Bediüzzaman, iman hakikatlerini en parlak delillerle ispat etmiştir. İmanî meseleleri asrın insanının anlayacağı şekilde ortaya koymuştur. İnsanlık için de bir hayat tarzıve ahlâk programıçizmiştir.
Asrımızda insanlık mânevîbuhranın girdabına düşmüş, bütün değerlerini yitirmeye başlamıştı. Hayatın asıl gayesini anlamak, müsbet hisleri geliştirmek, emniyet ve asayişi sağlamak için bir rehbere muhtaçtı. İşte, o rehber bütün eserlerinin şehadetiyle Bediüzzaman Said Nursî'dir.
İslâm âlemi, bu asrın ilk çeyreğinde düşmanlarıtarafından açılan savaşlarda mağlup düşerek bütün topraklarıişgal edilmişti. Düşman bununla da yetinmeyip Müslümanların öz varlığını, mânevîdeğerlerini tahrip etmek için korkunçbir kültür savaşıbaşlatmıştı. Kur'ân ve iman hakikatleri tahrip ediliyordu. İşte bu durumda Said Nursî, gerçek cihadın, îman hakikatlerini takviye ile olacağınıidrak etmişti.
Zira hakikîiman, insanıinsan eder. Onu istikamet dairesinde yaşatarak tahripçi bir unsur olmaktan kurtarır.
Ayrıca iman insanın düşünce ufkunu genişleterek faaliyet ve gayret gücünügeliştirir.
İman, insanıtükenmez bir enerjiye sahip kılar. Onu İslâmîbir hayat çerçevesinde mücadeleye hazırlar. Zira İslâmiyet nazarında hayat, daimîfaaliyet ve hayırlıişlerde yarışmak ve yardımlaşmaktır.
İman insana İslâmîbir şahsiyet kazandırır. Onu ölçülüve dengeli kılar, günahlardan alıkoyar, menfaatperestlikten kurtarır. Fikrî dalâletlere düşmekten muhafaza eder.
Hakiki iman, insanları, aynıfikrîve ahlâkîdeğerler etrafında birleştirir ve geliştirir.
Hakiki îmanıelde eden adam, başkalarının hidayeti için çalışır. Mes'uliyet hissiyle insanlığıadalet ve barışsahillerine götürmek için elinden geleni yapar.
Bilindiği gibi, İslâm âleminin maruz kaldığı en büyük tehlike, inanç, ahlâk ve kültür sahalarında şahsiyetini kaybetmesinden doğmaktadır.
Yıkılışımıza sebep olan dinamitin fitili, İslâmîşahsiyetin çökmesiyle ateşlenmiştir. İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman, bütün himmetini Risale-i Nurun neşrine sarfetmiş; talebelerini bu hususta teşvik etmiştir. ÇünküRisale-i Nur Müslümanlarıbu hakikatlere götüren yolda birer irşat meş'alesidir.
İman hakikatleri ve İslâm akaidi
Önce şu hususu ifade etmek isterim: İman hakikatlerinin ehemmiyetini işleyebileceğim bir başlık bulabilmek için uzun müddet düşündüm. "Buldum" dediğimde mutlaka bir noksan tarafıgözüme çarpıyordu. Bu esnada, Bediüzzaman'ın şu sözügözüme ilişti:
"Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylânî(r.a.) ve Şâh-ıNakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî(r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imâniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. ÇünküSaâdet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız cennete gidemez."2
Bediüzzaman'ın bu sözü, konuya düşünebileceğim en münasip bir başlıktı. Evet, Kur'ân-ıKerim pek çok yüce hakikatlere ısrarla inanmaya davet etmiştir. Yâni, kâinatın yaratıcısıolan Allah'a, âhiret hayatına ve Cenab-ıHakkın insanlara bildirmek istediği bütün hakikatleri ders veren nübüvvet ve vahye iman etmeye davet etmiştir.
İşte, Bediüzzaman Said Nursî'nin Risale-i Nur Külliyatından sadece Sözler'i okuyan bir kimse açıkça görür ki, o Kur'ân'da geçen bu hakikatleri, gaybîmeseleleri isbat ve takviyede fevkalâde bir başarıortaya koymuştur.
Meselâ, bu gerçeği "İkinci Söz"de, "Vellezîne yü'minûne bi'l-ğaybi" âyetinin mühim bir sırrınıtefsir ederken görebiliyoruz. Sâni-i Âlemin varlığınımükemmel bir şekilde açıklayan "Onuncu Söz"ün "Mukaddime"sinde görebiliyoruz. Risâletin birçok vazifesiyle beraber, Risalet-i Ahmediyeyi isbat eden aynıMukaddime'nin "İkinci İşaret'inde görebiliyoruz. Onuncu Söz'de geçen, "Onikinci Hakikat"ta haşri isbat eden "Onuncu Söz"ün Hâtime'sinde görebiliyoruz. "Ondokuzuncu Söz"ün, "Onikinci Reşha" sında: "İşte bu zât, şu mevcûdat Hâlikının vahdâniyyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir bürhan-ınâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi; haşrin ve saâdet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ıkatıı, bir delil-i sâtııdır" bahsinde görebiliyoruz. Tevhid bahsi olan "Yirmiikinci Söz"de görebiliyoruz. "Yirmidokuzuncu Söz"de görebiliyoruz.
Hülâsa, bu gerçeği açık ve net bir şekilde, Bediüzzaman Said Nursî'nin eserlerinin her yerinde görebiliyoruz. Ve şunu kesin olarak anlıyoruz ki, varlık âleminin sırlarınınoksansız bir şekilde açıklayan ancak İslâmiyettir. Hem anlıyoruz ki, Allah ile kâinat, Allah ile insan ve insan ile kâinat arasındaki ilişkiyi, tereddütlere mahal bırakmayacak şekilde izah eden sadece İslâmiyettir.
Bütün bunların hepsi biraraya geldiğinde, insanda kâmil bir iman ve genişbir görüşufku teşekkül ediyor. İman konusunda başka vesilelere muhtaçolmayacağıgibi; hiçbir aklîkavramın zorluklarına da takılmaz. 3
Bediüzzaman, Müslümanlarımuhatap alarak iman hakikatlerini izah ederken, aslında bütün insanlığa hitap etmekte ve insanın bu kâinat içinde çok önemli bir mevki işgal ettiğinin şuuruna varmasınıistemektedir.
İnsan, çok yönlübir varlıktır. Bir yönüyle kâinatta bulunan diğer varlıklara, bir yönüyle de hayvana benzer. Zira onlarla birçok ortak noktalarıbulunur. Allah Teâla bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"Allah, her hayvanısudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnıüstünde sürünür, kimi iki ayağıüstünde yürür, kimi dört ayağıüstünde yürür." 4
Başka bir yönüyle insan, yalnız insana benzer. Yâni, mânevîyönüitibariyle sair mahlukattan ayrılır ve bu yönüyle bütün varlıkların üstüne çıkar.
Bu sebeple Bediüzzaman insana hitaben şöyle der:
"Ey insan, eğer hakikat ilmini, hakiki hikmeti istersen marifetullahta terakki et. Çünkübütün mevcudat Onun Hak isminin şuaları, Esmâ-i Hüsnâsının mazharları, sıfatlarının tecellîleridir."
Beşer aklının, nizam ve intizamının belki yüzde birine bile vakıf olamadığıve mükemmelliği önünde dehşete kapıldığıCenab-ıHakkın şu mahlukatına tefekkür gözüyle bakıldığında insan anlar ki, her şeyi yaratan ve ihsanıyla yaşatan ve kâinattaki bütün zerreleri belirli gayelerde istihdam eden bizzat Cenab-ıHaktır. Bütün mahlukat yalnız Ona yönelir, yalnız Ona secde eder ve yalnız Ona boyun eğerler.
Bu hususta Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz semâvat ve arzın yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri, denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirdiği bir su ile ölmüşolan toprağıdiriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyıyaymasında, rüzgârlarıve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutlarıdöndürmesinde elbette düşünen bir topluluk için Allah'ın varlığınıve birliğini isbatlayan pekçok delil vardır." 5
"Onun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için alınacak dersler vardır." 6
"Yine Onun delillerindendir ki, size korku ve ümit vermek üzere şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün ardından arzıonunla diriltiyor. Doğrusu bunda, aklınıkullanan bir kavim için alınacak dersler vardır." 7
Fakat insanlık, tarih boyunca Yaratıcısına karşıbüyük hataların içine düşmüştür. Bu hususta dalâlete sapanlar ve başkalarınıda saptıranlar çoktur. Çoğu kez aklın sesini dinlemeyip sefih hükümdarların sapık fikirlerine tabi olmuşlar ve onlarıRablerinden daha fazla yüceltmişlerdir. Hem zaman olmuş, zenginlik ve servet sarhoşluğuyla hayatın o güzel yanlarınıgörememişlerdir.
Üstadın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp bu hususu şöyle dile getirmektedir:
"Bu asırda din ve İslâmiyet düşmanları, evvelâîmâ-nın esaslarınızayıflatmak ve yıkmak plânını, programlarının birinci maddesine koymuşlardır. Hususan bu yirmibeşsene içinde, tarihte görülmemişbir halde münâfıkane ve çeşit çeşit maskeler altında îmanın erkânına yapılan su-i kasdler pek dehşetli olmuştur, çok yıkıcışekiller tatbik edilmiştir.
"Halbuki: îmanın rükünlerinden birisinde hâsıl olacak bir şüphe veya inkâr, dînin teferruatında yapılan lâkaydlıktan pek çok defa daha felâketli ve zararlıdır. Bunun içindir ki; şimdi en mühim iş, taklidîîmanıtahkikîîmana çevirerek îmanıkuvvetlendirmektir, îmanıtakviye etmektir; îmânıkurtarmaktır. Herşeyden ziyade îmanın esasatıyla meşgul olmak kat'i bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç, hattâmecbu-riyet haline gelmiştir."8
İman hakikatleri mü'minin mânevîbünyesini güçlendirerek onun bütün kalbîhastalıklarını tedavi eder. Bu sebepledir ki Bediüzzaman, îman hakikatlerini en ince teferruatına kadar açıklamıştır.
"Çünkübu hakikatler, insanıAllah'a sım sıkıbağlar ve onu kâinatın hem mülk, hem de melekût cihetine dost yapar. İnsana huzur ve emniyet hissi verir ve onu inkârcıve bâtıl akımlara karşıgüçlendirir. İnsanın yolunu aydınlatır ve onu yüce gayelere sevk eder, dertlerini ve problemlerini halleder."9
Bir mü'minin, bütün kâinatın karşısına izzet ve vakar sahibi olarak çıkabilmesi için, kalbine bu hakikatlerin yerleşmesi gereklidir.
İman hakikatlerini güzel bir üslupla açıklayan Risale-i Nur mü'minlerin yeniden yapılanmasında ve kendilerinde yüksek değer yargılarının teşekkülünde aktif rol oynamaktadır. Çünkü, kişiyi kâinatın sırlarınıve muammasınıçözecek bir bakışaçısına sahip kılmaktadır. Bu ise hayat kanunlarınıve himmetin hangi gayeler peşinde sarf edileceğini göstermek için en mühim bir esastır.
Bediüzzaman'ın dâvâsı
Bediüzzaman, yalnız Kur'ân-ıKerimi esas aldığından, dâvâsı, akılların ve kalplerin tasdikine mazhar olmuştur. Kendi nefsini çok yakından tanımıştır. Tıpkıbir hekim gibi, onun iyi ve kötü, hasta ve sıhhatli bütün hallerini teşhis etmiştir. Hastalanmadan önce nasıl korunacağını, hastalandığında nasıl tedavi edileceğini bilmiştir.
İşte Risale-i Nur Bediüzzaman'ın bu Kur'ân irfanının ve nefsin iyi teşhis edilmesinin bir tezahürüdür. Kalplerde yaktığıîman meşalesiyle insanlarımanevîcennetlere, mârifet-i ilâhiyeye ve huzur-u daimîye sevketmiştir.
Dünyada, insana tükenmez bir enerji vererek kemâlâta sevkeden îmandan başka güçyoktur. Bu sebeple, hakiki îmanıelde eden bir insan, îmanın binlerce güzelliğine mazhar olur (Bak: 23. Söz)
Tarihin seyrini değiştiren dâvâlarda, îman gücünün hâkim olduğu görülür. Bunun içindir ki, bir dâvâadamıimâna ehemmiyet verir, kemiyete, sayıçokluğuna değil, keyfiyete, kaliteye bakar.
İlk Müslümanlarıbütün dünyaya üstad ve muallim yapan sır, onların sahip olduklarıîman kuvvetidir. Şiddetli belâ, musibet ve acılara maruz kalmalarına rağmen, dâvâlarında asla gevşeklik göstermemişlerdir. Şayet aynımusibetlere başkalarımaruz kalsaydı, belki asıllarınıinkâra kadar giderlerdi. MeselâBilâl Habeşî, Ammar bin Yâsir, Mus'ab bin Umeyr ve Suheyb-i Rûmîîman salâbetinde ve ihlâsta denilebilir ki dünya rekoru kırmışlardır.
Bediüzzaman, îman hakikatlerini en parlak delillerle isbat etmiştir. Yâni, Allah'a, melâikeye, semavîkitaplara, âhiret hayatına, peygamberlere ve Peygamberimizin (a.s.m.) risaletine ait îmanîmeseleleri asrın insanının anlayacağışekilde ortaya koymuştur. İnsanlık âlemi için de bir hayat tarzıve bir ahlâk programıçizmiştir. İslâm âlemi, inşaallah çok kısa bir zamanda îmanın hayat bahşeden altın değerini anlayacak ve ona olan ihtiyacınıhissedip elde etmeye çalışacaktır. Evet, Bediüzzaman'ın da dediği gibi, bu zamanda en büyük vazife, imanıkurtarmak, başkalarının îmanına kuvvet verecek şekilde çalışmaktır.
Bediüzzaman'ın üslûbu îman hakikatlerini tesbit ve kuvvetlendirme üslûbudur. Hissiyatıtahrik ederek infiale ve şuursuz hareketlere sebep olan bir üslup değildir. Doğrudan doğruya akıl ve kalbe hitap etmişve ulaşmıştır.
Bediüzzaman'ın niçin îmana ve îmanîmeselelere bu derece ehemmiyet verdiği akla gelebilir. Resulullahın (a.s.m.) hayatını, İslâmiyetin ilk zuhurunu ve yeryüzüne yayılmasınıinceleyen insan bu sorunun cevabınıbulacaktır. Peygamberimizin (a.s.m.) hayatında, îman meselesi esas teşkil eder. Bütün faaliyetleri îmana dayanır ve îman içindir. İslâmiyetin ilk çıkışıda, insanlarıîmana davetle başlamışve bütün dünyaya îmanı neşrederek yayılmıştır. Bu asırda da iman za'fa uğradığından Bediüzzaman'ın îmana ve îman hakikatlerine verdiği ehemmiyeti anlayabiliriz. İman, bütün hakikatlerin gerçek yönlerini gösteren bir dürbün, aynızamanda hayattar âlemlere açılan bir penceredir.
Terakki yolunda ilerlemeye çalışan milletler, ilim cihetiyle inkişaf etmeli ve sırtlarınıAllah inancına dayandırmalıdırlar. Müslümanlar âlimlerden istifade etmeli ve sözlerine kulak vermelidirler.
1. Tahsilini Ezher Üniversitesinde tamamladı. Doktorasınıyaptıktan sonra aynı üniversitenin Usûlü'd-Dîn Fakültesi İslâm Akaidi ve Felsefe bölümünde öğretim üyeliği görevinde bulundu. Şimdi ise Katar Üniversitesi Şeriat ve İslâmîİlimler Fakültesinde dersler vermektedir.
Mısır Yazarlar Birliği, Mısır Felsefe Cemiyeti ve Ürdün Medeniyet Vakfıgibi kuruluşların azasıolan es-Sayih pek çok ilmîmakale yazmışve şu anda Körfez ülkeleri radyo ve televizyonlarında programlar yapmaktadır. Bu arada milletlerarasıbirçok konferansa da katılmıştır.
İslâm düşüncesi ve diğer konularda 35 kadar eseri bulunan es-Sâyih'in kitapları, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Suriye ve Lübnan'da yayınlanmıştır.
2. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 20.
3. Dr. Ahmed es-Sâyih, İlmü'l-Akîde Beyne'l-Esâleti ve'l-Muasıra, s. 12.
4. Nûr Sûresi, 45.
5. Bakara Sûresi, 164.
6. Rûm Sûresi, 22.
7. A.g.s. 24.
8. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 716.
9. es-Sayih, s. 20.
