Asrımız Müslümanlarının yaşadığıhayat şartları, çeşitli noktalardan Mekke ve Medine'deki İslâmın ilk yıllarındaki şartlara göre değişiklik arz etmektedir. İslâm çok hızlıbir şekilde dünyanın bütün kıtalarına yayılmıştır. Ayrıca zamanımızda Müslüman sayısıHıristiyan sayısına ulaşmışbulunmaktadır. Öyle ki, İki dinin mensuplarıinsanlığın yarısınıteşkil etmektedir.
Acaba bu durum Hazret-i Muhammed'in zamanında nasıldı? O devirde Mekke'de bir Yahudi bile yokken, Medine'de üçYahudi kabilesi bulunuyordu. Hıristiyanlık Ortadoğuda her tarafa yayılmışken Necran bölgesini hariçtutarsak, o bölgede (Arap Yarımadasında) çok az sayıda Hıristiyan yayılmıştı. Bunun yanında Hazret-i Muhammed'in bazıHıristiyanlarıtanıdığınıve onun geleceğini haber veren Hıristiyan papazın hikâyesini biliyoruz.
Günümüze gelirsek, bugün Mekke ve Medine'den çok uzaklardaki Almanya'da 2 milyona yakın Müslüman 76 milyon Hıristiyanla birlikte yaşamaktadır. Buna karşılık Hıristiyanlar Ortadoğuda azınlık durumuna düşmüşlerdir. Lübnan'ıdahil etmezsek, Hıristiyanlar Mısır ve Suriye'de azınlık gruplar teşkil etmektedir. Görüldüğügibi, şartlar İslâmın ilk yayılma yıllarına göre çok çeşitli noktadan değişti.
Kur'ân'da Hıristiyanlar hakkıda pekçok âyet vardır. Bunlar Mekke ve Medine'deki şartlara göreydi; aynızamanda bu âyetler temel esaslarıteşkil ediyordu.
Said Nursîbu âyetleri günümüz şartlarına göre tefsir etmişve istikbalde kullanılabilecek hale getirmiştir. Onun, Kur'ân'ın nurunu kendi hayat şartlarında tatbik etmesi nümune-i imtisaldır ve örnek teşkil etmektedir. Fakat o, bunu herşeyden önce-Şerif Mardin'in de ifade ettiği gibi-zor ve fakat fevkalâde güzel tasavvufi temsillerle süslenmişbir dille anlatmaktadır. Böylece Risale-i Nur ilk bakışta her okuyucuya kendini açmamaktadır.
Şimdi Nurcular onun eserlerini devam ettirmekte ve onun gayelerini tahakkuk ettirmektedirler. Bu gayeler arasında Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki diyalog ve dinîhayatın karşılıklıolarak düzenlenmesi de bulunmaktadır. Hıristiyanlara göre iki din arasındaki diyalog artık zaruret haline gelmiştir. Biz Hıristiyanlar olarak Müslümanlarıiyi anlamaya büyük gayret gösteriyoruz. Birbirimizi iyi tanımak herşeyden önce, hiç şüphesiz her iki taraftaki mevcut korkularıtelafi edecektir.
Her iki dindeki ortak noktalar
Hıristiyanlar, İslâmıciddiye alınmasıgereken bir din olarak görüyorlar. Bildiğiniz gibi Müslümanlar tek bir Allah'a inanırlar; bu Allah Hıristiyanların da Allah'ıdır. O Allah ki, şefkat sahibi ve bilicidir (Rahîm ve Alîm'dir). Fakat Müslümanların bizim teslis akidemiz (üçlüsistem) hakkındaki görüşlerinin tam aksine baştan beri inanıyoruz ki, Allah birdir. Hıristiyanların büyük bir kısmıher ne kadar bu temel inancıbütünüyle benimsemeseler de, bizim Allah'ımız şefkat eden, seven Allah'tır.
Hiçşüphesiz şu açık bir farklılık ki, biz İncil'i ihtiyatlıolarak değerlendiriyoruz, fakat Müslümanların tutumu Kur'ân‘a karşıböyle değildir. İncil'in yazılmasında çeşitli yazarların tesirinin olduğunu biliyoruz. Bu yazarlar İncil'deki düzenlemeleri çeşitli zamanlarda yapagelmişlerdir. Artık İncil'de, zamanla kayıtlıolan hususlarla ebedi olarak geçerli olanlarıayırd etmek mecburiyetindeyiz. Bununla birlikte inancımıza göre, İncil'in tamamıAllah'ın kelâmıdır.
Bediüzzaman Said Nursî, "İncil'in insanlar tarafından değiştirilmesine rağmen, gerçek iman esaslarıkısmen asliyetini muhafaza etmiştir" demekte ve Hıristiyan dindarlarınısaygıyla karşılamaktadır. Hattâbugün Hıristiyanların çoğu Hz. Muhammed'i (a.s.m.) peygamber olarak tanımaktadır. Bununla birlikte İsa'nın "oğulluk" meselesinde ve çarmıha gerilerek insanlığın kurtarıcısıolma hususunda Hıristiyanlarla Müslümanlar temelden ayrılmaktadırlar. Aslında Müslümanlara göre, Hz. İsa'nın peygamberler arasında üstün bir yeri olmasına rağmen; Said Nursî, Hz. İsa'ya "oğulluk" verilmesi fikrini Hıristiyanların aşırısevgilerinin bir neticesi olarak görmekte ve Hıristiyanların dindarlıklarınısaygıile karşılamakta, bazı inançesaslarınıaşırıbularak reddetmektedir.
Bunun bir zararının olacağınısanmıyorum. Çünküneden dünyamızda tek ve merhamet sahibi, dünyayıyaratan ve kıyamet günü insanlarıhesaba çekecek Allah'a inanan çeşitli dinler olmasın? Cenab-ıHak, Mâide Suresinin 48. âyetinde şöyle buyurmaktadır:
"Sizin herbiriniz için biz bir şeriat ve açık bir yol tayin ettik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat verdikleriyle sizi imtihan etmek için farklıümmetlere ayırdı, siz de hayırlıişlerde yarışın. Hepinizin dönüşüAllah'adır. Hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri o size bildirecektir."
Bediüzzaman Said Nursîbununla ilgili olarak, "Hattâhadis-i sahihle, âhirzamanda İsevilerin hakiki dindarlarıehl-i Kur'ân'la ittifak edip müşterek düşmanlarıolan zındıkaya karşıdayanacaklarıgibi, şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakiki dindar ruhanileri medar-ıihtilaf noktalarımuvakkaten medar-ımünakaşa ve niza etmeyerek müşterek düşmanlarıolan mütecaviz dinsizlere karşıittifaka muhtaçtırlar"1 demektedir.
Bugün yanyana yaşayan çeşitli din ve mezhepler sadece tarihîbir gelişmenin neticesi ve asrımızın bir gerçeği olarak değil; aynı zamanda Cenab-ıHakkın iradesinin bir tecellisidir. Biz bunun farkına yeni yeni varıyoruz.
Diyaloğa adım atmak bütün dinleri bir ve beraber görmek değildir; üçsemavîdin olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet müstakil olarak kalacaklardır. Her ne kadar İbrahim (a.s.) insanlığın atasıda olsa onun şahsında sadece dinlerin ortak tarihi beraberliği ortaya çıkmaz, bilakis ayrılırlar. Müslümanlar için İbrahim'in (a.s.) bizden çok farklıbir yeri ve mânâsıvardır.
Bediüzzaman'ın bakıştarzı
Bediüzzaman Said Nursîbu farklılığıbilmektedir. Meselâİsa'nın (a.s) devlet idaresi ve sosyal hizmetler yapmadığınıifade etmektedir. "Bundan dolayıHıristiyanlıkta sadece dünyevi kanunlar, örfîhukuk vardır" demekte ve bu noktalardan Hıristiyanlığıeksik olarak görmektedir. Biz Hıristiyanlar olarak bu meseleye daha farklıbakmaktayız ve bu konuda Müslümanlarla müzakereye hazırız. Fakat bu mesele şu anda nihâînokta değildir. Bu hususta yapılacak ilk iş, karşılıklıolarak iki dinin varlığının kabul edilmesidir. Allah'a giden yollar hakkındaki kararıCenab-ıHak kendisi verecektir. Farklılıklar karşılıklıolarak kabul edildikten, bilindikten ve tanındıktan sonra adımlar atılabilir. Bu tarihi kritik yapıfevkalâde şâyân-ı temâşadır. Bu kulağa hoşgelmese bile fevkalâde yapıcıdır. Allah'ın muradınıve emrini anlamak, ortak değerleri ortaya çıkarmak, insanlığın saadetini gerçekleştirmek, ancak böylece mümkün olur.
Müslümanlar ve Hıristiyanlar birbirlerine karşıyabancıgibi durmamalıdırlar, ortak vazife üstlenmelidirler. Bu vazifenin vaktiyle şuuruna varmışbirisi vardır: Asrımızın büyük âlimi, Müslüman ve Hıristiyanlara önümüzdeki asır için yol gösteren Bediüzzaman Said Nursî‘dir.
O, EmirdağLahikasıisimli eserinde, Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular çok dikkat etmeleri lâzımdır, komünizme ve dinsizliğe karşıbir cephe oluşturmalılar, demektedir.2
Said Nursîmateryalist ve kapitalist Batıya karşıolmasına rağmen, kapitalist "Avrupalı" ve "Amerikalı"yla Hıristiyanlığıciddiye alan ehl-i kitap Hıristiyan "Avrupalı" ve "Amerikalıyı" çok açık bir şekilde ayırd edip Batıyıtenkit ederken bu Hıristiyanlarımüstesna tutmuştur.
Şu şüphe götürmez bir gerçek ki, komünizm iflas etmiştir ve görünen o ki, kapitalizm de yıkılacaktır. Bu sebeple her iki dinin ana kaynaklarına dönmek fevkalâde bir mecburiyet haline gelmiştir. Nerede insan hak ve hürriyetlerini kısıtlamayan, hürriyeti temin eden, sadece kendini düşünmeyen (egoist olmayan) bilakis insanlığın saadetine hizmet eden ve ahlâkîdeğerler sadece bir dinin mensuplarına değil de, bütün din mensuplarına hizmet veren bu kabilden teşebbüsler sınırsız bir şekilde desteklenmeli ve mümkün olan her şekilde takviye edilmelidir.
Bu istikamette hedef gösteren ifadeler yine Bediüzzaman Said Nursî'ye aittir.
O şunun farkındadır: Bu dünyada hiçbir şey sabit değildir, değişmeye ve gelişmeye tabidir. Böylece insan yaşının geçmesiyle bilgisini geliştirmeli ve yeni yollar bulmalıdır. Dahasıvar: İnsan mahiyeti itibariyle Allah'ın izniyle değişmeye kabil ve bilhassa müsbet gelişmelere müsait bir şekilde yaratılmıştır.
İşte bunun gibi dinler ve dinîcemaatler de gelişmeye müsaittirler. Bugün dünyada 1 milyarın üzerinde Müslüman, bir o kadar da Hıristiyan vardır. Her iki din mensuplarıolarak eğer biz dikkatlerimizi dinlerimizin temel esaslarına değil de, Cenab-ıHakkın bize yüklediği ortak vazifeye teksif edersek; yani dünyada adaletin yanında, haksızlığın karşısında yer alırsak, dünyada iyiliğin hâkim olmasıiçin çok şeyler yapabiliriz.
Bizler tarihteki düşmanlıklarıeski bir deri gibi üzerimizden atmalıyız. Geçmişin hata ve yanlışlıklarınımaziye gömüp gözlerimizi geleceğe çevirmeliyiz. Çünküdünyanın problemleri gittikçe büyümekte ve girift bir hal almaktadır. Bu problemleri ancak beraberce çözebiliriz.
Hıristiyanların ileri gelenleri ile bazıMüslüman liderler, müşterek ahlâkîdeğerler kurmak üzere, geçtiğimiz aylarda yaptıkları toplantıda "Dünya AhlâkîDeğerler Beyannamesini" yayınladılar. Bu beyanname (Weltethos Erklarung) BirleşmişMilletlerin İnsan Hakları Beyannamesinin yerine geçecek bir özellik taşımaktadır. Çünkü, İnsan HaklarıBeyannamesi Müslümanlar tarafından pek kabul görmemektedir.
II. Vatikan Konsülünden bu yana (1962) Katolik Kilisesi diğer din mensuplarıyla samimi bir diyalog gayreti içindedir. Protestan Kilisesi de Müslümanlarla diyalog yolunu aramışve teorik münazara yerine, Almanya'da İslâmıyaşayan Müslümanlara, bilhassa Nurculara toplantılarıiçin ibadethanelerini, salonlarınıtahsis etmektedirler. Bunun yanında üzüntüyle belirteceğim bir husus vardır. O da bugüne kadar henüz Hıristiyanların, Müslümanların camilerinde ibadet edemeyişleridir. Ülkemizin her köşesinde Müslümanlar cami yaptırabilirken, İslâm ülkelerinde Hıristiyanların kilise yaptırmalarıyasak gibidir. Hıristiyanların Müslümanların arasına girip zarar verebilecekleri hususunda korkular mevcuttur. Hıristiyanların katiyetle böyle bir niyeti yoktur.
Said Nursî, her bir dinin gücünükendi esaslarından kaynaklandığınıbiliyordu. İslâm gücünüKur'ân'dan alırken, Hıristiyanlık İncil'den almıştır. Bu esasa bağlıkalanların gücüdevam ediyor demektir. Bunun için güçlübir muhatabın korkmasıiçin bir sebep yoktur. Tam tersine bu, günümüzün problemlerinde kendi aslınımuhafaza etmeye en iyi yardımdır.
Almanya'da örnek diyalog
Almanya'da hususi olarak Hıristiyan-İslâm diyaloğunu, genel mânâda da dinlerin diyaloğunu esas alan dergiler yayınlanmaktadır. Bunun yanında Hıristiyan-İslâm diyaloğuyla ilgili kitaplar polemiksiz bir şekilde kaleme alınıp neşredilmektedir, Bu dergi ve kitaplarda her iki dindeki bayramlar, farklıgelenek ve görenekler, Müslümanlığın iman esasları, müşterek taraflar ve farklılıklar rahat bir şekilde işlenmektedir.
Bu yayınların hazırlanmasında Müslümanlar bazan yazar, bazan da danışman olarak hizmet görmektedirler. Buna benzer çalışmaların İslâm ülkelerinde ne zaman gerçekleşeceğini merak ediyorum.
Bu arada biz Hıristiyanlarda da çok büyük hataların olduğunu belirtmekte fayda vardır. Hıristiyan-İslâm diyaloğu Almanya'da 30. yılını doldurmaktadır. Ancak bu diyalog âdeta belli bir grup ve kesime mahsus kalmıştır. Çeşitli kuruluşların tertip ettiği kongre ve konferanslarda çok sayıda Hıristiyan temsilcilerin yanında, Müslümanlardan hemen her zaman aynısimalar görünmektedir. Bu diyaloğa canlılık verebilecek bir akım varsa, o da Nurculuktur. Çünkü, bu cemaat diyaloğu çok açık olarak yürütüyor. Bu sözleri sizleri memnun etmek için söylemiyorum; 20 yıldan fazla bir zamandan beri bu meseleyi adım adım takip ediyorum.
Said Nursî'nin fikirlerini umumi mânâda değerlendirirsek, şunu söyleyebiliriz: Biz ilmin buluşlarınıve sonuçlarınıyerli yerinde kullanmıyoruz. Bu sözlerimle, atom enerjisinin insanlığa faydalıişlerde kullanılmamasını, atom artıklarının bertaraf edilmesini, gen teknolojisinin sun'i olarak insan, hayvan ve bitki yapıtaşlarına karışmasının sonuçlarını; toprağın ve havanın metallerle kirlenmesini, ozon tabakasındaki deliklerin büyümesini kastediyorum.
Said Nursî bir Müslüman âlimi olarak Kur'ân'dan aldığıilhamla Cenab-ıHakkın tabiatta, insanda; hattâbir sinek ve bir tohumda icraatınıgörmüştür. Eğer onun Kur'ân‘dan beslenen bu bakışaçısıdünyada tesirini gösterse, insanlık kendine gelirdi.
Hıristiyanlık dünyasında da bu sahada ikazcıve uyarıcılar vardır. Fakat Hıristiyan teolojisi insanların menfaatini ölçüalmada İncil'de mevcut ve kendisinin de inandığısanat-ıİlâhîyi ciddiye alarak, hakikaten nazar-ıitibara almakta hâlâzorlanmaktadır. Burada hayatî, meyvedar ve önemli diyalog noktalarıgörüyorum. Maalesef bugün Hıristiyan-Müslüman münasebetleri ileri bir seviyede derin, ve coğu zaman da her iki tarafta da mevcut fevkalade yanlışanlamalarla şekillenmektedir. Eğer muhatabımız misal olarak "hürriyet", "kadın hakları", "demokrası" yada "şûrâ", "din" ve "devlet" gibi İslâmın temel prensiplerinden bahsediyorsa; bunlarıancak karşılıklıkonuşma ve tanışma yoluyla anlayabiliriz.
Bunun yanında bizi birbirimize yaklaştıran pek çok ortak değerlerimiz vardır: Dindarlık, doğruluk, komşu hakları, karşılıklıdayanışma, muhtaçlara yardım, fakir ve hastalarıgörüp gözetme, aile fertlerinin birbirine sevgisi, saygısıve bağlılıkları, misafirperverlik v.s...
Said Nursî, Kastamonu Lahikasıisimli eserinde, Birinci Dünya Savaşıesnasında çocuk ve kadınların düşman tarafından uğradıklarıeza ve cefalara ve öldürülmelerine, fıtratlarındaki şefkat dolayısıyla fevkalâde acımıştır. Sonra mânevîgözüyle, öldürülen masum çoçukların ve insanların Cenab-ıHakkın rahmetiyle Cennete girdiklerini, hattâo masumlar kâfir de olsalar Cenab-ıHakkın rahmetinin onlarıbile içine aldığınıifade etmekte ve devamla "Hattâo mazlumlar kâfir de olsa, âhirette kendilerine göre o dünyevîâfattan çektikleri belalara mukabil rahmet-i İlâhiyenin hazinesinden öyle mükâfatlarıvar ki, eğer perde-i gayb açılsa o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ürahmet görünüp, ‘yâRab, şükür elhamdülillah' diyeceklerini bildim" demektedir.3
Bizim dinimizde şefkatin büyük bir yeri vardır. Şefkat, Said Nursî'nin eserlerinde önemli bir ağırlık teşkil eder. Bu husus aramızdaki diyaloğu zorlamaktadır. Alman Katolikler Gününde Papaz Kardinal Arinze'nin, bugünü, "İnsani yardım diyaloğu yahut sosyal yardım diyalogu 91" diye adlandırması, Said Nursî‘nin arzusuna paralellik arz etmektedir.
Evet, dünyada nerede savaşve açlık varsa, bunlara çare bulmak için insanların dinine ve rengine bakmadan çalışmaya mecburuz.
Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki ortak değerler sadece sosyal yardım sahasında kalmamalıdır. Bunun daha da ilerisine gitmelidir. ÇünküEhl-i Kitap olarak bir Allah'a inanır ve Ona ibadet ederiz. Bununla birlikte gerçek dinin ve vahye dayalıahlâki esasların hayat sahasına çıkarılmasına ihtiyaçvardır. Said Nursîde bu gerçeği görmüşve eserleri olan Risale-i Nur Külliyatında bunun lüzumuna işaret etmiştir.
Bediüzzaman'ın Almanya'ya bakışıve Nurcular
Said Nursî'nin memleketim olan Almanya'ya karşıözel bir bağlılığıvardır. 1918 yılında Rus esaretinden kaçışında Almanlar tarafından işgal edilmişolan Polonya topraklarından Berlin'e gelmiş, harp esiri subay olarak karşılanmış, 2 ay kadar kalmışve fikir yapısınıaydınlarla yaptığı görüşmelerde tanıma imkânıbulmuştur. O zaman, "Tarih boyunca Almanlar Türklerle ve Türkler Almanlarla çok eski dostturlar" demiştir. Türkler Almanlara nazaran dostluğun korunmasına daima itina göstermişlerdir.4
36 yıl sonra, 1954'te talebesi Muhsin Alev'i Berlin'e göndermiştir. Bundan önce de Berlin Camii imamına Zülfikar isimli eserini göndermiştir. Muhsin Alev, Berlin'de güzel bir hizmet başlattıve zamanla teşekkül eden cemaat Berlin'de bir matbaa kurulmasına muvaffak oldu. Türkiye'de basma imkânıbulamadıklarıtevafuklu Kur'ân'ıburada bastırdılar. Ben böyle bir kitaba sahip olmakla kendimi mutlu addediyorum. Nur talebeleri daha sonra Risale-i Nurdan değişik eserleri Berlin'de Türçe olarak basarak Türkiye'ye göndermişlerdir.
Bu cemaat yıllarca Almanya'nın her tarafına ve Türkiye'ye Bediüzzaman Said Nursî'nin arzu ettiği tarzda güzel hizmetler götürmüştür. ÇünküBediüzzaman Avrupa'nın İslâmlaşmasında Almanya'yıbir üs olarak düşünmüştür.
Berlin'deki matbaa ve Köln'deki Nur Cemaati Alman kanunlarının kendilerine verdiği haklarla hiçbir engelle karşılaşmadan faaliyetlerini serbestçe sürdürmektedirler. Bu haklar, hangi inanca mensup olursa olsun, hatta bazılarımızın hoşuna gitmese de ateistlere de verilmiştir. Biz her ne kadar ateizmle fikir mücadelesi yapsak bile, fakat şahıs olarak ateistlerin insanîhaklarınıkısıtlayamayız. Ancak Hıristiyan ve Müslüman olarak beraberce dinimizi örnek bir şekilde yaşayarak ateistleri tekrar imana kazanma gayreti içinde olmalıyız.
Bugün Almanya bir sürüiçkarışıklıklara sahne olmakta ve bu olayların sonuçlarının neler getireceğini kestirmek mümkün görünmemektedir. Daha önce Doğu Almanya olan yeni federal eyaletler komünizmin ektiği tohumlarıhenüz kurutamadılar. Sistemlerin yıkılmasıyla yarım asırdan fazla süren doktriner ateizmin kaybolmasına inanmak büyük bir hata olur. Burada Hıristiyanların üzerine büyük vazifeler düşmektedir, Nasıl ki, dağılan Sovyetler Birliğinden doğan Özbekistan, Kazakistan, Kırgizistan ve Tacikistan gibi cumhuriyetlerde Müslümanlara büyük vazife düştüğügibi...
Köln'deki Nur Cemaati, Paskalya Bayramımünasebetiyle Papalığa şâyân-ıtakdir bir kutlama mesajıgöndermişti. Mesajda, Doğu blokunun komünizmden kurtulmasında Polonya asıllıpapanın ağırlığıdile getiriliyordu. Komünizme karşıortak mücadele olarak da Müslümanların Afganistan'dan Ruslarıçıkardığıifade ediliyordu. "Aynızamanda şunun da farkındayız ki" ifadesinin yer aldığıtebrik yazısında devamla "Bütün bu olaylardan sonra vazifemiz bitmemiştir. Zât-ıâlinizin de tespit ettikleri gibi, insanlığın imana ve yeni dünya düzenine ihtiyacıvardır." Bu paskalya tebriki Said Nursî'nin düşünce sistemiyle yazılmıştır. Nitekim Said Nursîde 1951 yılında zamanın Papazına el yazmasıçok güzel bir eserini göndermişti.
Protestan ve Katolik kiliseleri İslâmiyetle Hıristiyanlık arasındaki diyaloğun dünyamızın geleceği için hayatîehemmiyet taşıdığınıçoktan farketmişlerdir.
Almanya'da kendim aktif olarak yıllarca diyalog toplantılarına katıldım. Her yıl tekrarlanan Alman Protestanlar Gününde, Müslümanlardan katılanların dilimizi iyi bilen ve Almanlarla çok iyi münasebetler kuran aynıve fakat az sayıda insanlar olduğunu gördüm. Bununla birlikte diyaloğun devamlılık arz etmesi için yeni bir güç, yeni bir fikir ve genişbir tabana ihtiyacıvardır.
Ehl-i kitap olarak birbirimizi kendi dinimize çevirme gayreti içinde olmamalıyız. Hele hele zorla, asla! "Çünküdinde zorlama yoktur"5 Bunun yerine dinden uzak olan insanlara, inandığımız gibi yaşayarak birer canlıörnek olmalıyız. Dinlerimiz arasındaki farklılıklarıortaya çıkarmak yerine, ortak meseleler üzerinde fikir birliği yapmalıyız.
Bediüzzaman Hıristiyanlığa nasıl bakıyor?
Bediüzzaman Said Nursî'nin diğer din mensuplarıyla ilgili detaylıgörüşlerini, bilhassa Hıristiyanlarla olan kısmınıüçana noktada özetlemek istiyorum:
Birinci nokta:
Bediüzzaman'a göre insanlığın büyük kısmının İslâmıkabul edeceği görüşühâkimdir. Ona göre, Avrupanın Müslümanlaşmasıiçin gerekli aksiyon Almanya'dan gitmeliydi. Meşhur "Ehl-i Kitaba davetiye"sinde ve Risale-i Nurun çeşitli yerlerinde bu meseleyi işlemektedir.
"Kur'ân-ıKerim ehl-i kitabıimana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:
"Ey Ehl-i Kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikadınızıikmal ve yanınızda bulunan esasat-ıdiniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatların kavaid-i esasiyelerini cem etmişolduğundan, usülde muaddil ve mükemmildir. Yani tadil ve tekmil edicidir. Yanlız, zaman ve mekânın teğayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir...
"Bu sırdandır ki Kur'ân fer'i hükümlerden bir kısmını neshetmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi diye hükmetmiştir."6
Bediüzzaman İncil'in dinîhakikatlarınıtanımakta ve tamamlanmışolarak Kur'ân'da bulunduğunu; müstakil bir din olan Hıristiyanlığın Hz. Muhammed'in (a.s.m.) gelişiyle ona ihtiyaçkalmamakla beraber Müslümanlara sunabilecek halihazır Kur'ân'da olanların dışında bir şey kalmamıştır. Eğer biz Hıristiyanlar bunu başka türlüdeğerlendirsek Kur'ân'ın bu hakikatini kafi miktarda tanıyamamışız demektir. Bediüzzaman bu meseleyi gayet berrak bir şekilde ifade etmiştir. Bu, onun ana gayelerinden birisidir ve pek tabi, bu düşünce onun için hiçvaz geçilmez olarak kalmıştır.
İkinci nokta:
Pragmatik bir devlet Said Nursî'nin hedefleri arasında yer almaktadır. Bu, Müslüman olmayan unsurların Müslüman devletlerdeki konumlarıdır. Böylece devlet politikasıolarak gayr-ımüslimler, İslâm ülkelerinde aynıMüslümanlar gibi haklara sahip olarak muamele görsünler, tâ Müslümanlara da gayr-ımüslim devletleri de aynışekilde davransınlar.
Bu meseleyi Safa Mürsel, Bediüzzaman Said Nursîve Devlet Felsefesi isimli eserinde, Münazarat'ıkaynak vererek enteresan bir şekilde tespit etmektedir. Bediüzzaman'ın da, 1911 yılında Rum ve Ermenilere Meşrutiyette aynıhürriyetleri vermeyi "İslâma uygun olarak" kabul ettiğini görüyoruz:
"Farz ediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi fena olsun. Lâkin, biz ehl-i İslâma zararlıdeğiliz"7
Bu husus Hıristiyanlar için de geçerlidir. Eğer Müslümanlar Almanya'da Alman Aanayasasına uyar, Hıristiyan dinine ve kültürüne zarar vermezse, Said Nursî'nin İslâm devletinde Hıristiyanlara verdiği hakların aynısına burada da Müslümanlar sahip olurlar. Gayr-ımüslim bir devlet ve kanunlarıtanımaz veya misyonerlik yapılırsa, o zaman problemler ortaya çıkar.
Yine Bediüzzaman Said NursîMünazarat isimli eserinde, Müslüman kalarak, Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olunabileceğini ifade etmektedir. Dini farklılıklara zarar vermeden politik, sosyal ve ekonomik sahalarda dostluklar kurulabileceğini belirtmektedir. Nurcular, bu mânâda Üstadlarını, Hıristiyan-İslâm diyaloğunda asrımızın rehberi olarak adlandırıyorlarsa, bu husus Hıristiyanlar tarafından da kabul görür. Hıristiyanlar ve Müslümanlar bu şekilde karşılıklıolarak devletler hukuku üzerinde anlaşabilirler. Birlikte yaşayışa zarar vermeyecek bir ölçüde dinîfarklılıklar kabul edilebilir. Azınlıkların bir devletin idare ve anayasasına dinînoktadan müdahelesi ise her hal ükârda bu meselenin dışındadır.
Bu görüşiyi bir İslâmîgeleneği ifade etmekte ve tarihte değişik defalar uygulama sahasıbulmuştur. Bediüzzaman bu görüşü, zamanımız için gerçek bir beraber yaşamanın gerçekleşmesinde çok önemli bir prensip olarak tespit etmiştir. Bu görüş, toleranslıbir beraberliğin ötesine geçmemektedir.
Üçüncünokta:
Hıristiyan-İslâm diyaloğu için, temel şartlardan birisi de, Risale-i Nur noktasından baktığımızda, her şeyden önce her iki dinin ortak noktalarıortaya çıkar. İşte bu ortak noktalar, İslâmın ve Hıristiyanlığın bütün dünyada ateizme, materyalizme, komünizme v.s. karşıortak hareket etmeleri imkânınıvermektedir. Bediüzzaman Said Nursîbu dâvaya delil olarak En'âm Sûresinin 48. âyetini delil olarak göstermektedir. Semavi dinlerin "hayırlıişlerde yarış"ması, bilhassa dinsizliğe karşıortak mücadele, ittihadıtemin ederek tek bir ümmeti ortaya çıkarmaktan daha önce gelmektedir. Onlar hakkındaki kararıinsanlar değil de, Cenab-ıHakkın kendisi verecektir. Allah'a hakkıyla hizmet edebilmek gibi umumi bir gaye için hiçbir şey esirgenmemelidir. Bu, Cenab-ıHakka hizmet yolunda dinlerin birbirini karşılıklıdesteklemesinden başka bir şey değildir. Eğer biz Müslüman olsaydık, bu hareketimizi Bediüzzaman Said Nursî'nin de yaptığıgibi En'am Sûresinin 48. âyetine dayanırdık.
O gerçek Hıristiyanlarıve iyi bir Hıristiyan geleneğiyle şekillenmişAlmanya'yıbütün dünyadaki din düşmanlarına karşımücadelede fevkalâde bir dâvâarkadaşıolarak görmüştür. Müşterek olarak Cenab-ıHakka hizmette bulunmak Bediüzzaman için, zamanımızda, sadece tolerans göstermekten ve hattâHıristiyanlarıMüslümanlaştırmaktan çok daha önemli, kalbîbir arzu olarak kalmıştır. Bu vazifenin dışında kalan her şey, diyalog noktasından baktığımızda geri plânda bırakılmalıdır.
Son olarak şunu belirtmek isterim: Dinler, farklılıklarınıbelki kıyamete kadar sürdüreceklerdir.
Bu geniştemelden hareket eden Bediüzzaman, Hıristiyan-İslâm diyaloğunun en önemli hedefinin, her iki dinin ortak değerlerinin keşfedilmesi ve dinsizlikle olan mücadelede Kur'ân'ıolduğu gibi İncil'i de hazır kuvvet olarak görmektedir. Bu hizmeti sürdürürken hiçbir din "Sadece ben gerçeğim" gibi bir yola girmemelidir. Bu müştereklik daha önce bahsedilen karşılıklıtoleranstan çok üstün bir şeydir. Bundan dolayıbiz Hıristiyanlar, Müslümanların ibadetlerini yapabilmeleri için kiliselerimizi seve seve tahsis ediyoruz. Bu davranışımız dinsizliğe karşıortak mücadelemize kuvvet verecekse ibadetleri neden ortak olarak yapmayalım?
Bediüzzaman'ın Lem'alar'da "Âhirzamanda İsevîlerin hakiki dindarlarıehl-i Kur'ân'la ittifak edip..." şeklinde ifade ettiği esasıkelimesi kelimesine alırsam, onun bu diyaloğu tasvip etmekle kalmayıp bizzat kendisinin de katılacağınısöyleyebilirim.
Hıristiyan-İslâm diyaloğunda en önemli mesele nedir?
Bediüzzaman gerçek bir üstad olduğunu bu yolda göstermiştir. Bu meseleyi üçmaddede toplamak mümkündür:
1. Herşeyden önce Cenab-ıHakka dinîortak değerlerimizle hizmet etmek.
3. Cenab-ıHakkın adınıyüceltmek.
4. Dünyada onun adınıananların sayısınıarttırmak.
1. Ursula Spuler 1939'da Almanya'da doğdu. Tahsilini Amerika-Los Angeles'te ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde yaptı. Bu esnada din ilimleri, şarkiyat, Farsça, Arapça ve Türkçe öğrendi. Doktorasınıise Bonn Üniversitesinde çağdaşTürk edebiyatıüzerinde yaptı.
Spuler, hâlen Marburg Üniversitesinde, din ilimleri çerçevesinde; İslâm tarihi, Kur'ân, sünnet, din, İslâmın temel esasları, tasavvuf ve bilhassa günümüz İslâm düşüncesi üzerinde dersler vermektedir.
Bediüzzaman Said Nursîve Nurculuk hakkında 20 yılıaşkın bir zamandan beri araştırmalar yapmakta olan Ursula Hanımefendi, 20 yıl önce ilk makalesini Bediüzzaman hakkında yazmıştı.
1. Bediüzzaman Said Nursî. Lem'alar, s. 144.
2. Bediüzzaman Said Nursî. EmirdağLâhikası, II:156.
3. Bediüzzaman Said Nursî. Kastamonu Lâhikası, s. 45.
4. Necmeddin Şahiner. Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî. s.163.
5. Bakara Sûresi, 256.
6. Bediüzzaman Said Nursî. İşârâtü'l-İcâz, s. 53-54.
7. Bediüzzaman Said Nursî. Münazarat, s. 19.
