Bediüzzaman, geçmişin medresesini günümüz anlayışına göre ıslâh edip bunu fen ilimleriyle barıştırmışve ikisini bir arada başarıyla sunarak, değişik eğitim sistemleriyle bunalmışinsanlığa yep yeni bir eğitim modeli sunmuştur.
Toplumların bütün gayret ve faaliyeti, maksat ve gayesi, ferdin ve dolayısıyla bütün bir cemiyetin refah ve huzurunu temindir. Bunun sağlanmasıda, hem ferdin arzu ve isteklerinin iyi bilinmesine ve hem de fertleri birbirlerine bağlayan rabıtaların tesbitine ve tesisine tabidir. Bunları sağlayacak olan da eğitimdir. Şahsı, hem maddi ve hem de mânevi yönüyle ele alamayan eğitim nakıstır, eksiktir, onun biyolojik yapısına uygun değildir, aile ve toplum saadet ve muhabbetini, şefkat ve merhametini teminden uzaktır.
İnsanın ortaya çıkışını, bilhassa evrimci ve tamamen maddi bir nazarla değerlendiren, onun arzu ve isteklerini, yaratılışgayesine uygun hissiyatının ve beklentilerinin yeterince dikkate alınmadığıgünümüz Batıeğitim sisteminin neticesi olan hâl-i âlem buna en güzel şahittir.
Evrimci Batıfelsefesine göre insan, konuşan bir hayvandır. Bu insan, alt seviyedeki birtakım canlıların zaman içinde tesadüfen hasıl olan değişiklikleriyle maymun seviyesine yükselmiş, en son olarak da tüylüpostunu bırakarak mağaradan çıkmıştır.
Biyolojik olarak da, belirli şekil ve yapıda, belli sayıda hücrelerden hasıl olmuştüysüz bir hayvandır.
Böyle bir insanın bütün gayesi ise, sahip olduğu sınırlıbir dünya hayatında, şahsi ihtiyaçlarınıtemin ederek en iyi şekilde yaşamaktır. Ona verilmeye çalışılan eğitimin gayesi de tamamen bunu sağlamaya yöneliktir.
İnsan, hem geçmişve hem de gelecekle alakadardır
Risale-i Nur ise, Kur'ân'dan ilhamen, insanın eşref-i mahlukat olarak (mahlukatın en üstünü) ve kasdîbir irade ile en mükemmel şekilde yaratıldığını, maddi ve mânevîpek çok duygularla bezetildiğine dikkat çeker. Ona çok genişve umumi bir istidat ve kabiliyet verildiğini, onda nihayetsiz arzuların bulunduğunu hesaba katar. Hepsinden önemlisi, kâinatın sahibi bulunan Allah'a muhatap olma keyfiyetini gözönünde bulundurur. Maddi ve mânevîcihetiyle onu bir bütün olarak değerlendirir ve şöyle bir yaklaşımda bulunur:
"İnsan zaiftir, belalarıçok... Fakirdir, ihtiyacıpek ziyade... Acizdir, hayat yüküpek ağır... Eğer, Kadir-i Zülcelal'e (Cenab-ıHakka) dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanıdâim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler (sıkıntıve zahmetler), elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoşveya canavar eder".2
Risale-i Nur insanın, nihayetsiz arzuya sahip olduğuna da dikkat çeker:
"İnsan, kâinatın ekser envaına (nevilerine) muhtaçve alakadardır. İhtiyacıâlemin her tarafına dağılmış, arzularıebede kadar uzanmış...Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharıda ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedîCenneti de arzu eder"3
Böyle ruhîyapıya sahip bir insan, hem geçmiş, hem de gelecekle alakadar olacaktır. Nitekim Bediüzzaman bunu şu şekilde ifade eder:
"Geçmişzamanın elemleri ve gelecek zamanın korkularıherbir lezzetin dahi elem-i zevali (lezzetin gitmesiyle bıraktığıelem) onun zevklerini bozuyor."4
İnsanın bütün maksadıdünya hayatıolmamalı
Risale-i Nurda, bu kadar ince duygu ve düşüncelerle bezetilen, maddi ve mânevîen güzel şekilde yaratılan insanın, sadece dünya hayatınıesas maksat yapmasıhalinde Allah'a muhatap olamayacağına dikkat çekilir:
"Ahsen-i takvim suretinde (en güzel şekilde) yaratılan insan, hayat-ıdünyeviyeye hasr-ıfikr etse (bütün hissiyatiyle dünyaya yönelse), yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağıdüşer."5
Peki, insanın makamınıyükselten, onu lâyık olduğu mevkiye çıkaran ne olacaktır? Bunun cevabı, insanınıdünyaya bakıştarzında, bu âlemin fâni ve geçici oluşunu idrakte aranmalıdır. Bediüzzaman'ın ifadesiyle;
"Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine fedâet (Hayatını, seni yaratan Cenab-ıHakkın rızasıyolunda sarfet). Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın (Karşılığında Cennet verilecektir).6
İnsanın değeri, Allah'a muhatap olduğu nisbette yükselir
İnsanı, maymunun tesadüfi değişmesiyle hasıl olmuşbir hayvan olarak telakki eden Batıfelsefesi, bekaya müştak, maddi-mânevî elemlerle âlûde insan ruhuna hangi kemalâtıverecek, onu ne gibi güzelliklerle bezetecektir? Şimdiye kadar taraftarlarına, sıkıntı, ızdırap ve rezilliklerle beraber canavarlaşmışbir halet-i ruhiyeden başka ne vermiştir ki, bundan sonra ne beklenecek?
Ama, Kur'ân'dan ders alan Bediüzzaman, Risale-i Nurlarla Kur'ân yolunu göstererek şöyle sesleniyor:
"Sen, çendan (gerçi) nefsin ve suretin itibariyle hiçhükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belağatlıbir lisan-ınâtıkı(Bütün varlıkların namına, Allah'a muhatap olarak en güzel ve beliğşekilde konuşan bir dili) ve şu kitab-ıâlemin (kitap şeklinde halkedilmişbu âlemin) hayretli bir nâzırıve şu ibadet eden masnuatın (san'atkârane yapılmış varlıkların) hürmetli bir ustabaşısıhükmündesin...
"Netice-i kelâm, sen eğer nefis ve şeytanıdinlersen, esfel-i safiline (Cehennemin en aşağıtabakası) düşersin. Eğer Hak ve Kur'ân'ı dinlersen, âlâ-yıİlliyine (Cennetin en yüksek tabakası) çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun."7
Ve Bediüzzaman devam ediyor:
"Aklıbaşında olan insan, ne dünya umurundan (işlerinden) kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sende yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağıkulakların üstünde tulûetmiştir. Başının yarısından fazlasıbeyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye (yerleşmeye) niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâza (Bununla beraber) ebedîömrün önündedir. O ömr-übakide (ebedîhayatta) göreceğin rahat ve lezzet, ancak fâni ömürde sa'y (gayret) ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bakiden hiçhaberin yok. Ölüm sekerâtıuyandırmadan evvel uyan!"8
Şimdi bu dersi alan ve hayatını, ideallerini ve gayesini bu ölçülere göre tanzim eden bir fert, insaniyetin efendisi, âlemin reisi, kâinatın en güzel meyvesi ve Cenab-ıHakkın en nazdar ve nazenin bir kulu olmaya layık değil midir? Ve bu şekilde ahlâka sahip fertlere insanlık ne kadar muhtaçtır?
İnsana verilecek eğitimde onun bütün arzularıdikkate alınmalıdır
İşte bir eserin insanın şahsîhayatında tesirli olabilmesi için, onun istek ve arzularınıbir hat altına alarak müsbet bir yöne kanalize edebilmesi, evvel emirde, bu insanın aklına, kalbine, his ve ruh âle-mine hitap etmesi ile mümkündür.
Bilhassa, orta ve yüksek öğretim gençliğinin kalb ve ruhlarına ait arzu ve isteklerin göz ardıedilmemesi gerekir. Şimdiye kadar bunu dikkate almadık. Dolayısiyle orta veya lise talebelerinin okullarınıbitirince, kitaplarınıbahçede yakarak etrafında dans etmeleri, sıkça şahit olunan hâdiselerden biri haline geldi.
Pek çok yüksek öğretim kurumunda, ne sınıfta kalma korkusu, ne de istikballerini kazanma endişesi, onlara ders kitaplarınıhakkıyla okuma şevk ve gayretini vermiyor. Bazıderslerin bir kaçgecede halledilmeye çalışılmasıve hele mezuniyetten sonra kitapların kütüphane raflarında tozlanması, bunun bariz göstergeleridir.
Yüksek okullardan sadece maddi bilgilerle mezun ettiklerimizin halet-i ruhiyesi ise, ibretle incelenmeye değer. Genelde hangi meslek erbabımızıdinleseniz, hemen hepsinde en refah bir şekilde yaşama arzusunu işitir, kısa zamanda ne pahasına olursa olsun, köşeyi dönme hesaplarının yapıldığına şahit olursunuz.
Ne fertler ve ne de millet ve memleket için bunların pek çoğundan, ferâgat, fedakârlık, hamiyet gibi hamasîduygu ve gayretleri bekleyemezsiniz. İstemeye de hakkımız yoktur. Çünkübiz onlara bu mânâda bir eğitim vermedik ki. Sadece, nasıl kazanacaklarınıöğretmeye çalıştık. Kalb ve ruhlarının arzu ve isteklerini ihmal ettik.
İşin dahasıda var. Yüksek okullardan mezun ettiğimiz bazımühendislerden ve çeşitli meslek erbabından, sanayi kuruluşlarıile iş yerlerini korumak, mal ve can emniyetini sağlamak da zaruret halini almıştır. Beğenmesek de, bizim yetiştirdiklerimiz bunlardır.
Şimdi aynıperspektifle, Risale-i Nur'dan istifade edenlere bakacağız. Ondan feyz alan, onun tavsiyelerini dinleyen, kalb ve ruhunu onun çeşmesinden sulayanlarıtemaşa edeceğiz.
Okuma ve yazmada yediden yetmişe gönüllüler ordusu
1930'lu yıllar, her türlüdini eserin okunup yazılmasının, dağıtılmasının ve hattâbulundurulmasının yasak olduğu yıllardır. "Din öldürülecektir" emrinin verildiği yıllardır. İşte o yıllarda, Doğudan sürgün edilmişihtiyar bir zat, Bediüzzaman:
"Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdasıvar, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmibeşmilyon Türk cemiyetinin imanınamına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem, orasıda bana zindan olur. Milletimizin imanınıselamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünküvücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur"9
deyip, Kur'ân hakikatlerini te'life başlıyor. Isparta'nın Barla nahiyesinde dikte ettirilen 20-30 sayfalık âhiret ve imana ait bir risale, gizlice Sav köyüne ulaştırılıyor. Burada, eli kalem tutan kadın, erkek, çocuk herkes, bu fedakâr âlimin imdadına koşuyor. Bin kalem, bu risaleleri mum ışığında, perde veya kilimle kapatılmışduvar içinde ve yüklüklerde yazıyor. Zira, jandarma ve emniyetin mes'eleye muttali olmasıhalinde gidilecek yer hapishanedir.
Biz, ne taltif ve ne de not korkusuyla bile, pek çok maddi kolaylıklar sağlamamıza rağmen kitap okutamazken, yediden yetmişe bu insanlarıokuma ve yazmaya sevk eden âmil nedir? Hem de devletin baskısıve hapis tehdidine rağmen.
Elbette yakın gelecekte bütün dünya sosyolog ve eğitimcileri bunun üzerinde önemle duracaklardır. Bunu onlara havale ederek, günümüze nazar edelim.
Halk üniversités!
Bediüzzaman, hangi yaşve tahsil seviyesinde olursa olsun, bütün insanların diz dize oturup birarada ve beraberce istifade edebileceği eserler te'lif etmiştir. Bu eserleri tahsil için ne mekân, ne zaman ve ne de maddi imkâna gerek yoktur. Her zaman ve mekânda bunlardan faydalanmak mümkündür. Dolayısıyla Bediüzzaman'ın eserleri, girdiği her yeri aydınlatmış, hapishaneleri birer Medrese-i Yusufiyeye, mektepleri birer tefekkürhaneye, fabrikalarıbirer ibrethaneye ve haneleri saadet saraylarına çevirmiştir. Bediüzzaman eski medreselerin beş-on senede verdiği eğitimi, Nur medreselerinin beş-on haftada temin edebileceğini belirtir."10
Hemen her akşam, bütün beldelerde, değişik meslekte, farklıyaşta ve farklıtahsil seviyesinde yüzlerce, hattâbüyük vilayetlerde belki binlerce insan, üçer-beşer kişilik gruplar halinde bir araya gelerek gürül gürül Risale-i Nurlarıokuyor. Âdeta halka açık bir üniversite. Yediden yetmişe herkesin severek ve isteyerek katıldığıve okuduğu bir üniversite.
Risale-i Nur'un bu şekilde bir halk mektebi haline gelmesindeki hususlardan bazılarışunlar olabilir:
1. insanı Allah'a muhatap edecek bir maksat ve gaye gütmesi,
2. İnsanı, maddi ve mânevîyönüyle birlikte ele alarak, hem dünya ve hem âhiret saadetini netice verecek ölçüleri zikretmesi,
3. Ye's ve ümitsizliği değil, dünya ve âhiret için devamlıçalışma aşk ve şevkini verebilmesi,
4. İnsanıçevreleyen kâinattaki bütün varlıkların bir gaye için, ince ve hassas mizanlar, dakik ölçülerle hikmet ve san'atlıyaratılışlarına dikkati çekerek, alışılagelmişnazarlardaki ülfet perdesini yırtması,
5. En şümullüİslâmîhakikatleri dahi, temsil usülüyle akıllara yaklaştırarak muhatabın zihnini yormadan verebilmesi,
6. Müellifin Hak ve hakikati tebliğde, başkasınıdeğil, doğrudan kendi nefsini muhatap alması, yani ifadedeki harbiliğin bulunması.
7. Kur'ânîhakikatlere iyi bir ayna olmasıdır.
Risale-i Nurlarıokuyan şahıslarıdinlediğiniz zaman, her birisinin kendi kabiliyeti ve kapasitesi nisbetinde faydalandığını, imanlarının inkişaf ettiğini, fertlere ve cemiyete karşışefkat ve muhabbet hislerinin geliştiğini, memleket ve millete olan bağlılığının arttığını, fedakârlık duygularının ön plâna geçtiğini görüyorsunuz. İşte bunun sırrıRisale-i Nur'un eğitim metodunda gizlidir. Çünkübu eserler insanın sadece aklına hitap etmekle kalmaz, diğer duygularınıda göz önüne alır. Bediüzzaman bununla alakalıolarak şu değerlendirmeyi yapar:
"Risale-i Nurun gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir."11
Bir başka ifadesinde de şunu belirtir:
"...gördüm ki, içinde hem küllîzikir, hem genişfikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli imani ders, hem gafletsiz huzur, hem kudsi hikmet, hem yüksek bir ibadet-i tefekküriye gibi nurlar var."12
Fedakârlık ölçüsü
Risale-i Nurlarda, memleket ve millet için yapılabilecek fedakâr-lığın ölçüsüise şöyle özetlenir:
"Bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir milletttir...Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil."13
İşte bizim verdiğimiz eğitimle Risale-i Nur'un verdiği eğitimin farkı. O, sadece nefsini düşünen birisini, insan sıfatına layık görmüyor.
Risale-i Nur, hapishaneleri birer ıslahhaneye çevirmiştir
Bediüzzaman, insanlık tarihi hadiselerini bir sosyolog gibi tahlil eder ve onlardan eğitim noktasında önemli dersler çıkarır:
"Ben Rusya'da esir iken, en evvel bolşevizm fırtınasıhapishanelerden başladığıgibi, Fransız İhtilal-i Kebiri (Büyük Fransız İhtilali) dahi en evvel hapishanelerden ve tarihlerde ‘serseri' namiyle yâdedilen mahpuslardan çıkmasına binâen, biz Nur Şakirtleri, hem Eskişehir, hem Denizli, hem burada (Afyon'da) mümkün oldukça mahpusların ıslâhına çalıştık. Eskişehir ve Denizli'de tam faidesi görüldü."14
Bugün hapishanedekilerin her zamankinden daha fazla Risale-i Nur'a ihtiyaçlarının olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
Din eğitiminin ihmal edilmesi anarşiyi netice vermiştir
Bediüzzaman, gençlerin dinîeğitimlerinin ihmal edilmesinin, istikbalde telafisi imkânsız zararlar vereceğini, memleket ve milletin başına anarşistlerin musallat olacağını, o zamanın yetkililerine müteaddit defalar söylemişve bunu bir mahkemede şu şekilde dile getirmiştir:
"Efendiler, siz ne için bizimle ve Risale-i Nur'la uğraşıyorsunuz? Kat'iyyen size haber veriyorum ki: Ben ve Risale-i Nur, sizinle değil mübareze, belki sizi düşünmek dahi vazifemiz haricindedir. Çünkü, Risale-i Nur ve hakiki şakirtleri, elli sene sonra gelen nesl-i âtiye gayet büyük bir hizmet ve onlarıbyük bir vartadan ve millet ve vatanıbüyük bir tehlikeden kurtarmaya çalışıyor. Farz-ımuhal olarak, o saadet ve selamet hizmeti bir mübareze olsa da, kabirde toprak olmaya yüz tutanlarıalâkadar etmemek gerektir.
"Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur'ân'ın hizmetinde emsâlsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mazisini dehşetli lekedâr, belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikatıverip o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden, bu zamanın insanlarınıdeğil, o zamanın insanlarınıdüşünüyoruz...
"Çünkübir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir müslim, dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez...
"Madem hakikat budur, adliyenin, değil beni ve onlarıitham etmek, belki, Risale-i Nuru ve şakirtlerini himaye etmek en birinci vazifeleridir. Çünkü, onlar bu millet ve vatanın en büyük bir hukukunu muhafaza ettiklerinden, onların karşısında, bu millet ve vatanın hakiki düşmanlarıRisale-i Nura hücum edip, adliyeyi şaşırtıp, dehşetli bir haksızlığa ve adaletsizliğe sevkediyorlar."15
Bizim yaşta olanlar iyi bilirler. Bizler, Bediüzzaman ve Risale-i Nur aleyhtarlığıninnileriyle, bunların vatan ve millete verdiği ve vereceği zarar ve düşmanlığın telkiniyle büyüdük. Ama yakından tetkik edince anladık ki, hakikat hiçde öyle değildir.
Peki eserlerinde ne demişbu zat?
Vatan ve milletin muhafazası, hukukumuzun müdafaası, insanların dünya ve âhiret saadet ve mutluluğu için bilhassa gençlerin imanına sahip çıkılmasınıistemiş. Bir Müslümanın, İslam dininden çıkarsa, hem kendine, hem ailesine ve hem de topluma zararlıbir uzuv haline geleceğine, bunların anarşist olacağına işaret etmiş.
Netice de böyle olmadımı? Yanlışeğitim, Bediüzzaman'ıhaklıçıkarmıştır.
Risale-i Nur'un kalb ve gönüllerde yaptığıinkılabın canlıbir misali
Şimdi sizlere, bir süre önce Güneydoğu'dan bir Risale-i Nur talebesinin gönderdiği mektubu, beldenin ismini vermeden aynen okumak istiyorum.
"Aziz muhterem, hizmet-i Kur'âniyede sebatkâr ve dirayetli ağabeylerim,
"Evvelâ, şuhûr-u selâsenizi (üçaylarınızı) tebrik ederim. Bu bereketli ayların âlem-i İslâm ve bizler hakkında rahmete vesile olmasını Rahmanü'r-Rahimden niyaz ederim.
"Sâniyen, beyaz kefenini giyen şu günlerde Şark'ta maddi ve mânevîfırtınalar eserken, karın soğuk perdesi altında bazen şeker gibi tatlıneticeler de meydana geliyor.
"Sâlisen, birkaçaydır şer güçlerin tahriki ile buradaki lisede çok dehşetli hâdiseler vuku buluyor. Yürüyüşler, boykotlar ve anarşi herşeyi kasıp kavururken, kardeşler tehdit edilirken, bütün esbap sukut ettiği, bütün maddi çarelere başvurulduğu halde bir türlüokul sakinleşmedi. Gizli komiteler durmadan parmak karıştırarak yakıp yıkarken dershanedeki kardeşler ve cemaat Müsebbibü'l Esbaba (Sebeblerin gerçek sahibi Allah'a) yüzlerini dönerek Allah'a iltica ettiler, yoğun bir hizmet programıbaşlatıldı. Okulda bu işi yapan elebaşlarından bir öğrenci yemeğe davet edildi. O vesileyle biraz tevhid, haşir ve nübüvvetten iki saat kadar ders yapıldı. Genç, dersin sonunda ok gibi yerinden fırlayarak, ‘Bana bir saat süre tanıyın, tekrar geleceğim' dedi. Biraz sonra birkaçarkadaşıyla beraber geldi. ‘Hocam, bana anlattıklarınızın aynısınıbu arkadaşlarıma da anlatın' dedi.
"Biz de bir miktar onlarla sohbet ettik. Kalktılar, bizimle beraber akşam namazınıkıldılar. Namazdan sonra şu itirafıyaptılar. ‘Bizler burayıböyle bilmiyorduk. Bizler bu güne kadar hep horlandık. Herkes, hattâailemiz, bizlere sert tepki gösterdiler, sizler bizlere birer ana baba gibi şefkat gösterdiniz, dertlerimizi dinlediniz, dertlerimize deva oldunuz. Bundan sonra biz, arkadaşlarımızla beraber geleceğiz' dediler.
"Hakikaten her gün bir kaçarkadaşlarınıberaber getiriyorlar. Gelenler, umumiyetle her sınıfın eski elebaşıtalebeleridir. İçlerinde bir çoğu, ‘Eğer buraya gelmeseydik, dağa çıkacaktık' diyorlar.
"Bu bir hafta içerisinde bu talebeler nasıl değişti?' diye çevre hayret ediyor. Bir öğretmen sınıfa girdiğinde bakıyor ki, sınıf sessiz, herkes yerinde oturuyor, ellerinde birer kırmızıkitap okuyorlar görmüş, hayret etmiş, öğrencilere sormuş: ‘Nedir bu elinizdeki?' demiş, Onlar da ‘Bediüzzaman'ın Risale-i Nur eserleridir' demişler. O öğretmen, öğretmenler odasına gelince, bakmışumum öğretmenler aynışeyi söylüyorlar. Hepsi de, bu çocukların bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar düzelmişolmalarına hayret ediyorlar.
"Allah'a şükür, şu sıralar bu havalide herkes üstünde Risale-i Nur hizmetinin müsbet bir tesiri oldu. Yakın ilçelerin birinde Mustafa kardeşimizin aynışekilde müsbet bir hizmeti var. Okul müdürüve öğretmenleri çok memnun olmuşlar. Dershane orada cıvıl cıvıl gençlerle dolup taşıyor. Şark, Nur cemaatinin şu müsbet mânâsına çok muhtaç. Nur hizmeti, ye'se düşmüşmillete bir nokta-i istinat oluyor.
"Elhasıl, Cenab-ıHak, Risale-i Nuru ankaribüzzamanda Şarkın imdadına yetiştirsin. Ümmet-i Muhammed'i bu helaket ve felaketlerden kurtarsın Amin. Şarkın hizmetine omuz verecek, ölümüÜstad gibi hakir görecek, hayatınıNur hizmetine tereddüt etmeden feda edecek, Nur kahramanlarıyetiştirsin Amin.
"Risale-i Nurun tahakkuk ettirmek istediği ve Resullulah'ın (a.s.m.) razıolduğu müsbet mânâyıâlem-i İslâma teşmil ettirsin Amin. Bu mânâyıderuhte eden Nur fedakârlarına ömürlerinin sonuna kadar bu hizmette ihlâsla sebat ve devam nasip etsin. Amin...
Duanıza muhtaçkardeşiniz Salih
Bunun hikmeti nedir? Dağa çıkacak kadar maddi ve mânevîmuvazenesini kaybedenleri bir hafta gibi çok kısa bir zamanda Hak ve hakikat âşığıhaline getiren sır nerede gizlidir?
Bu sorunun cevabınıyine Bediüzzaman'ın sözlerinde bulabiliriz:
"Bizim iman derslerimiz anarşiye karşıdır, bozgunculuğa karşıdır, farmasonlar ve komünistlere karşıdır. Memleketin bütün zabıta dairelerinden sorulsun. Beşyüzbin Nur irfan mektebi talebesi neden (1940'lıyıllarda savcının belirttiği Nur talebesi sayısı) birinin nizam ve intizama aykırıbir vukuatıvar mıdır? Yoktur. Elbette yoktur. Çünkühepsinin kalbinde nizam ve intizamın en sağlam muhafızıolan iman bekçisi vardır."
"...Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa taraftar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir."16
İşte aile ve toplum huzur ve saadetinin anahtarıburadadır. Şimdi, dahilde huzur isteyenlerin, eğitimcilerin, memleket ve milletini seven yetkili ve etkili mercilerin, peşin hükümlerden uzak bir şekilde, bu mektubun ifade ettiği mânâüzerinde düşünmesi gerekir.
Bediüzzaman'a göre bu milletin yeniden hayat bulup dirilmesi, ancak dinin telkinatıyla olacaktır.
"Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası, ihya-yıdin ile olur şu milletin ihyası."17
Toplum hayatında huzur ve saadetin zembereği ve anahtarıdindir. Bediüzzaman bunu şöyle ifade eder:
"Hayat-ıiçtimaiyemizin esasıolan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip, onunla mânevîhastalıklarımızıtedavi etmeliyiz. Evet, sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ıiçtimaiyesinin ukde-i hayatiyesidir."18
Ona göre toplumların mânevîhastalıklarından birisi de ye'is, yani ümitsizliktir. Eğitimde bu hususlar gözden uzak tutulmamalıdır.
"Ye'is mâni-i herkemaldir...İslâm âlemini parça parça eden ye'isdir, ümmetlerin, milletlerin, seratan (kanser) denilen en dehşetli hastalığıdır."19
Fen ve din ilimleri birlikte verilmelidir
Bediüzzaman'a göre bir memleketin huzur içinde kalkınmasıiçin gençlere hem fen ilimleri ve hem de din ilimleri birlikte verilmelidir. O, bunu şöyle ifade eder:
"Vicdanın ziyası, ulum-u diniyedir, (dini ilimlerdir) aklın nuru, fünun-u medeniyedir (fen ilimleri). İkisinin imtizaciyle (birleşmesiyle) hakikat tecelli eder. O, iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder (kanatlanır). İftirak ettikleri (ayrıldıkları) vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder (doğar)."20
Fen, teknik ve felsefe ilimlerinin okutulduğu üniversitelerimizde, gençlerin mânevîyönlerini şimdiye kadar ihmal ettik. Onlar da genelde ya anarşist oldu, ya da sadece şahsi menfaatini herşeyin üstünde tutan, kısa yoldan köşeyi dönme hesaplarıyapan aydınlar haline geldi.
Bizim burada teklifimiz, daha fazla vakit geçirmeden Risale-i Nur külliyatının, orta ve yüksek, bütün eğitim kurumlarına mecburi ders olarak konması, radyo ve televizyondan da okunmasıdır. Böyle bir tatbikat, bu milletin âlem-i İslâmla birliğine de vesile olacaktır İnşaallah. Bediüzzaman, milletimizin İslâm âlemine karşıRisale-i Nurlarla iftihar edeceğini belirtir ve şöyle der:
"Size katiyen çok emarelerle ve kat'i kanaatimle beyan ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet bu memleketteki hükümet, âlem-i İslâma ve dünyaya karşıgayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaçolacak; mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini, mefahir-i tarihiyesini onun ibraziyle gösterecektir." 21
"Çünkü" diyor Bediüzzaman:
"Dalalet ve fenalıklar cehaletten gelse, defetmesi kolaydır. Fakat, fenden, ilimden gelen dalaletin izalesi çok müşküldür. Bu zamanda dalaletten ve ilimden geldiği için, ancak izale etmeye ve nesl-i âtiden (gelecek nesilden) o belaya düşen kısmınıkurtarmaya karşılarında dayanmaya Risale-i Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzımdır."22
Medreset'üz-Zehra
Bediüzzaman, İslâm âlemindeki gerilik, fakirlik ve ihtilaf gibi en mühim hastalıkların temelinde cehaleti görür. İstikbalde hâkimiyetin kılıçta değil, fende olacağınıbelirtir:
"Şimdi hükümferma şecaat-i imaniye ve akliye ve fenniyedir. Bazan bir münevverü'l-fikir yüze mukabildir. Ecnebiler bu şecaatle galebe çalıyorlar. Yalnız şecaat-i fıtriyye kafi değil" der 23, ve şu tavsiyede bulunur:
"Kılıçlarınızıfen ve san'at ve tesanüd-ühikmet-i Kur'âniye cevherinden yapmalısınız."24
Bilhassa Şark vilayetlerindeki maddi ve mânevîgeriliğin giderilmesini, bu beldelerde eğitimle ilim ve irfanın yükseltilmesinde görür. Bunun için "Medrese" ismini taşıyan bir Doğu Üniversitesini teklif eder. Bu üniversitenin hedefini, teşkilatını, müfredatını, mahiyeti ve gelir kaynakları gibi temel esaslarınıbelirtir. Hedef ve mahiyeti ile alakalıolarak şöyle der:
"Camiülezher Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir daru'l-fünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. Ta ki, İslâm kavimlerini, meselâ, Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsi ve umumi milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile ‘İnneme'l-mü'minûne ihvetün' Kur'ân'ın bir kanun-i esasisinin tam inkişafına mazhar olsun."25
O, sözüedilen Medresetü'z-Zehra'nın şu şartlar üzerine bina edilmesini ister:
1. "Medrese" ismini taşımalıdır.
2. Eski medrese ilimleri ile yeni ilimler beraber okutulmalı. Tedrisat dili, Arapça ,Türkçe, Kürtçe olmalı; ancak, Arapça vacip, Türkçe lâzım, Kürtçe caiz olmalıdır.
3. Zülcenaheyn (dini ve dünyevi ilimleri bilen) ve hem Kürtlerin ve hem de Türklerin güvenecekleri (yani unsuriyetçi olmayacak) ekrad ulemasınıveya istınas etmek (ünsiyet sağlamak) için lisan-ımahalliye âşina olanlarımüderris olarak intihab etmeli.
4. Ekradın istidatlarıile istişare etmeli. Onların sabavet ve besatetlerini nazara almalı.
5. Müşterek derslerle birlikte ihtisas şubeleri teşkil etmeli.
6. Mezunlara istihdam sahasıbulmalı. Buradan mezun olanlar, diğer devlet üniversitesinden mezun olanlarla eşit haklara sahip olmalı.
7. Muallim yetiştiren mektepleri, geçici bir müddet bu medresede merkezleştirmeli, tâki intizam ve tefeyyüz ondan buna, fazilet ve diyanet bundan ona geçsin.
8. Kürdistandaki münferid tedrisat sistemini tadil edip umumileştirmeli.26
Bediüzzaman Medresetü'z-Zehra vasıtasıyla medrese, mektep, ve tekke mensupları arasındaki fikir ve ayrılıkları ve meşrep farklılıklarının kalkacağı, bütün İslâm âleminde, hassaten Yakın Şark'ta uhuvvet ve vahdetin te'sis edileceği kanaatindedir.
Bediüzzaman, bu medresenin fiilen gerçekleşmesi için Sultan Reşad, Mustafa Kemal ve son olarak da Celal Bayar ve Adnan Menderes'e müracaatlarda bulunmuştur.
Son müraacatında şöyle der:
"Vilayet-i Şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas ve Hem Türkistan'ın ortasında Medresetü'z-Zehra mânâsında, Camiü'l-Ezher üslubunda bir darü'l-fünun, hem mektep, hem medrese olacak bir üniversite için tam 55 senedir, Risale-i Nur'un hakikatına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım..."27
Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra bu medresenin hayatiyet kazanmasıiçin tekrar talepte bulunur. Mustafa Kemal'in de içinde yer aldığıiki yüz mebustan yüz altmışüçünün iştiraki ile yüz ellibin lira toplanmıştır. Mebusların ikisi, "Biz şimdi ulum-u an'ane ve ulum-u diniyeden ziyade garplılaşmaya ve medeniyete muhtacız" diye itiraz ederler. Onlara şu cevabıverir:
"Siz farz-ımuhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaçolmasa da ekser enbiyanın Asya'da, Şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve feylesofların Garbta gelmelerinin delaletiyle Asya'yıterakki ettirecek, fen ve felsefenin te'siratından ziyade hiss-i dini olduğu halde, bu fıtrîkanunu nazar-ıdikkate almayarak garplılaşmak namıyla an'ane-i İslâmiyeyi bırakırsanız ve lâdini bir esas yapsanız dahi dört-beşbüyük milletlerin merkezinde olan vilayet-i Şarkiye'de, millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakikatına katiyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir."28
Kalp ve gönülleri teshir eden, her yaşa ve her eğitim seviyesine hitap edebilen, fertleri cemiyete faydalıbir uzuv, Allah'a muhatap ve Cennete lâyık hale getiren Risale-i Nurlarla alakalıolarak kısaca şu söylenebilir: Geçmişin medresesini, günümüz anlayışına göre ıslâh edip, bunu fen ilimleriyle barıştırmışve ikisini bir arada başarıyla sunarak, değişik eğitim sistemleriyle bunalmışve kendisine bir çıkışyolu arayan beşeriyete yeni bir eğitim modeli sunmuştur. Bu eğitim modeli doğrudan Asr-ıSaadetteki Dârü'l-Erkam modelini, Ashab-ıSuffa tarzınıyansıtmaktadır. Risale-i Nur eğitim metodu özellikle gençlerin Kur'ân terbiyesi ile yetiştirilmesine büyük bir ehemmiyet verir. Kemiyetten ziyade keyfiyeti esas alır.
Bediüzzaman, eğitiminde, ferdi Allah'a muhatap etmeyi, ona dünya ve âhiret saadetinin yollarını, Müslümanlar arasında vahdet, uhuvvet, tesanüt ve muhabbetin te'sis ve teminini esas almıştır.
1. 1947 yılıAntalya-Korkuteli doğumlu. Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi (1966), Ankara Fen Fakültesi Biyoloji Bölümümezunu. Tokat İlköğretmen Okulunda iki yıl (1970-1971) öğretmenlik yaptıktan sonra, 1971'de Atatürk Üniversitesi Temel Bilimler Yüksek Okuluna asistan olarak girdi. Burada doktorasınıverdi, doçentliğe yükselerek 1982'de Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesine geçti.
1988'den beri Konya-Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde profesör ünvanıyla öğretim üyeliği görevini sürdürüyor. Makaleleri, 1987-1988 yıllarıarasında Zafer dergisinde; 1984-1988 yıllarıarasında Sur dergisinde; 1974-1980 yıylarıarasında Yeni Asya Gazetesinde ve 1986 yılında Tercüman Gazetesinde yayınlandı.
Eserleri: Fosiller ve Evrim (Çeviri, 1984), Evrim Teorisi Hakkında Rapor Özeti (1985), Yaratılış, Evrim ve Halk Eğitimi (Çeviri, 1985), YaratılışModeli (Çeviri, 1985), Merak Ettiklerimiz (1988).
Ayrıca uzmanlık dalında yayınlanmışeserleri de vardır.
2. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler (İstanbul:1959), s. 29.
3. A.g.e.s. 333.
4. A.g.e.s. 338.
5. A.g.e.s. 339.
6. Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye. Mütercim: Abdülmecid Ünlükul. (İstanbul: Sözler Yayınevi, 1979), s.108.
7. Nursî, Sözler, s.343.
8. Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s.119.
9. Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat. (İstanbul: Sinan Matbaası, 1960), s.524.
10. Bediüzzaman Said Nursî, EmirdağLahikası, (İstanbul: Sinan Matbaası, 1959) I:245.
11. A.g.e., s.64.
12. Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 256.
13. Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye (İstanbul: Envar Neşriyat, 1990), s.60.
14. Nursî, Tarihçe-i Hayat, s.496.
15. A.g.e., s. 386.
16. A.g.e., s.544-45.
17. Nursî, Sözler, s.703.
18. Nursî, Tarihçe-i Hayat, s.81.
19. Nursî, Hutbe-i Şamiye, s.81.
20. Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat. (İstanbul: Sözler Yayınevi, 1977), s.72.
21. Nursî, EmirdağLahikası, I:72.
22. Nursî, Tarihçe-i Hayat, s.387.
23. Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ıHarbi Örfi (İstanbul: Enver Neşriyat, 1990), s.28.
24. A.g.e.s. 54.
25. Nursî, EmirdağLahikasıII:195.
26. Nursî, Münazarat, s. 127-129.
27. EmirdağLâhikası, II: 196.
28. A.g.e.
