Bediüzzaman Said Nursinin fen ve teknik meselelere yaklaşım tarzı

Toplumlarda hakikat arayışları

İnsanlar yeryüzüne ilk gelişlerinden itibaren çevreleriyle yakından alâkalanmışlar, eşyanın tâbi olduğu kanunları anlamaya ve keşfetmeye çalışmışlardır. Bu gayretlerin hedefi maddî âlemin hâkimiyetini elde ederek, hem dünya ve hem de ebedî saadetin yollarını tesbittir.

Bunu yaparken ya tamamen aklın önderliğinde ve felsefenin ışığında gidilmiş veya akıl ikinci plâna itilerek, tahrifata uğramış semavi kitap ve suhufların prensipleriyle hareket edilmiş, ya da; akıl ve Semavi Kitab’ın imtizacıyla teşekkül eden cadde-i kübrada yürünmüştür.

Birinci grup; maddiyunlar, dehriyyunlar ve sofestâînler gibi felsefî ekolleri meyve vermiştir. Bu da, fertler arasında; kin, haset, husumet ve adavet tohumlarını ekmiş, toplumların tabakaları arasında büyük uçurumların teşekkülüne sebep olmuş, insanlığa daha dünyada iken cehennem hayatı yaşatmıştır.

Akıl ve mantığın reddedildiği ikinci yol ise; toplumları taassup ve dalâlet vadilerine sürüklemiş, fertler arasında adaletsizlik ve tahakkümü meşru kılmıştır.

Cadde-i kübra olan üçüncü yolda ise, dünyada huzur ve refah, ebedî hayatta da saadet vâad edilmiş, bu sahada insanlık, Asr-ı Saadet gibi bir devir yaşamıştır.

Bu düşünce, kanaat ve inançlar etrafında bir araya gelen topluluklar, kendi görüşlerinin kabulünü temin için sık sık kuvvete başvurmaktan çekinmemişlerdir. Ama akıl ve mantığın hükmettiği günümüzde, bilhassa fen ve felsefî mes’eleleri kabul ettirmede kuvvetin yerini delil ve bürhan, iknâ ve izah almıştır.

Fen ve teknikteki ilerlemenin ideolojiye âlet edilmesi

Materyalist felsefe, fen ve teknik sahada kaydedilen ilerlemeyi kendi ideolojisinin esası olan; bir yaratıcının inkârı ve maddenin ezelî olduğu görüşüne büyük oranda âlet etmiştir.

Bu doktrin; canlı ve cansız varlıkların yaratılışını ve günümüze ulaşmasını kâinattaki bütün kanunların işleyiş tarzını, tamamen tesadüf ve tabiata vermiş, onun eseri olarak mütalaa etmiş, insanın da bir tesadüf ürünü olarak ortaya çıktığını ileri sürmüştür.

Asrın idrakine uygun izah tarzı

Bu pragmatik ve materyalist fikir akımları karşısında, İslâmiyetin de kendine has dünya görüşünü isbatiyeci, yani pozitif bir metodla takdim edilmesi gerekmiştir. Bir bakıma İslâmiyeti, asrın idrak seviyesine uygun yeni izah tarzlarıyla nazara verme zarureti hâsıl olmuştur.

İşte Bediüzzaman Said Nursî de bunu yapmıştır. O, İslâmın hiçbir meselesinin akla aykırı olmadığını, bilakis İslâmî her meselenin aklen isbat ve izahının mümkün olduğunu savunmuştur. Nitekim İslâmiyet ile Hıristiyanlığı karşılaştırırken, onların en büyük hatalarını, akla ve delile ehemmiyet vermeyip ruhbanları taklit etmelerinde görür:

“Nasarayı (Hıristiyanları) ve emsalini dalâlete atan, yalnız aklı azl (red) ve bürhanı (delili) tard ve ruhbanı taklid etmeleridir...”

Akıl ve delile dayanan İslâmiyet

O, insanın daima yenileşmeye arzulu bir yapıda “meyl-i teceddüd üzerinde”3 olduğunu belirtir ve İslâmiyetin de buna uygun bulunduğunu nazara verir:

“İslâmiyeti daima tecelli ve fikirlerin gelişmesi nisbetinde inkişâf ettiren şey onun hakikat üzerine teessüs etmesi, delile dayanması, akıl ile anlaşması, hakikat üzerinde bulunması ve ezelden ebede kadar birbirine bağlı olan hikmetin düsturlarına uygun bulunmasıdır”4.

Bediüzzaman, Müslümanların herşeyi akıl ve fikirle tarttığını belirtir:

“Biz Kur’an şakirtleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efratları gibi, ruhbanları taklit için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbâlde, elbette bürhan-ı aklîye (aklî delillere) istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek”5.

O, gelecekte bütün kuvvetin ilimde olacağını anlamıştır:

“Elbette nev-i beşer âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir”6.

Ona göre, istikbâlde kuvvetin yerini hak, safsatanın yerini de alacak olan delildir:

“Fennin himmetiyle zaman-ı halde bilcümle, istikbâlde bitemamiha hüküm ferma kuvvete bedel hak, safsataya bedel bürhan, tab’a (tabiata) bedel akıl olacaktır”7.

Yine benzer bir ifadede, istikbâlde, silâh ve kılıncın yerine, hak ve hakkaniyetin manevi kılınçlarının geçeceğine işaret eder:

“Evet nasıl ki eski zamanda İslamiyetin terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def etmek; silâh ile, kılınç ile olmuş. İstikbâlde silâh, kılınç yerine; hakiki medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevi kılınçları, düşmanları mağlup edip dağıtacak.”8

Bunun gerekçesini de şöyle belirtir:

“Medenilere galebe çalmak, ikna iledir, icbar ile değildir”9.

Fikirde orijinallik

Bediüzzaman, fikirlerindeki orijinallik ve takdim tarzıyla, skolastik düşünce bataklığına düşmediğini göstermiştir. Bu hususta şöyle der:

“Beni, skolastik düşünce bataklığı içine saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum.”10

İlimde ihtisaslaşmanın zaruretine inanan Bediüzzaman’ın bu görüşünü aksettiren şu cümleleri dikkat çekicidir:

“Bir şahıs çok fenlerde meleke sahibi ve mütehassıs olamaz... Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir.”11

O, materyalizme ve dinsizliğe âlet edilen ilim ve tekniğin aslında her bir deliliyle vahdaniyeti ortaya koyduğunu belirtir. Mes’elenin İslâmî bir perspektifle verilememiş olmasının ızdırabını duyar.

İslâmiyet bütün ilimlerin pederidir

Ona göre terakki; fenlerin yol göstericisi, reisi ve pederi durumunda olan İslâmiyetin hakkıdır:

“İslâmiyet, fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reisi ve pederidir."12

Geri kalışın sebebini de yine İslâmiyetten uzaklaşmış olmada arar:

“Tarih şahittir ki, ehl-i İslâm, ne vakit dinine tam temessük etmişise (bağlanmış ise), o zamana nisbeten terakki etmiş. Ne vakit salabeti terk etmişse, tedenni etmiş (geri kalmış), Hıristiyanlık ise, bilâkistir.”13,14

Ümitsizlik yok

O, bütün hayatında asla ümitsizliğe kapılmamış, eserlerinde de ye’s ve ümitsizliğe şiddetle karşı çıkmıştır:

“Ve ye’s ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki: Dünya, herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır; fakat yalnız biçare ehl-i İslâm için tedenni dünyası oldu, diye pek yanlış bir hataya düşüyorsunuz.”15

Yine benzer bir değerlendirmeyi şöyle yapar:

“Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni (gerileme) dünyası olsun.”16

Bu zaman şeridi içinde devletlerin ve milletlerin bazan alçalıp bazan yükseldiğini, dolayısıyla istikbâlde insanlığa huzur ve barışı getirecek olan hakiki medeniyete İslâmiyetin namzet olduğunu belirtir.

“Bakınız zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor (başlangıç ve sonu giderek birbirinden uzaklaşmıyor) ki mebde’ (başlangıç) ve müntehası (sonu) birbirinden uzaklaşsın. Belki, küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir; bazan tedenni (çöküş) içinde kış ve fırtına mevsimi gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin (insanlığın) dahi bir sabahı, bir baharı olacak: İnşaallah...

Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile sulh-u umumi dairesinde hakiki medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlâhiyeden bekleyebilirsiniz...”17

Terakkinin sırrı

Bediüzzaman, ilerlemenin sırrını; fedakârlıkta, milletin menfaatini, kendi menfaatinden üstün tutmada görür. Ona göre Müslüman bir fert, bütün himmet ve gayretini, toplumun lehine sarfetmelidir. Çünkü böyle bir âlicenaplığın mükâfatı, sadece dünyada değil, ahirette de karşılıksız kalmayacaktır. Ama İslâmiyetin bu güzel hasletlerinin, bizden batılılara geçtiğini söyler, bizim ise onların kötü ahlâklarını aldığımızdan yakınır.

“Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan ediyorum ki; ecnebilerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar, onun bedeline çürük bir mal verdiler: Aynen öyle de; yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye (toplum hayatına) temas eden seciyelerimizin bir kısmını bizden aldılar, terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiatı olarak bize verdikleri, sefihane ahlâk-ı seyyieleridir (kötü ahlâkları)...

Meselâ: Bizden aldıkları seciye-i milliye ile bir adam onlarda der; “Eğer ben ölsem, milletim sağolsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat-ı bâkıyem var.” İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarında en metin esas budur; bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din-i haktan ve iman hakikatlarından çıkar. O bizim ehl-i imanın malıdır. Halbuki: Ecnebilerden içimize giren pis fena seciye itibariyle bir hodgâm (kendi keyfini düşünen) adam bizde diyor: ‘Ben susuzluktan ölsem, hiç yağmur bir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun.’

İşte bu ahmakane kelime dinsizlikten çıkıyor. Âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş zehirliyor.”18

Nasıl bir medeniyet?

O, medeniyetin insanlığa faydalı olan fen ve tekniğin alınmasını şiddetle savunur. Beşere zararlı olan sefahat ve kötülüklere de o nisbette karşıdır:

“Biliniz ki, bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaatı bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları; o sefahatları mehasin zannedip; taklit edip, malımızı harap ettiler. Ve dini rüşvet verip dünyayı da kazanamadılar.”19

Bediüzzaman, ilerlemede Japonların örnek alınmasını ister. Onların fen ve tekniğini almakla beraber, millî örf ve âdetlerine bağlı kaldıklarına dikkati çeker:

“Kesb-i medeniyette (medeniyeti almada) Japonlar’a iktida (uyma) bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti (medeniyetin güzelliklerini) almakla beraber, her kavmin mâye-i bekası (devamlarının esası) olan âdât-ı milliyelerini (milli âdetlerini) muhafaza ettiler.”20

Bediüzzaman Avrupa’nın medeniyet yarışında uzun zamanda aldığı bu mesafeyi bizim çok kısa zamanda kapacağımızdan ve hatta onları geçeceğimizden emindir:

“Ey hamiyetli ihvan-ı vatan (vatan kardeşi)... Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden, inşaallah mucize-i Peygamberî (a.s.m.) ile şimendifer-i kanun-u şer’iyye-i esasiyeye (hakikata uygun kanun trenine) amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyyeye (İslâmiyete uygun istişarenin en süratli bineğine) fikren bineceğiz. Bu vahşet-engiz (korkulu) sahra-yı kebiri (büyük sahrayı) zaman-ı kasırada (kısa zamanda) tekemmül-ü mebâdi (gelişmenin başlangıcı) cihetiyle tayyetmekle (uzun mesafeyi az zamanda geçmek) beraber, milel-i mütemeddine (medeni milletler) ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler... Biz birden bire şimendifer (tren) ve balon gibi mebâdiye (unsurlara) bineceğiz, geçeceğiz.”21

Bediüzzaman'ın ehemmiyet verdiği fennî meseleler

İşte böyle bir dünya görüşü ve ruh yapısına sahip, altı bin sayfayı aşkın bir külliyatın müellifi olan Bediüzzaman Said Nursî’nin, daha ziyade fen ve teknik mes’elelere İslâmî bir perspektifle yaklaşım tarzını, bazı iktibaslarla kısaca vermeye çalışacağız.

Bediüzzaman’ın eserlerine fennî bir nazarla bakıldığı zaman; diğer gezegenler ve dünyanın yaradılışı, maddenin ezeliyeti, esîr meselesi, biyolojik varlıkların ve bahusus insanın yaradılışı, mahiyeti, gayesi; maddenin ve atomların harekâtı gibi özellikle tabiatçılar ve maddecilerin tesadüf ve tabiatın yapıcılığına atfettiği hususlara ehemmiyet verdiği görülür. Biyolojik varlıkların, zannedildiği gibi, tabiatın ve tesadüflerin değil, İlim, İrade ve Kudret sahibi bir yaratıcının eseri olduğuna, İslâmî bir perspektifle sıkça temas eder. Biyolojinin en zor ve en karmaşık mes’elelerini, herkesin anlayacağı tarzda ve onların zihnini yormadan, aşina olunan misallerle takdim eder.

Muhatabın seviyesine uygun hitap

Bir gaye için kaleme alınan eserler, umumiyetle belli bir kesime ve yeterli bir kültür seviyesine sahip olanlara hitap eder. Halbuki Onun eserlerinden her yaşta ve her seviyedeki fertler istifade edebilmektedir. Bu hususiyet; konusuna hakimiyetin yanında, şahısların his âlemini ve ruh dünyasını çok iyi tahlil edebilmesinde ve eserlerin; Kur’an-ı Kerimin bir nevi tefsiri olmasında aranmalıdır. Meselâ, kâinatın Yaratıcısını ispatta kullandığı şu ifade, buna gayet güzel bir misal teşkil eder:

“Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz. Bir harf kâtipsiz olmaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur.”22

Elbette eserlerin tamamı bu seviyede değildir. Ancak Ona göre; herkes her meseleyi tam olarak anlamasa da, bütün bütün hissesiz de kalmayacaktır:

“Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes her bir meselesini tam anlamaz. Hem iman hakikatlarının izahı olduğu için, hem ilim, hem marifet, hem ibadettir... ‘Birşey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz’ kaidesiyle, ‘bu manevi bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum’ diye vazgeçmek kâr-ıakıl değildir. İsm-i Âzama ait meselelerin ihata edilemeyecek derecede genişleri olduğu gibi, akıl göremeyecek derecede inceleri de vardır.”23 , 24

Yaradılış

İslâmiyeti çağımız telâkkileri içinde ele alan Bediüzzaman Said Nursî, kâinattaki bütün varlıkların yaradılışını, İslâm Teolojisi ile müsbet ilimleri bir arada mezcederek vermede büyük bir muvaffakiyet göstermiştir.

Bugün, kâinatın yaradılışı ile alâkalı çeşitli teoriler ileri sürülmektedir. Bunların ortak noktası, kâinatın yaradılmış olmasıdır. Yani, yokluktan varlık âlemine çıkmış bulunmasıdır. Bediüzzaman’a göre bir varlığın vücut bulabilmesi için; ilim, irade ve kudrete gerek vardır. O bunu şöyle ifade eder:

“Vücud (varlık): Mümeyyize, muhassısa ve müreccihe olmak üzere, ilim, irade ve kudret sıfatlarını istilzam eder (gerektirir).”25

İlim sıfatı; yaratılacak olan bir şeyin ilmen çeşitli ihtimaller içinde düşünülmesi keyfiyetidir. İrade sıfatı; o çeşitli ihtimaller içinden en münasibini seçip ayırmayı, Kudret ise, üzerinde karar verilen ve seçilen tarzın vücuda getirilmesini gerekli kılar.

Ona göre varlıkların yaradılışı, Allah’ın tasarrufu altında iki şekilde cereyan etmiştir:

“Kadir-i Zülcelâl’in iki tarzda icadıvar. Biri ihtira, ibda’ iledir. Yâni hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım her şeyi de hiçten icad edip eline veriyor. Diğeri inşa’ ile san’at iledir. Yâni kemal-i hikmetini ve çok esmasının (isimlerinin) cilvelerini göstermek gibi, çok dakik hikmetler için, kâinatın anasırından (elementlerden) bir kısım mevcudatı inşa ediyor. Her emrine tâbi olan zerratları (atomları) ve maddeleri rezzakiyet kanunu ile onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.”26

Yaradılışın birinci nev’inde yoktan vücut verme söz konusudur. Kâinatın ilk yaradılışı gibi. Bütün eşya yokluk âleminden varlık âlemine çıkarılmıştır. Hasıl olan bu ham maddeyi bir hikmete binaen Cenab-ı Hak, terkip ve tahlile tâbi tutmuş, zaman nehrinde akan mahlûkatı bu elementlerden inşa etmiş ve hayat sahnesinde yazmıştır ve yazmaktadır.

Arzın yaradılışı

Bediüzzaman, dünyanın yaradılışını, Kur’an’ın âyetlerine dayanarak izah eder. Bu açıklamalarla günümüz ilminin beyanları arasında da büyük bir paralelliğin olduğu görülür.

Bediüzzaman, başlangıçta güneş sistemi ile dünyanın, esir maddesinden yoğrulmuş hamur şeklinde olduklarını bildirir:

“...Manzume-i şemsiye (güneş sistemi) ile arz, dest-i kudretin madde-i esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş.”27

Bir başka ifadesinde de Cenab-ı Hakkın bir cevherden buhar ve sıvı halde maddeleri halk ettiğini, bunlardan da bütün yıldız ve gezegenleri yarattığını belirtir:

“Şeriatın nakliyatına nazaran Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır. Sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi (sıvı) kılmıştır. Sonra o mayi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip (yoğunlaşıp) zebed (köpük) kesilmiştir. Sonra arz ve yedi küre-i arziyeyi o köpükten halk etmiştir. Bu itibarla, her bir arz için hava-i nesîmîden bir sema hâsıl olmuştur. Sonra o madde-i buhariyeyi bastetmekle (yaymakla) yedi kat semavatı tesviye edip yıldızları içine zer’etmiştir (ekmiştir). Ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semavat inikad etmiş (bağlanmış), vücuda gelmiştir.”28

O, Bakara Sûresinin yirmi dokuzuncu âyetine dayanarak bu yaradılışı şöyle değerlendirir:

“Manzume-i şemsiyeyi teşkil eden küremiz, sair seyyareler, bidayette (başlangıçta) güneşle mümteziç (bitişik) olarak açılmamış hamur şeklinde iken, Kadir-i Kayyum, o hamuru açıp, o seyyareleri (gezegenleri) birer birer yerlerine yerleştirerek, güneşi orada bırakıp, zeminimizi buraya getirmiş.”29

Bediüzzaman, arzın zamanla katılaşıp sertleştiğini, bundan hasıl olan taşların da zamanla toprağı verdiğini belirtir:

“Asl-ı hilkat-ı arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlâhî ile incimad eder (katılaşır), taşolur. Taş izn-i İlâhî ile toprak olur... Arz lâfzı toprak demektir. Demek o su çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahim, toprağı taş üstüne serer, zevilhayata (canlılara) makarr eder.”29

Altıgünde yaradılış

Kur’an-ı Kerim’de Hud Sûresinin 7., Hadid Sûresinin 54., Furkan Sûresinin 59. âyetlerinde arz ve semanın altı günde yaratıldığına işaret edilmektedir.

Bediüzzaman Kur’an-ı Kerimdeki gün tâbirinin binle elli bin sene arasında değişebileceğini belirtir:

“...Belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm-ı Kur’aniyye (Kur’an günleri) ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-ı ulviyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan her bir asırda, her bir senede, her bir günde Fâtır-ı Zülcelâlin halkettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları...”31

Görüldüğü gibi Bediüzzaman, bazı varlıkların bir günde, bazılarının bir senede veya bir asırda yaradılışının tamamlandığını ve bu devrelerin Kur’an’da “gün” mevhumuyla bildirildiğini nazara veriyor.

Arz ve semadan hangisinin önce yaratılmış olduğuna da işaret eden Bediüzzaman, arzın yaratılıp kabuk bağlaması ve insan dışındaki canlıların yaşamasına elverişli hale gelmesinin semadan sonra olduğunu, Enbiya Sûresinin 30. âyetine istinaden ifade eder:

“İşte arzın hepsinden evvel tekâsi (yoğunlaşma) ve tasallûb (katılaşma) etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamandan beri menşe-i hayat olması itibariyle hilkat-i teşekkülü semavattan evveldir. Fakat arzın bastedilmesiyle (yayılmasıyla) nev-i beşerin (insanlığın) taayyüşüne (beslenmesine) elverişli bir vaziyete geldiği semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkati (yaradılışı) semavattan sonra başlarsa da, mebde’de (başlangıçta) ikisi beraber imişler... O üç âyetin aralarında bulunan zahiri muhalefet, bu üç cihetle mutabakata (uygunluğa) inkılab eder.”32

Maddenin ezeliyetinin imkânsızlığı

Son 10 yıla gelinceye kadar, maddenin sonradan ortaya çıkmayıp ezeli olduğu düşüncesi pek çok felsefeci ve fenci arasında hakim kanaat idi. Bilhassa Marksizm taraftarları bu fikrin hararetli savunucuları arasındaydı.

Kâinatın ilk maddesinin büyük bir patlama ile ortaya çıktığını ileri süren Big Bang teorisinin büyük oranda hüsn-ü kabul görmesi, önceki kanaatı geniş şekilde yıktı.

Bediüzzaman, maddenin ezelî değil, hâdis (sonradan) olduğunu mükerreren ifade ve izah eder:

“Evet kâinat hadistir. Çünkü görüyoruz. Her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadir-i Zülcelâl var ki, bu kâinatı hiçten icat ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde birisini icat eder, ehl-i şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor... Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren zât, mutlaka, şu âlemi dahi o halketmiştir...

Adem (yokluk) ve vücud, ikisi de müsavi olsa; bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lâzımdır. Çünkü, mümkinat birbirini icat edip, teselsül edemez. Yahut o onu, o da onu icat edip devir suretinde dahi olamaz.”33

Yoktan var edilemez mi?

Lavoisier tarafından ileri sürülen maddenin veya kütlenin korunumu kanunu şöyle ifade edilir: “Var olan şey yok, yok olan da var edilemez.”

Bazıları bu kanun üzerinde demagoji yapmakla, mes’eleyi mutlak mânâda takdimle ideolojilerine âlet etmektedirler. Halbuki bu kanun belirli şartlarda ve kapalı sistemlerde ifadesini bulmaktadır:

“Kütlenin korunumu, çerçevesi tesbit edilmiş bir kapalı sisteme uygulanan ve maddenin dönüşümleri esnasındaki ağırlıkla ilgili münasebetleri gösteren bir kanundur.”34

Bediüzzaman bu kanunun umumileştirilmesine şiddetle karşı çıkar:

“Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar (felsefeciler) diyorlar ki; ‘Hiçten, hiçbir şey icad edilmiyor ve hiçbir şey idam edilmiyor; yalnız bir terkip tahlildir ki, kâinat fabrikasını işlettiriyor...’

Bu bedbahtlar, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz-i ihtiyariden başka ellerinde olmayan; Fir’avunlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şeyi idam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan icad edemediklerinden ve güvendikleri esbab (sebepler) ve tabiatın ellerinden hiçbir icad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar.

‘Yoktan var olmaz, var da yok olmaz’ deyip, bu bâtıl ve hata düsturu, Kadir-i Mutlaka teşmil etmek istiyorlar.

Evet, Kadir-i Mutlak’ın iki tarzda; hem ibda’, hem inşa’ suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek; en kolay, en suhuletli, belki daimî, umumî bir kanundur. Bir baharda üçyüz bin enva-ı zihayat (çeşitli hayat sahipleri) mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini; hiçten var eden bir kudrete karşı, ‘yoğu var edemez’ diyen adam, yok olmalı...”35

Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, ibda’ suretiyle yoktan yaradılış, kâinatın ilk ortaya çıkışında vaki olduğu gibi, halen de devam etmektedir. Meselâ, bahar mevsiminde; toprak, su ve hava ve güneşteki elementlerin bir araya gelmesiyle inşa edilen ağaçtaki yaprak ve meyvelerin şekil, koku ve tatları gibi hususlar elementlerde mevcut değildir. Yoktan yaratılmaktadır. Aynı şekilde, insanın simasından sesine varıncaya kadar, sahip olduğu akıl, hafıza, hayal, endişe gibi, atom ve moleküllerde bulunmayan özelliklerden hepsi yoktan yaratılmanın meyveleridir. Kaldı ki bugün maddî âlemde de yokların ortaya çıktığı tesbit edilmiştir. Madde enerjiye dönerek maddî yapısında noksanlıklar husule gelebildiği gibi, her birinin kütlesi dünyamızınkinden defalarca büyük olan bazı yıldızların “kara delik” adı verilen ve mahiyeti meçhul yerlere giderek kaybolduğu bir vakıadır.

Tabiat nedir?

Bediüzzaman, kâinattaki varlıkların icat ve idarelerinin, günümüzde sıkça ileri sürüldüğü gibi, sebeplere, tesadüfe veya tabiata verilemeyeceğini ısrarla belirtir. Tabiatı da şöyle tarif eder:

“Tabiat ancak bir sanattır sani’ olamaz, bir nakıştır nakkaş olamaz, ahkâmdır Hakim olamaz, bir şeriat-ı fıtriyedir (fıtri bir kanundur) şâri’ (kanun koyucu) olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, Hâlık olamaz, münfail bir fıtrattır (yaratılmış bir varlıktır) Fâtır (yaratıcı) bir fail olamaz; kanundur kudret değildir, kadir olamaz. Mistardır (âlet), mastar (menba’) olamaz... Madem her şeyin vücudu, pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır. O halde, o tabiatı icad eden, o sebebi halkeden bir Kadir-i Mutlak var.”36

Görüldüğü gibi o, tabiatı; Allah’ın koyduğu kanunların tamamı olarak ele alır. Tabiat, tabiat üstü bir ilim, irade ve kudrete sahip bir Yaratıcının san’at eseridir, nakşıdır.

“Eğer gayet intizamlı, mizanlı, san’atlı, hikmetli şu mevcudat; nihayetsiz Kadir, Hakîm bir zata verilmezse; belki tabiata isnat edilse, lâzım gelir ki; tabiat her bir parça toprakta Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun... Yâ, o parça toprak menşe ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine medâr (sebep) olabilsin.”37

O, elementlerin canlı bünyesinde kendi kendine veya tesadüfen de görev yapmasının imkânsızlığını değişik misâllerde anlatılır.

“Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilemez. Hem her mevcut san’atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadim değil, yeniden oluyor... Bu mevcudu, meselâ bu hayvanı ya diyeceksin ki, esbâb-ı alem onu icad ediyor; yani, esbabın (sebeplerin) içtimaından (toplanmasından) o mevcut vücut buluyor... Veyahut, o kendi kendine teşekkül ediyor... Veyahut, tabiat muktezası olarak, tabiatın te’siriyle vücuda geliyor... Veyahut, bir Kadir-i Zülcelal’ın kudretiyle icad ediliyor... Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol; muhal, battal, mümtenî gayr-i kabil oldukları kat’i isbat edilse; bizzarure ve bilbedahe dördüncü yol olan tarik-ı Vahdaniye şeksiz şüphesiz sabit olur”38.

İlk yolun imkânsızlığını belirten pek çok misâlden birisi:

“Eğer sen vücudundaki zerreleri Kadir-i Ezelînin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları, herbir zerre bir kalem ucu veya kalem-i kudretin noktaları, herbir zerre bir nokta olduğunu kabul etmezsen; o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmu-u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münasebettar olduğun bütün kâinatı dahi görecek bir gözü... Ve bütün senin mazi (geçmiş) ve müstakbel (gelecek) ve nesil ve aslın ve anasırın menbâlarını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak yüz dahî kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeliktir!..39

O, Cenab-ı Hakkın asırları, seneleri, günleri ve hatta saatları bir model yaptığını, bütün mahlukatı bu zaman içinde san’atlı eserleriyle süslendirdiğini belirterek bütün bunların tesadüfle izah edilmeyeceğini nazara verir:

“Hem O Kadir-i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, ruy-i zemini (yeryüzü), herbir dağ ve sahrayı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit-bevakit, taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icad ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor... Her baharda, herbir ağaca sündüs misal taze bir çarşaf giydiriyor...

İşte şu işleri nihayetsiz hüsn-ü san’at ve kemal-i intizam ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyar âlemleri, nihayet hikmet ve inayet ve kemal-i kudret ve san’at ile değiştiren Zât; elbette gayet Kadîr ve Hakîmdir. Nihayet derecede Basir ve Alimdir. Tesadüf O’nun işine karışamaz”40.

Atomların harekâtı

Bediüzzaman, atomlardaki harekâtın veya sükûnetin başı boş olmadığını, muhit bir ilim sahibinin kuvvet ve kudretine dayandığını nazara verir:

“Her zerrede; hem harekâtında, hem sükûnetinde, iki güneş gibi iki nur-u Tevhid (birlik nuru) parlıyor. Çünkü... Herbir zerre, eğer me’mur-u İlâhî olmazsa; ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve İlim ve Kudretiyle tahavvül (değiştirme) etmezse; o vakit herbir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım geliyor”41.

Bunun sebebini de şöyle açıklıyor:

“Havanın herbir zerresi, herbir zihayatın cismine, herbir çiçeğin meyvesine, herbir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkilatları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamları var. Bir incir meyvesinin fabrikası faraza çuha makinası gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinası gibi olacaktır ve hâkeza!.. Öyle ise: O hizmet eden zerreler, ya bir ilmi muhit sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar veyahut kendisinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor...”42.

Ona göre; bir ilahı kabul etmeyen, atomlar adedince ilahları kabule mecbur olur. Çünkü herbir atomun yaptığı iş; ancak muhit bir ilim, irade ve kuvvetle mümkündür. Nitekim bu hususu şöyle ifade eder:

“Sırr-ı Vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehad’in eseri olabilen gayet muntazam bir masnu’u vâhidi, o hadsiz zerreye isnad etmek; zerre kadar şuuru olan bunun pek zahir bir muhal belki yüz muhal olduğunu derkeder”43.

“Eğer herşey Kadir-i Mutlak’a verilmezse, bir tek Allah’a mukabil, nihayetsiz, belki zerrât-ı kâinat adedince ilahları kabul etmek gibi, yüz derece muhal içindeki bir muhali mevcut kabul etmek gibi bir divanelik hezeyanına düşmek lâzımdır”44.

Cansız âlemden canlılık âlemine terakki

Bediüzzaman elementlerin; bitki, hayvan ve insan vücudunda görev almalarıyla, cansız âlemden canlılık mertebesine yükseldiklerini ve ahirete uygun hale geldiklerini kabul eder:

“...Zihayat cisimlerde zerrat harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi, zerreleri nurlandırmaktır. Güya cism-i hayvanî ve insanî, hatta nebatî; terbiye dersini almak için gelenlere bir misafirhane, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki; camid (cansız) zerreler ona girerler, nurlanırlar.

Adeta bir talim ve tâlimata mazhar olurlar, letafet peyda ederler. Birer vazifeyi görmekle âlem-i bekâya (ebedî âleme) ve bütün eczasıyla hayattar olan dar-ı âhirete zerrat olmak için liyakat kesbederler”45.

Kur'an-ıKerim açısından tahavvülat

Bediüzzaman, atomların hareket ve hal değiştirmelerini İslâmiyet açısından şöyle değerlendirir:

“Kur’an-ı Hakim’in hikmeti nokta-i nazarında tahavvülat-ı zerratın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazifeleri vardır... Numune olarak birkaçına işaret ediyoruz.

“Birincisi: “Cenab-ı Vacibü’l Vücudun tecelliyat-ı îcadiyesini tecdit ve tazelendirmek için bir tek ruhu model gibi ederek, her sene mu’cizat-ı kudretinden taze birer ceset giydirmek... Bir tek hakikatı başka başka suretlerde göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve mevcudatların, taife taife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fatır-ı Zülcelâl kudretiyle, zerratı tahrik ve tavzif etmiştir (vazifelendirmiştir).

“İkincisi: “Mâlikü’l Mülk-ü Zülcelâl; şu dünyayı, bâhusus (özellikle) ruy-u zemin tarlasını bir mülk suretinde yaratmıştır... İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerratı hikmetle tahrik ederek, intizam dairesinde tavzif edip, her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde, belki her saatta mu’cizat-ı kudretinden yeni yeni birer kâinat gösterir, yeryüzü avlusuna başka başka mahsulat verdirir...

“Üçüncüsü: “Nihayetsiz tecelliyat-ı Esma-i İlahiyyenin nakışlarını göstermekle, o esmânın (isimlerin) cilveleri ifade için mahdut bir zeminde hadsiz nukuş (nakışlar) göstermek, küçük bir sahifede nihayetsiz maânileri (manaları) ifade edecek olan hadsiz âyâtları (deliller) yazmak için Nakkaş-ı Ezelî zerratı, kemal-i hikmetle tahrik edip kemal-i intizamla tavzif etmiştir. Evet, geçen senenin mahsulâtıyla şu senenin mahsulâtının mahiyetleri bir hükmündedir. Fakat, maânileri başka başkadır...

“Dördüncüsü: “Hadsiz âlem-i misal gibi gayet geniş âlem-i melekût ve gayr-i mahdut sair uhrevî âlemlere birer mahsulât veya tezyinat veya levazımat gibi onlara münasip şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraa-ı dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelâl, zerratı tahrik edip; kâinatı, seyyale ve mevcudatı, seyyare ederek; şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsulat-ı mâneviyeyi yetiştiriyor...

“Beşincisi: “Nihayetsiz kemal-i İlâhiyeyi, hadsiz cevalât-ı cemaliyeyi ve gayetsiz tecelliyat-ı celâliyeyi ve gayr-i mütenâhî (sonsuz) tesbihat-ı Rabbâniyeyi şu dar ve mahdut zeminde ve mütenâhî (sonlu) ve az bir zamanda göstermek için zerratı kemâl-i hikmetle kudretiyle tahrik edip, kemâl-i intizamla tavzif ederek; mütenâhî bir zamanda, mahdut bir zeminde gayr-i mütenâhî tesbihat yaptırıyor...

“Daha bu beş numune gibi belki beşbin hikmetle tahrik olunan zerratın tahavvülâtını, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatte; biri enfüsî (kendi içinde) diğeri âfâki (dışarıda, hariçte) harekat-ı cezbekâranede zikir ve tesbih-i İlâhî ile Mevlevî gibi zikreden ve deverana kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar zu’metmişler (yanlış zan).

“İşte bundan anlaşılıyor ki; onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri hikmetsizliktir”46.

Görüldüğü gibi Bediüzzaman, atomların hem kendi içlerindeki ve hem de diğerleri arasındaki harekâtının gayesini beş temel esasta toplamakta ve bunları; her asırda ve hatta her saatta icadını tazelemek ve yeryüzü tarlasına mahsulat verdirmek, isimlerinin tecellilerini göstermek, uhrevî âlemlere münasip şeyleri yetiştirmek, onlara nihayetsiz zikir ve tesbih ettirmek için Cenab-ı Hakkın atomları hareket ettirdiğini kabul etmektedir.

Âlem-i şehadetten âlem-i gayba

Eşyayı yaratma kudretinin sadece Allah’tan olduğunun bilinmesini isteyen Bediüzzaman, varlıkların gayp âleminden gelerek hale uğrayıp tekrar o âleme gönderildiğini şöyle nazara verir:

“Şu mevcudat irade-i İlâhiye ile seyyaledir (akmaktadır). Şu kâinat emr-i Rabbanî ile seyyaredir (yer değiştirmektedir). Şu mahlûkat izn-i İlâhi ile zaman nehrinde mütemadiyen akıyor. Âlem-i gayptan gönderiliyor, âlem-i şehadette (bu dünyada) vücud-u haricî giydiriliyor. Sonra âlem-i gayba muntazam yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbanî ile mütemadiyen istikbâlden gelip, hale uğrayarak teneffüs eder, maziye dökülür”(46).

Görüldüğü gibi Bediüzzaman, 18. asırdakilere göre istikbâlde olan ve şimdi hali teneffüs edenlerin, gelecek asrın mazi kıtasına, yani âlem-i gayba geçeceğini hatırlatıyor. İnsan da dahil bütün mahlûkatın, hem bu âleme getirilmelerinde ve hem de bu âlemden götürülmelerinde Cenab-ı Hakkın koyduğu ve idare ettiği kanunlara ister istemez tâbi olduğunu belirtiyor.

O, bütün geçmiş ve geleceğe hükmü geçmeyenin hayat ve ölüme de sahip çıkamayacağının bilinmesini ister:

“İşte hiç mümkün müdür ki, şu kâinatı, hey’et-i mecmuasıyla (bütünüyle) çevirmeye muktedir olmayan ve bütün zamanlara hükmü geçmeyen ve âlemleri hayata, mevte (ölüme) bir ferd gibi mazhar etmeye kudreti yetmeyen ve baharları bir çiçek gibi hayat verip, yeryüzüne takıp, sonra mevt ile ondan koparıp alamayan bir zât; mevt ve imateye (öldürmeye) sahip çıkabilsin... Evet, en cüz’i bir zihayatın (canlının) mevti dahi, hayatı gibi bütün hakaik-ı hayat ve enva-ı mevt elinde bulunan bir Zat-ıZülcelâl’in kanunuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle, ilmiyle olmak zaruridir”48.

Demek ki, Bediüzzaman, hayatın devamı için ilim, irade ve kudret ne kadar gerekli ise, ölüm için de aynı sıfatları bir o kadar lüzumlu görüyor. Zira, böyle bir nizam hükmetmemiş olsaydı; denizler balık, karalar da bitki ve hayvan cesedinden geçilmez, hayata mazhar olacakların ham maddeleri olan elementler bu işe koşturulamazdı.

Gaipten gelen acip kafile

Bediüzzaman baharda ağaçların ve çiçeklerin yeniden canlanmaları, insanlara ve hayvanlara rızık olmalarını şöyle anlatır:

“İşte bak: Gaipten acip bir kafile umum hayvanatın erzakını taşıyan, nebatat ve eşcar (ağaç) kafileleridir çıkıp geliyor. Merkepleri; ağaçlara, nebatlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-i erzak taşıyorlar. İşte bak: Bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzaklarını getiriyorlar. Hem de bak: Bu kubbede o azim elektrik lâmbası güneş, onlara ışık verdiği gibi, bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor; yalnız pişirilecek taamlar, bir dest-i gaybi (gizli bir el ile) tarafından birer ipe takılıp -ip ve ipe takılan taam ise, ağacın ince dalları ve leziz meyveleridir- ona karşı tutuluyor”49.

Bediüzzaman meyveli ağaçları bir makineye benzetir:

“...Yüzer tezgâhları, fabrikaları, incecik dallarında taşıyor gibi hayretnüma (hayret verici tarzda) yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor. Halbuki çam ve katran gibi muhteşem ağaçlar, kuru bir taşta tezgâhını atmış, çalışıp duruyorlar”50.

“İşte gözümüz önünde bir dirhem... bir afyon büzrü, bir dirhem gibi bir zerdali nüveti, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemeden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha lâtif, daha leziz, daha şirin meyveleri Hazine-i Rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar.”51.

Bediüzzaman, elementlerden hayvanların icadını şöyle nazara verir:

“Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını gaybî avucuna aldı, bir et parçası yaptı”51.

Neticede bu teşekkül tarzlarına vahdaniyete birer delil gösterir:

“Her birisinde o gizli Zat’tan haber veren işler var. Âdeta her biri birer turra, birer sikke gibi, o gaybî zattan haber veriyorlar.”51.

Bediüzzaman, kâinatı bahçe, arzı bir ağaç gibi mütalaa eder:

“Demek herbir meyve öyle bir mühr-ü vahdettir ki; onun ağacı olan arzın ve onun bahçesi olan kâinat kitabının kâtibini ve Sani’ini bildirir ve vahdetini gösterir”52.

“Bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, o zatın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi onun yazısı olduğuna, açık bir surette delâlet ediyor”53.

Dökülmeyen denizler

Bediüzzaman dünyanın dönüşü ve denizlerin durumuna şöyle işaret eder:

“Hayatdârâne mütemadiyen çalkalanan ve dağılmak ve dökülmek ve istila etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet süratli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar, ne de dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa hücum ederler.

Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar”54.

Genetik hususiyetler

Bediüzzaman, insanla kâinatın münasebetini ve canlıların genetik hususiyeti için şu ifadeyi kullanılır:

“...Kalem-i Kudret (Kudret kalemi), âlemin kitab-ı kebirinde ne yazmış ise, icmalini, mahiyet-i insaniyede yazmıştır. Kalem-i kader, dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise, tırnak gibi meyvesinde dahi dercetmiştir”55.

Yumurta ve spermlerin madde itibariyle birbirlerine benzemelerine rağmen, kader programı tâbir ettiği genetik yapılarına dikkati çeker:

“Hem madem ruh cisme hakim olduğu gibi; câmid (cansız) maddelerde dahi kaderin yazdığı evamir-i tekviniyye (yaradılışa ait kanun ve nizamlar), o maddelere hâkimdir. O maddeler kaderin manevi yapısına göre mevki ve nizam alabilirler. Meselâ: Yumurtaların envaında (çeşitlerinde) ve nutfelerin aksamında (kısımlarında) ve çekirdeklerin esnafında (sınıflarında) ve tohumların ecnasında (cinslerinde) kaderin ayrı ayrı yazdığı evamir-i tekviniyye cihetiyle ayrı ayrı makam ve nur sahibi oluyorlar. Ve o madde itibariyle mahiyetleri bir hükmünde olan o maddeler, hadsiz muhtelif mevcudata menşe oluyorlar”56.

İnsanın madde ve ruh yapısı itibariyle kâinatın küçük bir numunesi olduğunu, kâinatta gerek maddî ve gerekse manevî ne varsa insanda misali bulunduğunu belirtir:

“Nasıl ki insanın anasırları, kâinatın unsurlarından; ve kemikleri; taş ve kayalarından ve saçları nebat ve eşcarından ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı sular, arzın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu âlem-i ervahtan (ruhlar âleminden) ve hafızaları levh-i mahfuzdan ve kuvve-i hayaliyeleri, âlem-i misalden... Ve hakeza... Her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar ve onların vücutlarına kat’i şehadet ederler”57.

Hayat nedir?

Bugün biyolojinin izahtan aciz kaldığı konulardan birisi, hayatın yani canlılığın tarifi ve mahiyetinin ne olduğudur. Bediüzzaman konuya değişik açılardan yaklaşır ve daha ziyade hayatın verilişindeki gayeye dikkati çeker. Cansız bir varlığın çevresiyle münasebetinin sadece bulunduğu mekân itibariyle olduğunu, ama ona hayat girince bütün kâinatla alâkadar hale geldiğini belirtir:

“Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi... Hem en büyük neticesi, hem küçük bir mahlûku bir kâinat hükmüne getiren mu’cizekâr bir hakikatı, hem güya, kâinatın bir zîhayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi; koca kâinatın bir nevi fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser mevcudatla münasebettar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mu’cize-i kudrettir”58.

Hayatın, bahusus insan hayatının gayesi ve şu muhteşem kâinatın vazifesinin ne olduğu sorusu, bütün insanlığı, Hz. Âdem’den beri meşgul edegelmiştir. Bediüzzaman, buna gayet kısa ve öz olarak şöyle cevap verir:

“Bu hayat, madem kâinatın en büyük neticesi ve azametli gayesi ve en kıymettar meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünkü; ağacın neticesi meyve olduğu gibi meyvenin de çekirdeği vasıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet, bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hay ve Muhyiye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki; bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir”59.

Görüldüğü gibi Bediüzzaman’a göre; hayatın birinci gayesi; Cenab-ı Hakka karşı şükür ve hamd, diğeri de ebedî hayattır. Kâinat fabrikası da bunu temin için çalışmaktadır.

O, hayatı bir başka cihetten ele alıp, yeryüzündeki dengeye, kâinattaki biyolojik tasviyeye değişik bir nazarla yaklaşır, elementlerin devri daimine dikkati çeker:

“Hem hayat, bu kâinatın tezgâh-ı âzamında öyle bir istihale makinesidir ki, mütemadiyen her tarafta tasviye yapıyor; temizlendiriyor; terakki veriyor; nurlandırıyor... Ve zerrat kafilelerine, güya hayatın yuvası; o zerrelere vazife görmek, nurlandırmak, tâlimat yapmak için bir misafirhane, bir mektep, bir kışladır. Âdeta Zat-ı Hay ve Muhyi, bu makine-i hayat vasıtasıyla; bu karanlıklı ve fâni ve süflî olan âlem-i dünyayı lâtifleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nevi beka veriyor, bâki bir âleme gitmeye hazırlattırıyor...”60.

Bediüzzaman, şuur ve his ile hayat arasında da şöyle bir münasebet kurar:

“Nasıl ki hayat, bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır... Ve şuur ve his dahi, hayattan süzülmüş, şuurun bir hülasasıdır... Ve ruh dahi, hayatın halis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır”61.

Başka gezegenlerde hayat var mıdır?

Bediüzzaman, diğer gezegen ve yıldızlarda hayatın varlığına da şöyle temas eder:

“Hayat olmazsa; vücud (varlık) vücud değildir... Hayat ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Mademki, hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler... Madem, şu biçare perişan küremiz, sergerdan (şaşkın) zeminimiz, bu kadar hadd-ü hesaba gelmez zevil-hayat (hayat sahibi) ile, zevil-ervah (ruh sahibi) ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat’i bir yakîn ile hükmolunur ki, şu kusur-u semâviye ve şu bürucu sâmiyenin (yüksek burçların) dahi kendilerine münasip zîhayat (hayat sahibi); zîşuur (şuur sahibi) sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi, o nuranî sekeneler bulunur. Nar, nuru yakmaz. Belki ateş ışığa medet verir: Madem Kudret-i Ezeliyye, bilmüşahede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halkeder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesîfeyi hayat vasıtasıyla madde-i latifeye çeviriyor ve nur-u hayatı herşeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyasıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette O Kadir-i Hakim, bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münasip olan sair seyyalât-ı latife maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, câmid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esir maddesinden, hattâ mânâlardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halkeder ki; hayvanatın pek çok muhtelif ecnasları (cinsleri) gibi, pek çok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalât-ı lâtife maddelerden halkeder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır... Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semâvat burçlarıyla yıldızlarıyla zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur”62.

Bediüzzaman’a göre; kâinattaki bütün yıldız ve gezegenler hayattar mahluklarla şenlendirilmiştir. Cenab-ı Hak her mekâna uygun şuur, ruh ve hayat sahibi varlıkları yaratmıştır. Hattâ merkezinde sıcaklığı15 milyon dereceye ulaşan güneşte bile, oraya münasip hayata mazhar varlıklar mevcuttur. O, gayet mantıkî bir kıyaslama ile, balığın suda, insanın karada yaşadığı gibi, havasız yıldızlarda da yaşanabileceğini tereddütsüz kabul eder. Şu kesif, katı ve cansız topraktan milyonlarca canlının yaratılmış olmasını ona delil gösterir.

Dünyada anaerobik (havasız) ortamda canlıların mevcudiyeti, bir gram toprakta 7 milyara yakın canlının barınabileceği hatırlanınca, Bediüzzaman’ın tesbitinin ne kadar yerinde olduğu anlaşılır.

Dünyanın öküz ve balık üzerinde durması

Geçmişte fen ve İslâm felsefesi arasında tartışmaya sebep olan konulardan birisi de; dünyanın balık ve öküz üzerinde durduğu meselesidir. Bediüzzaman bu konuda da her iki tarafı tatmin edecek şekilde izahatta bulunmuştur:

“Bu defaki sualinizde diyorsunuz ki: ‘Hocalar diyorlar: Arz, öküz ve balık üstünde duruyor. Halbuki arz, muallâkta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var ne de balık.’

Elcevap: İbn-i Abbas (r.a.) gibi zatlara isnat edilen sahih bir rivayet var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmdan sormuşlar: ‘Dünya ne üstündedir?’ Ferman etmiş: ‘Alessevri vel hut’(öküz ve balık). Bir rivayette bir defa ‘Alessevr’demiş, diğer defa da ’Alel hut’ demiştir”63.

Bediüzzaman, burada meselenin yanlış anlaşılmasına cahillerin bazı benzetme ve temsilleri hakikat telakki etmesinin sebep olduğunu belirtir:

“Teşbih ve temsiller... İlmin elinden cehlin eline düştükçe, müruru zamanla (zamanın geçmesiyle) hakikat telakki edilir... İşte Sevr ve Hut namıyla iki büyük melek, bir teşbih-i lâtif-i kudsî (lâtif bir benzetme) ile ve manidar bir işaretle Sevr ve Hut namıyla tesmiye edilmişler (isimlendirilmişler). Kudsî ulvî lisan-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâb etmiş, âdeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık suretini almışlar. 64

Bediüzzaman bu hadisin üç şekilde anlaşılabileceğini belirtir:

“Birinci vecih: “Cenab-ı Hak... Küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi ‘Sevr’ ve diğerinin ismi ‘Hut’dur. Ve o namı vermesinin sırrı şudur ki: Arz iki kısımdır. Biri su; biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır...

“İkinci vecih: “Meselâ, nasıl ki denilse: ‘Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?’ Cevabında: ‘Alesseyfi vel kalem’ denilir. Yani ‘asker kılıncının şecaatine ve me’mur kaleminin dirayetine ve adâletine istinad eder.’ Öyle de: Küre-i arz madem zîhayatın (canlının) meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil (sahil) kısmının kısm-ı âzamının (ekseriyetinin) medar-ı taayyüşleri (geçim vesilesi) balıktır ve ehl-i sevâhil olmayan kısmının kısm-ı âzamının medar-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medar-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğu gibi, küre-i arz da, öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zira ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sükût eder...

“Üçüncü vecih: “Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tâbir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirlerini raptedecek farazî hatlar çekilse, bir tek vaziyet hasıl olduğu vakit, bazı esed (arslan) suretini, bazı balık mânâsına hut suretini göstermişler. O münasebete binaen o burçlara o isimler verilmiş. Şu asrın kozmoğrafya nazarında ise, güneş gezmiyor... Güneş bedeline küre-i arz geziyor... Küre-i arz her ayda burûc-u semaviyenin (semavi burçların) birinin gölgesinde ve misâlindedir. Güya arzın medar-ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak semavî burçlar, onda temessül ediyor...

“İşte bu vech ile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işareten bir defa ‘Alessevr’ demiş. Çünkü, küre-i arz, o sualin zamanında Sevr Burcunun misâlinde idi. Bir ay sonra sorulmuş, ‘Alelhut’ demiş. Çünkü, o vakit küre-i arz, Hut Burcunun gölgesinde imiş”65.

On iki gezegen

Bugün henüz on bir gezegenin varlığı ileri sürülüyor. Halbuki Bediüzzaman Said Nursî yaklaşık elli sene önce on iki gezegenden bahsediyor ve ilmin hayalen ulaşamadığı yere, ispat parmağını basmakla İslâmiyetin ileri görüşlülüğünü ortaya koyuyor:

“Şu kâinat lambaları olan güneş, kâinat Sâniinin vücuduna ve vahdaniyetine güneş gibi parlak ve nuranî penceredir. Evet, manzume-i şemsiyye denilen küremizle beraber on iki seyyare: Cirmleri, küçüklük-büyüklük itibariyle pek çok muhtelif ve mevkileri, uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mutefâvit ve sür’at-i hareketleri, çok mütenevvî olduğu halde kemâl-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlâhi ile bağlanmaları... Büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlâhiyeyi ve Vahdâniyyet-i Rabbaniyeyi gösterir”66.

Esir maddesi

Bediüzzaman, esir maddesi gibi ilim sahasında mahiyeti tartışmalı konulara da oldukça geniş yer verir. Kâinatın boş olmadığını, “esir” adı verilen bir madde ile dolu bulunduğunu elektrik, ısıve ışığın bununla nakledildiğini belirtir:

“Fennen ve hikmeten sabittir ki, bu haddi yok fezay-ı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki ‘esir’ dedikleri bir madde ile doludur... Ecram-ı elviyenin cazibe ve dafia gibi kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin nâşiri ve nâkili, o fezayı dolduran bir madde mevcuttur”67.

O, esiri bir cihetle kâinattaki varlıkların yazıldığı latif bir mürekkeb, bir diğer açıdan da hububat tarlası olarak ele alır:

“Sânî-i Zülcelâl’in... Lâtif bir mürekkebi kitabeti ve en nazenin hulle-i icâdâtı ve bir maye-i masnuatı ve mezraa-i hububatı olan esir maddesini...”68.

“Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Saniin ilk icatlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani, esiri halkettikten sonra, cevâhir-i feride (atom) kalbetmiştir”69.

Bediüzzaman’a göre atomların aslı esir maddesidir.

O, esir maddesinin sıkça şekil değiştirdiğini kabul eder:

“Vücudun (varlığın) en zayıf mertebesi ve incelik derecesi en müteğayyir (değişen), mütehavvil (bir halde durmayan) tavrı ve en ziyade mekâna dağılmış olan hadsiz kesretli bir maddî madde olan esir...”68

O, uzaydaki yıldızların esir maddesi içinde bulunduklarını ve hattâ bütün uzayın esir ile dolu olduğunu ifade eder.

“Küre-i arzdan bin defa büyük milyonlar küreler, yıldızlar direksiz olarak havadan daha lâtif olan madde-i esiriyye içinde kısmen durdurulmuş, kısmen vazife için seyahat ettiriliyor.”70

Bediüzzaman esir maddesinin su gibi diğer varlıkların aralarına nüfuz ettiğini ve hatta ayrı ayrı şekillerde bulunduğunu nazara verir:

“Madde-i esiriyye mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir... Madde-i esiriyyenin, yine esir olarak kalmak şartıyla, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülatı ve ayrı ayrı nevileri vardır. Buhar ile su ve bunun teşekkülatları gibi”71.

O yedi kat semanın da bu esir maddesinden yapıldığını bildirir:

“Evet, nasıl ki, buhar, su, buz gibi havaî, mayi (akıcı), câmid (cansız) üç nevi eşya aynı maddeden oluyor. Öyle de; madde-i esiriyyeden dahi yedi nevi tabaka olmasını hiçbir mâni-i aklî olmadığı gibi, hiçbir itiraza medar olamaz... Kadîr-i Zülcelâl, esir maddesinden yedi kat semavatı halkedip tasviye ederek gayet dakik ve acip bir nizam ile tanzim etmiş ve yıldızları içinde zer’edip ekmiştir”67.

Bediüzzaman, esir maddesinin bir atomun üzerine esirle bir Kur’an yazabilecek kadar küçük olduğunu ifade eder:

“...Belki o maddenin zerreden (atom) çok derece daha küçük olan zerreleri...”71.

Ger (eğer) kalem-i Kudretle bir cüz’i fert (atom) üstüne esirin cevahir-i ferdiyle yazılsa bir Kur’an...”72.

Bediüzzaman’ın esir hakkındaki görüşleri şöyle özetlenebilir:

1.   Esir, atom ve elementlerin tarlası ve aslıdır.

2.   Esir maddesi, bir atom üzerine esir zerreleri ile bir Kur’an yazılabilecek kadar küçüktür.

3.   Galaksileri teşkil eden yıldızlar, esir maddesi içinde yüzmektedir.

4.   Çok lâtif ve akıcı olan esir, su gibi herşeyin arasına girmekte, hattâ atomun çekirdeği ile elektronları arasını dahi doldurmaktadır.

5.   Esir, ziya, hararet, elektrik gibi kuvvetleri yayıp nakletmede görev almakta, çekme ve itme kanunlarının da rabıtası durumunda bulunmaktadır.

Acb-üz-Zeneb

İnsanın yeniden dirilişiyle alâkalıbir hadiste; “Acb-üz-zeneb” tâbir edilen kuyruk sokumundaki küçük bir kemiğin ikinci yaratılışta temel olacağı belirtilir. Bu hadisten çoğu zaman maddî bir kemik anlaşılmış ve medarı münakaşa olmuştur.

Bediüzzaman’ın konuya yaklaşımı ise, bugünün telakki tarzına uygundur ve acb-üz-zeneb’i atom seviyesinde mütalâa eder:

“Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadiste ‘acb-üz-zeneb’ tabir edilen eczâ-i esasiyye ve zerrat-ı asliyye, ikinci neş’e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni-i Hakîm, beden-i insanîyi onların üstünde bina eder”73.

Bir başka eserinde de bu dirilişi; çekirdekten ağacın, tek hücreden yüksek yapılı canlıların yaratılmasına benzetir:

“...Nebatatın tohumları gibi ‘acb-üz-zeneb’ tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insani neşv-ü nema ile teşekkül eder”74.

Evrim

Canlı ve cansız varlıkların nasıl ortaya çıktığı ve günümüze kadar ne gibi değişiklikler geçirdiği hususundaki tartışmalar, son iki asırdır artan bir dozda devam ediyor. Bu hususta evrimcilerin öncülüğünü ettiği yaygın kanaat; yüksek yapılı canlıların, aşağı yapılılardan silsile halinde ve tesadüfen teşekkül ettiği tarzındadır.

Bediüzzaman, insanın embriyo safhasında geçirdiği merhalelere dikkati çeker. Vücuttaki hücrelerin büyük bir kısmının her sene değiştiğini hatırlatır ve bunların ancak kasdi bir ilim ve irade ile olabileceğini nazara verir.

“Evvelâ insanın vücuduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan suretine bir kast, bir irade ve bir ihtiyar altında mahsus kanunlarla, muayyen nizamlarla, muntazam hareketlerle intikal ettiğini ve kalıptan kalıba girip çıktığını gör. Sonra insanın bekasına dikkat et. İnsan, bu vücut libasını her sene değiştirir. Bu vücut değişmesi; bedendeki hüceyratın (hücrelerin) yıkılıp yapılmasıyla olur... Evet, fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki, o zerrenin hareketi körü körüne tesadüf eseri değildir. Çünkü o zerre, hangi mertebeye girerse, o mertebenin nizamına tâbi olur. Ve hangi bir tavra intikal etmişise, onun muayyen kanunu ile amel etmiştir”75.

Bediüzzaman, herbir türün müstakilen ve en kâmil bir şekilde yaratıldığını kabul eder:

“Cenab-ı Hak, hususî eserlerine menşe’ ve kendisine lâyık kemalatına me’haz olmak üzere her ferde ve her nev’e has ve müstakil bir vücut vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak yanıp giden hiçbir nev’i yoktur. Çünkü bütün enva’ (neviler), imkândan vücub dairesine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır. Ve âlemde görünen şu tegayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudusu, yani yeni vücuda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudusu, zaruriyet-i akliye ile sabittir. Demek hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez. Ve keza ilm-ül hayvanat ve ilm-ül nebatta isbat edildiği gibi, enva’ın sayısı iki yüzbine baliğdir. Bu nevi’ler için bir âdem ve birer evvel-baba lâzımdır. Bu evvel-babaların ve âdemlerin daire-i vücubda olmayıp, ancak mümkünattan olduklarına nazaran, behemahal vasıtasız, kudret-i İlâhiyeden vücuda geldikleri zaruridir. Çünkü bu nevi’lerin teselsülü, yani sonsuza uzayıp gitmeleri bâtıl. Ve bazı nevi’lerin başka nevi’lerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünkü iki nevi’den doğan nev’, alelekser ya akîmdir veya nesli inkıtaa uğrar; tenasül ile bir silsilenin başı olamaz.

“Hülâsa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei, en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitmektedir”76.

Ona göre farklı türlerin silsile halinde birbirinden hasıl olması söz konusu değildir. Her nevin bir babası vardır ve bu doğrudan yaratılmıştır. Bunun sonu da oğul bir ferttir. Bir başka nev’in (*) babası olamaz.

Bediüzzaman, sadece nev’lerin müstakil yaratıldığını kabul etmekle kalmıyor, herbir ferdin kendine has ve müstakil hususiyetlerine de dikkati çekiyor. İnsanlık vasfında bütün insanlar ortak olmakla beraber, herbir ferdin hem simasındaki ve hem de ruh âlemindeki farklılığı nazara veriyor: Bunun da tabiat veya tesadüfle izah edilemeyeceğine dikkati çekiyor.

(*) Buradaki “nev” kelimesi aslında bugünkü manada türün tam karşılığı da değildir. Kaldıki “tür” tarifi üzerinde de botanikçilerle zoologlar arasında tam bir görüş birliği yoktur. Nev' kelimesini, belirli ve sabit genetik potansiyele veya bir gen havuzuna sahip populasyon olarak almak mümkün görünüyor.

 

* Prof. Dr. Adem TATLI

1947 yılı Korkuteli doğumlu. Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi (1966), Ankara Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü mezunu. Tokat İlköğretmen Okulunda iki yıl (1970-1971) öğretmenlik yaptıktan sonra, 1971'de Atatürk Üniversitesi Temel Bilimler Yüksek Okuluna asistan olarak girdi. Burada doktorasını verdi, doçentliğe yükselerek 1982'de Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesine geçti. 1988'den beri Konya-Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde profesör ünvanıyla öğretim üyeliği görevini sürdürüyor. Makaleleri, 1987-1988 yılları arasında Zafer dergisinde; 1984-1988 yılları arasında Sur dergisinde; 1974-1980 yılları arasında Yeni Asya Gazetesinde ve 1986 yılında Tercüman Gazetesinde yayınlandı.

Eserleri:

Fosiller ve Evrim (Çeviri, 1984), Evrim Teorisi Hakkında Rapor Özeti (1985), Yaratılış, Evrim ve Halk Eğitimi (Çeviri, 1985), Yaratılış Modeli (Çeviri, 1985), Merak Ettiklerimiz (1988).

Ayrıca uzmanlık dalında yayınlanmış eserleri de vardır.

KAYNAKLAR:

2.   Nursî, Bediüzzaman Said, Muhâkemat, Sözler Yayınevi, s. 34, İstanbul 1977.

3.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sünuhat, Sözler Yayınevi. s. 18, İstanbul 1977.

4.   Nursî, Bediüzzaman Said, Muhâkemat, s. 35.

5.   Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Sinan Matbaası, s. 77, İstanbul 1960.

6.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 275.

7.   Nursî, Bediüzzaman Said, Muhâkemat, s. 32.

8.   Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s. 79.

9.   Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s. 57.

10.   Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s. 523.

11.   Nursî, Bediüzzaman Said, Muhâkemat, s. 24.

12.   Nursî, Bediüzzaman Said, Muhâkemat, s. 18.

13.   Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s. 451.

14.   Nursî, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şamiye, s. 19.

15.   Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s. 80.

16.   Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s. 71.

17.   Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s. 80.

18.   Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s. 84.

19.   Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s. 79.

20.   Nursî, Bediüzzaman Said, Divan-ıHarb-i Örfi, Sözler Yayınevi, s. 62, İstanbul 1978.

21.   Nursî, Bediüzzaman Said, Divan-ıHarb-i Örfi, s. 59.

22.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 51.

23.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 321.

24.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 7.

25.   Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcaz, s. 15.

26.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 182.

27.   Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcaz, s. 215.

28.   Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcaz, s. 216.

29.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 365.

30.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 261.

31.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 170.

32.   Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcaz, s. 216.

33.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 727-728.

34.   Kâha, Edip, Yoktan Var Edilemez mi? Merak Ettiklerimiz, Ed. Tatlı, A. 1985.

35.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 182-183.

36.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 178-322.

37.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 172.

38.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 167.

39.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 170.

40.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 204-205.

41.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 582.

42.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 582-583.

43.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 170.

44.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 309.

45.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 588.

46.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 584-586.

47.   Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s. 220.

48.   Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s. 221.

49.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 297.

50.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 294.

51.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 293.

52.   Nursî, Bediüzzaman Said, Şualar, s. 174.

53.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 301.

54.   Nursî, Bediüzzaman Said, Şualar, s. 112.

55.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 295.

56.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 590-591.

57.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 336.

58.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 310.

59.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 311-312.

60.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 310-311.

61.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 317.

62.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 536-538.

63.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 83.

64.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 84.

65.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 85-86.

66.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 714.

67.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 60-61.

68.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 323.

69.   Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcaz, s. 215.

70.   Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 332.

71.   NursîBediüzzaman Lem’alar, s. 323-324.

72.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 774.

73.   Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s. 555.

74.   Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcaz, s. 62.

75.   Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcaz, s. 61-62.

76.   Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcaz, s. 98-99.

Makale Yazarı: 
Prof.Dr. Adem Tatlı