şu beytinden istifade eder:

"İhtilafu tefrika endişesi,

Kûşe-i kabrimde hattâbîkarar eyler beni,

İttihatken savlet-i âdayıdef e çaremiz,

İttihat etmezse millet, dağdar eyler beni!"44

Bediüzzaman'a göre "hayat ittihattadır."45

Hayatıve devamıolan herşey, belli bir ittihadla vücut bulmaktadır. "İttifakta kuvvet var, ittihadda hayat var, uhuvvette saadet var" der.46 İslâm âlemi, aralarında tam bir birlik yapabilseler, hiçbir dünyevi gücün bunun önünde duramayacağınısöyler.

İttifakla hasıl olacak gücübelirtmek için, dört elif ayr ayrıolduklarıtakdirde dört kıymetinde olacaklarını, bir maksadla yan yana gelmeleri halinde bin yüz on bir kuvvetine ulaşacaklarını, keza dört tane dört ayrıayrıiken onaltıettikleri halde bir maksadla ittihad edip omuz omuza verince dört bin dört yüz kırk dört kuvvetine ulaşacakların söyler.47

İhtilafın sebepleri

Bediüzzaman, Müslümanlar arasındaki ihtilafların, iman zaafı, bencillik, en doğruyu (ehakkı) aramak gibi bir kısım eksikliklerden ve yanhşdavranışlardan ileri geldiğini belirtir. Ona göre, Müslümanlarıgeri bırakan altıhastalıktan dördüncüsü"ehl-i imanıbirbirine bağlayan nurani rabıtalan" bilmemektir .48

Öyleyse bu imânî, dinîbağlarıortaya çıkarıp harekete geçirmek gerekmektedir.

"İttifak hüdadadır, heva ve heveste değil" der. 49Böylece din dışı, beşerîformüllerle birlik sağlanamayacağınıbelirtir. Mesela birliğin sağlanmasında, korku ve baskının (cebr'in) hiçbir fayda sağlamayıp, bilakis aradaki nifak ve tefrikayıdaha da artıracağınısöyler.50

Tevhid'in çareleri

Bediüzzaman, bu maksatla pek çok çare zikreder, yollar gösterir, açıklamalar yapar. Biz mühim olan birkaçına dikkat çekeceğiz:

İmani Şuuı:

Kur'ân-ıKerim ihtilafa düşüldüğütakdirde Allah (cc) ve Resulü'nün (a.s.m.) hakemliğine başvurmayıemrettiği için (Nisa 59) mü'min, mü'min kaldıkça bu emri gözardıedemez.

Bediüzzaman, mü'minler arasında birliği gerektiren bağların Uhud Dağıazametinde ve Kâbe hürmetinde olduğunu, aralarında ihtilafa ve ayrılığa götüren sebeplerin çakıl taşıhükmünde olduğunu söyler ve dini değerleri düşünmeden mü'mine küsüp darılmanın çakıl taşlarınıUhud Dağından büyük, Kâbe'den daha hürmetli tutmak kadar bir divanelik olduğunu belirtir. 51

"Âlem-i İslâmdaki ihtilafı, tadil edecek çare nedir?" sorusuna Bediüzzaman şu cevabıverir "Evvela müttefekun aleyh olan (herkesin ittifakla kabul ettiği) makasıd-ıâliyyeye (yüce maksadlara) nazar etmektir. ÇünküAllah'ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'ânımız bir, zaruriyat-ı diniyyede umumumuz müttefik" der. 52

Eşitlik:

Bediüzzaman bilhassa millîbirliği sağlayacak hususlardan biri olan eşitliğe ehemmiyet verir. "ittihad-ımillet, ref'-i imtiyazdan başka ne ile olur?" der.53

Bunun kanun hâkimiyetini tam olarak sağlamakla gerçekleşeceğini söyler, aksi takdirde, her bir idarecinin müstakil bir müstebit olacağına, araya komiteciliğin girerek istibdadıartıracağına dikkat çeker.54

Sevad-ıa'zam'a uyma:

Bediüzzaman'a göre bir kısım meselelerde sevad-ıa'zama uymak ihtilafıkaldıracaktır. Ekseriyetten ayrılmak tehlikelidir.55

Maarif :

Bediüzzaman bugün Doğu bölgelerimizi kasıp kavuran anarşiyi bu asrın başlarında sezmiş, bunun maarif yoluyla önlenebileceğini söyleyerek, Doğunun ismen saydığıbelli başlımerkezlerinde medreseler açılarak devlet eliyle talebeler yetiştirilmesini teklif etmiştir. Gerekçeyi şöyle ortaya koyar:

"Bununla, maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teessüsten ittihad takarrur edecektir (birlik hasıl olacaktır). İhtilaf-ıdâhilinden dolayımahvolan kuvve-i cesimeyi (büyük kuvveti) hükümetin eline vermekle harice sarfettirmek için hakkıyla müstehakk-ıadalet ve kabil-i medeniyet olduklarıgibi cevher-i fıtriyetlerini gösterecekler".56

Bu cümleler, sanki günümüzün şartlarına parmak basıyor gibidir.

Ehakkıaramak:

Bilhassa mezhep ihtilaflarınıve dini gruplar arasındaki ihtilaflarıbertaraf edecek bir formül, budur. "Hakta ittifak ehakta ihtilaf olduğundan bazan hak, ehaktan ehaktır"57 der. Herkesin kendi mesleğini "hak" bilmeye, daha güzel bilmeye hakkıolduğunu, amma başkalarının mesleğini batıl ve çirkin bilmeye hakkıolmadığınısöyler. Kişinin sadece kendi mesleğine hak demesini zihniyet-i inhisar olarak tavsif eder, bunun bencillikten, "hubb-u nefs"ten geldiğini belirtir. Bu hastalığıtedavi maksadıyla "hakkın taaddüd edeceğine" misaller verir.58

Muhabbete muhabbet, adavete adavet:

İhtilafın giderilmesinde, mü'minlere karşımuhabbetin yaygınlaştırılmasını, husumetin yok edilmesini tavsiye eder. "Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok" der. 59, Kendisine hayatıboyu işkence yapıp ızdırap veren, karakol karakol, mahkeme mahkeme süründüren, hapislere attıran kimselerin hepsine hakkınıhelâl ettiğini ilân eder.60

İTTİFAK ETMESİGEREKENLER

Bediüzzaman ittifakısağlayacak formüllerden başka, ittifak etmeleri gerektiğine dikkat çektiği ve mesai sarfettiği bazımüesseseler de var. Onlarıda belirtmemiz gerekmektedir:

Üçbüyük şubenin ittifakı:

Bunlar, daha önce kaydettiğimiz üzere, mekteb, medrese ve tekkedir. "Medeniyette geri kalışımızın en büyük sebebinin, istibdaddan sonra, mürşid-i umumi üçbüyük şube olan ehl-i medrese, ehl-i mekteb ve ehl-i tekkenin tebayün-üefkârıve tehalüf-ümeşaribi" olduğunu söyler.61

Ona göre, "bu tebayün-üefkâr, ahlâk-ıİslâmiyenin esasınısarsmış, ittihad-ımilleti çatallaştırmıştır..." Bediüzzaman tahlilinin devamında medreselerin mektebleri tekfir ettiğini, onların da bunlarıtechil ettiğini söyler. İlmin halka mal edilebilmesi için halkın itimad ettiği ulema kanalıyla halka sunulmasıgerektiğini belirtir. 62Bunun için medreselerde fen ilimlerinin okutulmasının, mekteplerde de din ilimlerinin okutulmasının şart olduğunu söyler. Bu ilimlere müfredatında yer verecek olan Medresetü'z-Zehra'nın faydalarından birinin de üçşubeyi barıştırmak olacağını belirtir. 63

Burada kaydetmek isterim: Cumhuriyet,   döneminde bu üçşubeden ikisini yasaklamak suretiyle getirilen çözümün isabetliliği yeni nesilde ortaya çıkan anarşi sebebiyle münakaşaya açıktır.

Dini cemaatlerin ittifakı:

Bediüzzaman bu meselede de kanaatimizce bugün dahi muteber çözümler teklif etmiştir. Herşeyden önce o farklıcemaatlerin varlığını gerekli ve faydalıgörür. Cemaatlerin gayede bir olmalarınıarar. Elbette bu gaye müsbet ve yapıcıolacak. Dine, millete hizmet etmek olacak. Bu varsa, metodda ve meşrebde birlik aranmaz. Böylesi birliğin fayda değil, zarar getireceğini, insanları"nemelazım başkasıdüşünsün" demeye iteceğini söyler.64 Şöyle der:

"Muhabbet-i din saikasıyla (din sevgisinin sevkiyle) teşekkül eden cemaatlerin, iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz.

"Birinci şart: Hürriyet-i şer'iyeyi ve asayişi muhafaza etmek.

"İkinci şart: Muhabbet üzerine hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışmamak."65

Bediüzzaman, görüldüğüüzere, ihtilalci cemiyetlere karşıdır.

Adem-i merkeziyet'e hayır

Bediüzzaman, Prens Sabahattin'in ortaya attığıadem-i merkeziyet ve tevsi-i mez'uniyet fikrini beğenir. Fakat taraftar olmaz. Çünkü milletin fertleri arasında Osmanlılığısağlayan bağlar kuvvetlendirilip, millîsevgi sağlanmadan buna gidilmesi onüçasır önce ölmüşolan ırkçılığıihya edip fitneyi uyandıracak ve memleket beylikler devrine dönecektir. Bu düşünce, onun millîbirliğe verdiği ehemmiyeti gösterir. Bu meselelerin yeniden gündeme geldiği Türkiye'de Bediüzzaman'ın bu mülâhazalarıda gözden uzak tutulmamalıdır.

Harici düşman

Bediüzzaman, ısrarla en büyük ve hakiki düşman olarak cehalet, zaruret ve ihtilaftan söz edince ister istemez "harici düşman hakkında ne diyor?" sorusu akla gelmektedir. Zaten çoğu kere aynıbahislerin devamında o, bu meseleye temas eder. Onlara maddi silâhla savaşılacak düşman olarak bakmaz. Hattâonlara dost nazarıyla bakmak gerektiğini söyler ve buna birkaçsebep gösterir:

1. Onlar bizim uyanmamıza vesiledir.

2. Onlardan fen alacağız.

3. Onları, İslâmın sulh dini olduğunda ikna etmemiz gerekmektedir.

4. Onlar komşularımızdır, komşuluk dostluğu gerektirir.

Bir ifadesi şöyle:

"Ecnebilere düşman nazarıyla değil, belki saadetimize ve İ'la-yı Kelimetullaha bu zamanda vasıta olan terakki ve medeniyete bizi teşvik ve icbar ettiklerinden dost ve hâdim nazarıyla bakacağız.."67

Bediüzzaman, Avrupanın İslâm hakkındaki yanlışkanaatlerini silme meselesine daha bir ağırlık verir ve

"Avrupa bizdeki cehalet ve taassub müsaadesiyle, şeriatıhâşâve kellâistibdada müsait zannettiklerinden nihayet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zanlarınıtekzip etmek için meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım" der.68

Bu mevzuda ısrarla tekrar ettiği bir husus, gayr-i müslimlerin medeni olduklarıve medenilere karşıcihadın silâhla değil, ikna ile olacağıdır. İttihad-ıMuhammedi cemiyeti hakkında bilgi verirken der ki:

"Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise cehalet ve zaruret ve nifaktır. Gayr-ımüslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız bu üç sıfata hücumdur. Gayr-i müslimlere karşıhareketimiz iknadır. Zira onlarımedeni biliriz. İslâmiyeti (onlara) mahbub ve ulvi göstermektedir" 69

Medenilere karşısilâh :

Harici düşmanlara karşıtakib edilecek temel politika ikna olunca, "silâh" anlayışının da değişeceği tabiidir. Nitekim onlara karşı silâhımızın şeriatın kat'i bürhanlarıolduğunu sıkça tekrar etmiştir.70 "Ermenileri nasıl mağlub edeceğiz?" sorusuna cevabıonun "silâh" anlayışına ışık tutar: "Onlar sizi mağlup ettiği silâh ile, yani akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakki ile, temayül-üadalet ile mağlub edebilirsiniz."71 Bir başka beyanında: "İstikbalde silah kılınçyerine hakiki medeniyet ve maddi terakki ve hak ve hakkaniyetin mânevi kılıçlarıdüşmanlarımağlup edip dağıtacak" der.72

Bir başka tavsiyesinde silâh olarak İslâmıfiilen yaşamayızikreder.73 Biz İslâmı ef'alimizle gösterecek olsak yeryüzünde birçok kıtaların kendiliğinden İslâma dahil olacağınısöyler.74

Geleceğin en güçlüsilâhının belağat ve cezalet olduğunu belir-ten75 Bediüzzaman, artık, şecaat-ıfıtriyenin de devrinin geçtiğini, bunun yerini şecaat-ıfenniyyenin aldığınısöyler.76 Ve yeni nesillere:

"Kılınçlarınızıfen ve san'at ve tesanüd-ühikmet-i Kur'âniye cevherinden yapmalısınız!" 77der.

Artık, cihad da cephelerden ziyade, fen ve san'at ve tesanüd-ühikmet-i Kur'âniyeyi elde etme yolu olan nefis dairesinde olmalıdır. "Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asğarında cihad-ıekberle mükelleftir" der. 78

Sonuç: İstikbal ümidi:

Bediüzzaman demek, mücessem ümit demektir. Eserleri üçbeşana maddeye icra edilerek özetlense, bunlardan biri mutlaka istikbal ümidi olacaktır. Bu sebeple, tebliğimizi ümitle kapatmak isteriz. O, islâm âleminin şu ana kadar tahlil ettiğimiz her üçdüşmanıda yenip, gelecekte maddi cihette de insanlığa önderlik edip, sulh-u umumi getireceğine inanmaktadır. "Akıl ve ilim fen hükmettiği istikbalde elbette, burhan-ıakliye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek" der.79 "İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur'âniye ve imaniye olacaktır" der.80

"Bilâ-perva olarak ilân ederim... İtikat ve yakinimdir. Hak neşv ünemâbulacaktır. Hem de itikadımdır ki, istikbale hüküm sürecek ve her kıtasında hâkim-i mutlak olacak yalnız hakikat-ıİslâmiyedir" der.81

"Yakinim var ki, istikbal semavatıve zemini Asya,

Bahem olur teslim yed-i beyza-yıİslâma!" 82der.

"İ'lay-ıKelimetullahın bayrağıolan hilâl-yıldız bayrağıteâli edecek, eski şevketini bulacak inşaallah" der. 83.

1. 1940 yılında Konya'da doğdu. İlk öğrenimini memleketinde tamamladı. Konya Erkek Lisesi (1958) mezunu. Kayseri (1962-64) ve Akşehir'de (1966-67) orta dereceli okullarda öğretmenlik yaptıktan sonra, Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi'nde 1972'de başladığıöğretim üyeliği görevini aynıüniversiteye bağlıolarak kurulan İlahiyat Fakültesi'nde sürdürdü. Makalelerini fakülte dergileri yanısıra Diyanet, Hakses, İslâm, İslâm Medeniyeti, Zafer, Sur, İcmal, Kadın ve Aile, Altınoluk, Okul gibi dergilerde yayımladı. Resulullah'a Göre Okul ve Ailede Çocuk Terbiyesi adlı eseriyle 1979'da Türkiye Milli Kültür VakfıÖdülü'nüaldı.

Eserleri: Tarihçi Açısından Din (Arnold Toynbee'den çeviri, 1978), Seminer ve Tez Rehberi (1979), Resulullah'a Göre Okul ve Ailede Çocuk Terbiyesi (1988), Atatürk Üniversitesi Lojmanlarıve Taklitçiliğimizin Muhasebesi (1979), İslamda Çocuk Hakları(1980), İslamda Temel Eğitim Esasları(1980), Sulh Çizgisi (1980), TebliğTerbiye ve Siyasi Taktik Açısından Hicret (1981), Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye (1980), Yeni Usul-i Hadis (Zafer Ahmed el-Osmani'den çeviri (1982), Kur'an ve Hadise Göre Fitne ve Anarşi (1981), Kur'an'da Çocuk (1984), Peygamberimizin Hadisleriyle Medeniyet Kültür ve Teknik (1984), Ahkâmu's-Siğâr (Üstruşeni'den çeviri, 1984), Peygamberimizin Okuma-Yazma Seferberliği ve Öğretim Siyaseti (1985), İslâm'da Zaman Tanzimi (1985), 88), İslamda Çevre Sağlığı, Kütüb-i Sitte MuhtasarıŞerhi 1-15 (1988).

2. Bediüzzaman Said Nursî. Âsâr-ıBediiyye, (Osmanlıca olarak neşredilen risaleleri cemeden bir eserdir) s. 669.

3.   Âsâr-ıBediiyye, s. 372-378.

4.   Bediüzzaman Said Nursî. Divân-ıHarb-i Örfî, İstanbul, 1990. s. 28-29.

5.   Bak. Âsâr-ıBediiyye, s. 385; Mesnevî-i Nûriye, İstanbul, 1958. s.217.

6.   Weber Max, Ethique Protestante et L'esprit du Captilazim, (Fransızcaya çeviren Jacques Chavy) Plon, Paris, 1987, p, 81. (Eserin Türkçesi: Protestan AhlâkıKapitalizmin Ruhu'dur)

7.   Divân-ıHarb-i Örfî, s. 57. (Bu ibare Mart 1909 tarihli 70 numaralıDinîCeride'de çıkan yazısından alınmadır.)

8.   A.g.e. s. 15.

9.   Âsâr-ıBediiyye, s. 375.

10.   Bediüzzaman Said Nursî. Münazarat, İstanbul, 1991, s.69.

11.   Âsâr-ıBediiyye, s. 381.

12.   Divân-ıHarb-i Örfî, s. 28.

13.   Bediüzzaman Said Nursî. Sözler, İstanbul, 1985, s. 264.

14.   Münazarat, s. 134.

15.   Sözler, s. 264.

16.   Münazarat, s. 128.

17.   Muhakemat, İstanbul, 1977. s. 47.

18.   A.g.e., s.47.

19.   Münazarat, s. 127.

20.   A.g.e., s.134.

21.   A.g.e., s. 128.

22.   Şahiner, Necmeddin. Son Şahitler. İstanbul:1988. 4:372; Çeleğen, Nuriye. Bediüzzaman'ıGören Hanımlar, İstanbul:1987. s.11.

23.   Âsâr-ıBediiyye, s. 349; D.H.Ö. s. 69.

24.   Sünuhat, Ankara, 1976. s. 55. (Bediüzzaman'ın bu görüşü, "Muvaffak olma ihtiyacışahsiyetin bir parçasıdır" tezinden hareketle, ders kitaplarında yer alan hikâye, destan ve masal gibi edebi nev'den parçalarla gençnesle telkin edilmişolan muvaffak olma ihtiyacıbir müddet sonra o milleti iktisadîhayatında gözle görülür bir terakkinin meydana geleceğini bir kısım araştırmalarla ispatlayan Amerikan sosyologu Mc Clelland'ı hatırlatır. Ancak hikâye ve masalla sun'i olarak aşılanan muvaffak olma ihtiyacıile imanın bir emri, dinin bir gereği olarak vicdanın derinliklerinden gelecek olan bir terakki ihtiyacının farkıaçıktır. Mc. Clelland'ın nazariyesi hakkında biraz daha genişbilgi ve kaynak için Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, s. 117 ve Hz. Peygamberin Hadislerinde Medeniyet, Kültür ve Teknik, s. 54-55 adlıkitaplarımız görülebilir.)

25.   Bu hususta genişbilgi Arnold Toynbee'nin L'Historie adlıeserinde vardır. (Fransızcaya çeviren Elizabeth Julia Gallimard, Paris, 1951) s. 104-157 vd.

26.   Bediüzzaman Said Nursî. Münazarat, s. 136.

27.   A.g.e. s. 30.

28.   A.g.e., s. 78.

29.   Bediüzzaman Said Nursî. Hutbe-i Şâmiye, İstanbul, 1990. s. 56.

30.   Hutbe-i Şâmiye, s. 58-59; Münazarat, s. 100-101.

31.   Münazarat, s. 98.

32.   A.g.e. s. 100.

33.   Hutbe-i Şâmiye, s. 64.

34.   Âsâr-ıBediiyye, s. 359.

35.   Âsâr-ıBediiyye, s. 350.

36.   Bediüzzaman Said Nursî. Muhakemat, s. 37.

37.   Hutbe-i Şâmiye, s.129; Sözler, s. 726.

38.   Münazarat, s. 136-139

39.   Muhakemat, s.46.

40.   Âsâr-ıBediiyye,, s. 396.

41.   Divân-ıHarb-i Örfî, s.15-16 (Dipnot)

42.   Münazarat, s. 77-79.

43.   Hutbe-i Şâmiye, s.124.

44.   Divân-ıHarb-i Örfî, s. 21-22.

45.   Âsâr-ıBediiyye, s. 356.

46.   Muhakemat, s. 42.

47.   Bediüzzaman Said Nursî. Lem'alar, s. 150-151.

48.   Hutbe-i Şâmiye, s. 20.

49.   Hutbe-i Şâmiye, s. 89; Divân-ıHarb-i Örfî, s. 58.

50.   Divân-ıHarb-i Örfî, s.52.

51.   Bediüzzaman Said Nursî. Mektubat, s. 287.

52.   Bediüzzaman Said Nursî. Tulûât, s. 84 (Sünûhat'la birlikte basılmıştır)

53.   Divân-ıHarb-i Örfî, s. 41.

54.   Divân-ıHarb-i Örfî, 41.

55.   Hutbe-i Şâmiye,124.

56.   Şahiner, Necmeddin. Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, İstanbul:1974. s., 64; Âsâr-ıBediiyye, s. 267.

57.   Hutbe-i Şâmiye, s. 124-125.

58.   Bediüzzaman Said Nursî. Sözler, s. 719.

59.   Divân-ıHarb-i Örfî, s. 57.

60.   Bediüzzaman Said Nursî. Tarihçe-i Hayat. İstanbul:1976, s. 604.

61.   Divân-ıHarb-i Örfî, s. 80,; Âsâr-ıBediiyye, s.355.

62.   Divân-ıHarb-i Örfî, s. 28.

63.   Münazarat, s. 132.

64.   Hutbe-i Şâmiye, s. 99; Âsâr-ıBediiyye, s.391.

65.   Hutbe-i Şâmiye, s. 98; Âsâr-ıBediiyye, s. 390.

66.   Âsâr-ıBediiyye, s.357.

67.   Âsâr-ıBediiyye, s.389.

68.   Divân-ıHarb-i Örfî, s. 16.

69.   Âsâr-ıBediiyye, s.379.

70.   Divân-ıHarb-i Örfî, s.57; Hutbe-i Şâmiye, s.88; Âsâr-ıBediiyye, s.375.

71.   Münazarat, s. 68.

72.   Hutbe-i Şâmiye, s.35.

73.   A.g.e., s.96.

74.   A.g.e., s. 24.

75.   Sözler, s.264.

76.   Divân-ıHarb-i Örfî, s.28.

77.   A.g.e., s.54.

78.   Münazarat, s. 68.

79.   Hutbe-i Şâmiye, s. 27.

80.   A.g.e., s. 21.

81.   Muhakemat, s.7.

82.   Sözler, s. 694; Bediüzzaman Said Nursî. Şuâlar, s. 502.

83.   Âsâr-ıBediiyye, s.679.

Makale Yazarı: 
Prof. Dr. İBRAHİM CANAN (Atatürk Üniversitesi)