Bediüzzaman'ın telifatıolan Risale-i Nur'u, Batıya İslâmısunmak için bir model olarak incelerken ilk söylenecek söz, insanlığın İslâmiyeti kabul edeceğini ve istikbale Kur'ân ile İslâmın hükmedeceğini, daha bu asrın ilk yıllarındayken Bediüzzaman'ın haber vermişolduğudur. Bediüzzaman'ın ifadelerine göre bu asırda insanlık bilhassa fenlerdeki gelişmelerle, dehşetli savaşlar ve musibetlerle uyanmış, insaniyetin mâhiyetini ve şümullüfıtratınıanlamaya başlamış; ebedîsaâdetten başka hiçbir şeyin kendisini tatmin etmeyeceğini fark ederek din-i hakkıaramaya başlamıştır.2 İnsanlık, burhan ve akıl dini olarak İslâmiyeti kabul edecek ve İslâmiyet bu şekilde istikbale hükmedecektir. Bediüzzaman şöyle diyordu:
"Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette burhan-ıaklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek."3
Bediüzzaman bu tahminleri yaparken İslâm dünyasıpek kötübir talihin pençesindeydi; siyasîve iktisadîyönden Batıya tâbi olduğu gibi, Batımedeniyetinin de tehdidi altındaydı. İslâmın kendisi dahi hücumlara mâruzdu ve ekseriyetle bu hücumlar, Batının şampiyonluğunu yaptığı ilim ve ilerleme adına yöneltiliyordu. Dolayısıyla, Bediüzzaman 1908'de Şeyh Bahid'e OsmanlıDevletinin bir Avrupa devletine hâmile olduğunu ve günün birinde doğuracağını, Avrupa'nın da İslâma hâmile olduğunu söylediği zaman, bunlardan birincisi maatteessüf mümkün gözükse de, ikincisi her türlüihtimalin pek uzağında görünüyordu. Ancak, Bediüzzaman'ın diğer konulardaki tahminleri gibi, bu tahminleri de, o gün pek az kimsenin ihtimal verebileceği bir seviyede tahakkuk etmeye başlamıştır. Buna ışık tutan bir misal:
Zaman gazetesinin 12 Nisan 1992 tarihli nüshasındaki bir habere göre, Fransa'da yayınlanan ve Papalık Meclisinin (veya Vatikan Konsülünün) tesbitlerini ihtivâeden 42 sayfalık bir rapor, Avrupa'da İslâmın yayılışının Kiliseyi ciddîşekilde düşündürmüştür. Kilise, bu gidişi tersine çevirmenin yollarınıbulabilmek için İslâmın yayılışıyla ilgili genişaraştırmalar yapmıştıve bu rapor, kendi araştırmalarının bulgularınıihtivâediyordu. Araştırmalar, 6 Avrupa ülkesinde 10 aylık bir müddet içinde 58.135 kişinin İslâmiyete girdiğini gösteriyordu ve bu rakamın bir yılda 130.000'i bulması bekleniyordu. Rakamların ayrıntılıtahlilleriyle birlikte yayınlanan raporda, Müslüman olanların geçmişleri, niçin ve nasıl İslâmiyeti seçtikleri de anlatılıyordu. Bu raporda, bizi bir rakamlar, bir de şu gerçek ilgilendiriyor:
Müslüman olan 58.135 kişinin yüzde 74'ü, kendilerini materyalizmden kurtardığı ve huzur ve mutluluk verdiği için İslâmiyeti seçtiklerini, yüzde 32'si de İslâmiyete girişlerine Risale-i Nur'un vasıta olduğunu bildiriyor.
Rapor, Bediüzzaman'ın tahminlerini kayda değer bir ölçüde doğrulamakta ve aynızamanda bugünküşekliyle Hıristiyanlığın, Batı insanının ihtiyaçlarına cevap veremediğini göstermektedir. Batıda İslâm hakkında yerleşmişyanlışkanaatlerin ve peşin hükümlerin üstesinden gelindikçe, gittikçe artan sayıda insan, bu ihtiyaçlara Kur'ân'ın cevap verdiğini fark etmektedir. Raporun gösterdiği gibi Risale-i Nur'un İslâmiyeti Batıya sunmakta müessir bir model teşkil edişinin sebeplerini, işte bu sahada aramalıyız.
Gerçi Bediüzzaman'ın doğrudan doğruya Batılılara veya gayrımüslimlere hitap ettiği söylenemez. Ancak, bir Kur'ân tefsiri olarak Risale-i Nur, Kur'ân'ın cihanşümul mesajınıanlatmakta ve dolayısıyla bütün insanlığa birden hitap etmektedir. Nitekim, bazısözlerinden de anlaşılacağıgibi, Bediüzzaman, menşei ne olursa olsun bütün insanların birden kurtuluşu için ümit beslemektedir. Yani, modern Batımedeniyetinin pek çok yanına karşıolsa dahi, Batıhalkının İslâmiyete girmek ve Kur'ân'a uymak suretiyle kurtuluşa ereceğini ümit ve tahmin etmiştir. Bediüzzaman, eserlerinin birçok yerinde, âhirzamanda gerçek Hıristiyanlığın zuhur ederek Kur'ân'a tâbi olacağınıve İslâmiyetle omuz omuza vererek dinsizliğe karşımücadele edeceğini anlatır.4 Gerçekten de, ileride göreceğimiz gibi, Bediüzzaman Batımedeniyetinin felsefeden çıkan ve dinsizliğe kaynak teşkil eden yönleri ile Hıristiyanlıktan çıkan yönlerini birbirinden ayrıtutmuştur. Bu, önemle belirtilmesi gereken bir noktadır; çünkütarih boyunca İslâmiyet ile Batıarasındaki münasebetler çoğunlukla muhalefet ve rekabet şeklinde cereyan ettiği gibi, bu asrın başlarında da Batının İslâm dünyasıüzerindeki hâkimiyeti her sahada zirvesine ulaşmıştı. Dolayısıyla Bediüzzaman'ın eserleri büyük çapta Batıdüşüncesinin ve medeniyetinin esaslarınıçürütmeye ve İslâmiyet ile Kur'ân'ıBatının hücumlarına karşımüdafaaya mâtuftu. Yine de bu durum, güçlük çıkarmak bir yana dursun, Batının ve Batıfelsefesinin tesirine mâruz çağdaşMüslümanlara hitap etmekte, Risale-i Nur'u müstesnâbir mevkie getirmekte, aynızamanda İslâmiyetin hakikatlerinin Batılılar tarafından kolayca anlaşılmasınısağlamaktadır.
Batının yükselmesi ve İslâm dünyasının gerilemesiyle birlikte, Batıkendi hâkimiyetini Batımedeniyetinin İslâm medeniyetine üstünlüğünün bir delili olarak yorumladıve kendi hâkimiyetini genişletmek üzere, İslâm medeniyetinin kaynağınıteşkil eden Kur'ân'a hücumlar yöneltti. Bunu da, Batıdüşünce ve medeniyetinin eseri olarak ilân ettiği ilim ve terakki adına yaptı. Bediüzzaman, daha gençliğinde iken, hayatınıbu hücumlara karşıKur'ân'ın müdafaasına adadı; bu iddiâların tam tersinin doğru olduğunu, hakikîmedeniyet ve ilerlemenin, insanlık için hakikî saâdetin ancak İslâmda bulunduğunu ispat edecekti. Bu gayeyle, o zamanki din âlimleri arasında görülmedik bir şekilde, bütün modern ilimleri, arkasından da felsefeyi inceledi. Böylelikle düşmana karşı, onların kendi silâhlarıyla çarpışacaktı. Derken, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, Batının materyalist felsefesi devletin ve toplumun ideolojik temeli olarak kabul edildiğinde ve Kur'ân'ıgözden düşürmek ve hattâİslâmiyeti kökünden söküp atmak için daha da ileri seviyede teşebbüslere girişildiğinde, bu meş'um emellere karşımücadele edebilecek yeterlilikte sadece Bediüzzaman vardı. Bu teşebbüslere karşılık olarak Bediüzzaman, meseleye esastan yaklaştıve Kur'ân ve îman hakikatlerinin gerçeklik ve mâkuliyetini ispat etmek, materyalist Batıfelsefesinin temelini teşkil eden tabiat ve tesadüf gibi mefhumlardaki mantıksızlık ve tezatlarıgöstermek, Kur'ân'a yöneltilen hücumlarıcevaplandırmak ve Kur'ân'ın kıyasıgayrıkabil üstünlüğünüortaya koymak için, Risale-i Nur adıyla bilinen eserleri telif etti. Risale-i Nur Kur'ân'ın ders verdiği hakikatlere bu şekilde yaklaşırken, sık sık felsefe ile karşılaştırmalar yapmak suretiyle her ikisinin de mâhiyetini, kaynağınıve neticesini ortaya koyduğu için, varlıklara bakışıBatıdüşüncesiyle şekillenmişbir kimse kendi fikir ve tavırlarınıbu karşılaştırmalarda kolayca tanıyabilir, nerelerde hatâya düştüğünügörüp hakikati anlayabilir. Bediüzzaman'ın bu son derece berrak ve kolayca anlaşılabilir yaklaşımı, bir kimsenin kendi düşüncelerini aydınlığa çıkarıp gerçeği tanımasına yardım edecek bir tahlil zemini teşkil etmektedir.
Bediüzzaman'a göre din ve felsefe
Risale-i Nur'un diğer yönlerine göz atmadan önce, Bediüzzaman'ın din ve felsefe ile ilgili görüşlerine daha yakından bakacağız. Çünkü bu görüşler, Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'da tasvir edilen düşüncelerine esas teşkil etmektedir.
Bediüzzaman insanlık tarihini, biri din ve nübüvvet, diğeri fen ve felsefe olmak üzere iki cereyan halinde inceler, bunlarıinsan egosuyla irtibatlandırır ve her ikisinin verdiği neticeleri tasvir eder. İlâhîvahyi temsil eden Nübüvvet silsilesi insandaki kalbe, felsefe ise akla tekabül etmektedir. Hedef ise bunların ikisinin ittifâkı, yani, felsefenin dine ve Nübüvvete itaat ve hizmet etmesidir. Bu ne zaman başarılmışsa insanlık gerçek bir âhenk ve saâdeti tatmıştır. İki silsile birbirinden ayrıldığızaman ise, hayır ve nur Nübüvvet tarafına çekilmiş, şer ve dalâlet ise, Batıda olduğu gibi, felsefe silsilesinde kalmıştır. Aslında Bediüzzaman "iki Avrupa"dan bahseder: Birincisi insanlığa faydalıolan şeyleri gerçek Hıristiyanlıktan alınan adalet ve hakikate hizmet eden Avrupa; ikincisi ise tabiat felsefesini takip ederek medeniyetin şerli kısmınıhayırlıkısmına tercih etmişolan Avrupa. Bunlardan ikincisi, bugün birincisine hâkim hale gelmiştir.
Ene seviyesinde ele alındığızaman, vahyi kabul etmeyip kendi dehâsına güvenen kimsenin durumu da aynıdır. Kendisini kendi nefsine mâlik addettiğinden, kendisinden başka herşeyin de kendi nefislerine mâlik olduğunu farz etmek zorunda kalır. Bu ise materyalist felsefenin esasıdır; en büyük galaksilerden en küçük parçacıklara kadar herbir sebep, doğrudan doğruya Yaratıcısına izafe edilmek yerine, kendiliğinden kudret sahibi tevehhüm edilir. Her sebep, tesir-i hakikîye, yoktan yaratacak güce sahip farz edilir. Böyle bir kimse, tabiat yahut tabiat kanunlarıdenen sahte mefhuma icad kudreti izafe edecek, sonra da dünyada gördüğüherşeyi mücadele ve kavga şeklinde yorumlayacak, sonunda bu görüş, onun sosyal hayata uygulayacağıprensiplere aksedecektir. Bu mâlikiyet ve kudret iddiâsı, aynızamanda putlar ve müstebidleri meyve verecektir. Bütün ıztıraplar işte bu yolun dalâletinden doğmakta, bütün gerçek saâdetler ise Nübüvvet silsilesindeki îmandan neş'et etmektedir. Bu hakikat Risale-i Nur'da birçok mukayeselerle dile getirilmiştir ki, bu mukayeselere daha sonra göz atacağız.
Nübüvvet ve din silsilesinin vahiyle getirdiği esaslarıkabul eden kimse ise, kendisinin yaratılmışolduğunu ve kendisinden başka birisinin mânâsınıifade etmekte olduğunu, yani kendisinin sadece Allah'ın bir kulu olduğunu kabul eder. Bu kimse semâvîkitaplardan hem kendisinin, hem de kâinattaki diğer varlıkların gerçek mâhiyetlerini ve vazifelerini öğrenecektir. Artık kendisini Sâniine ve Mâlik-i Hakikîsine izafe ettiği gibi, diğer varlıkların ve kâinatın da Ona âit olduğunu kabul etmektedir. Bakışı, sebeplerin zâhirîyüzünden öteye geçmiş, ardındaki gerçek mânâya yönelmiştir. Varlıklarıgenişbir işbirliği ve karşılıklıyardımlaşma sistemine tam bir teslimiyet içinde görür; bu görüşparalelindeki semâvîkanunlar ise onun sosyal hayatınıtanzim eder.
Bu din ve felsefe modelinden başka, Risale-i Nur'un İslâmıBatıya anlatma liyâkatini ortaya koyan ikinci bir sebep de, onun akla hitap etmesidir. Risale-i Nur'da delille desteklenmeyen tek bir ifade yahut iddiâyoktur. Ortaya koyduğu bütün meseleler, ele aldığıbütün îman hakikatleri mantıklıbir şekilde, müdellel görüşler halinde sunulur. Ne var ki, bu meselelerin çoğu derin ve mâhiyeti itibârıyla kavranmasıçok güçolan meseleler olduğundan, Kur'ân'da olduğu gibi, Bediüzzaman da sık sık mukayese ve temsillere başvurur ve böylece "mânâlarıteleskop gibi zihne yaklaştırarak" anlaşılmasınıkolaylaştırır. Bediüzzaman, bütün îman hakikatlerini bu şekilde ispat ve izah eder; onları, rahatça mânâsına nüfuz edilebilecek ve anlaşılabilecek bir şekilde sunar. Çünkü, Bediüzzaman'ın belirttiği gibi, filozoflara kaynaklık eden Batıda akıl, peygamberlerin zuhur ettiği Doğuda ise kalb hâkimdir. Şimdi ise, yukarıda da gördüğümüz gibi, uyanmışbeşer din-i hakkıaramaktadır ve herşeyden önce istediği şey de iknâdır, şu sorulara verilecek mantıklıcevaplardır: "Ben nereden geldim? Bu dünyaya gelişimin sebebi nedir? Buradan sonra nereye gideceğim?" Aslında o, îman hakikatlerinin mantıklıaçıklamalarınıistemektedir.
ilim ve din
Böylece üçüncübir noktaya gelmişbulunuyoruz: Risale-i Nur, Kur'ân'a göre ilim ile din arasında hiçbir tezat bulunmadığınıaçık şekilde göstermektedir. Nitekim bu hususu Bediüzzaman daha gençyaşlarında iken dile getirmişve ilim ile dinin, çatışmak bir yana dursun, birleştirilmesi ve beraber tahsil edilmesi gerektiği üzerinde durmuştur. 1910'da, medrese reformu ile ilgili olarak Bediüzzaman şunlarıyazıyordu:
"Vicdânın ziyâsıulûm-u diniyedir. Aklın nûru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizâcıyla hakikat tecellîeder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervâz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder." 5
Kur'ân'a düşman olanların bir yandan Kur'ân'ın terakki kaynağıolamayacağınıgöstermek, diğer yandan halkın ona olan îmânını sarsmak için ortaya attıkları, "Kur'ân'ın bazıâyetlerinin ilimle ters düştüğü" yolundaki tenkitleri Bediüzzaman gerek gençliğinde, gerekse Risale-i Nur'da cevaplandırmışve ilim ile dini bir araya getirmiştir. Bu husus Batılılar için büyük önem taşır; çünkü, Hıristiyanlığın gelişmesine bağlıolarak, Batılıların birçoğu ilimle dinin bağdaşmadığıyahut birbirine ters düştüğüdüşüncesindedir. Bediüzzaman, İslâmiyeti "fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederi"6 olarak vasıflandırır. Aklıreddetmek, yahut dini dünya hayatından tecrid ederek kişilerin dar bir daireden ibaret özel mânevîhayatlarına hapsetmek yerine, Kur'ân hem mârifetullahıkazanmak üzere, hem ibâdetlerimizde, hem de hayatın bütün safhalarında aklımızıkullanmayıemreder ve bu şekilde ilmin kendisini bir ibâdet haline getirmenin yolunu açar. Kâinatın yaratılışındaki İlâhîgayeleri ve nihâî hedefi ortaya çıkaran ilim, insanın hem vazifesi, hem de ibâdetidir. Kur'ân bu gayelere dikkatleri çevirir ve bu hakikatlere ilim ve terakki yoluyla ulaşmaya insanıteşvik eder. Şimdi, bu noktalarıaçıklamak üzere Risale-i Nur'un bir Kur'ân tefsiri olarak kullandığımetodlara ve açmışolduğu yeni yola göz atacağız.
Bu hususta belirtilmesi gereken ilk nokta, Risale-i Nur'un kâinat ve etrafımızdaki varlıklar üzerinde dikkatleri yoğunlaştırdığıve îman hakikatlerine kâinat vasıtasıyla yaklaştığıdır. Bu yönüyle Risale-i Nur, Kur'ân'ın çağımıza bakan yüzünün bir tefsiridir. Kur'ân'ın pek çok âyeti, Yaratan hakkında bilgi edinmek, Onun varlık ve birliğine ve haşir gibi diğer îman hakikatlerine îman etmenin bir vesilesi olarak kâinatın ve içindeki varlıkların işleyişini gözlemeye sevk eder, bunlar üzerinde durup düşünmeye çağırır. Îman hakikatlerini ispat ve Kur'ân'a yönelen hücumlarıreddetmek için Risale-i Nur'un en çok üzerinde durduğu âyetler bu çeşit âyetlerdir.
Dolayısıyla, Risale-i Nur'un gerçeğe yaklaşma tarzı, esas itibarıyla modern insanın yaklaşımına yabancıdeğildir, bilâkis ona uygun düşmektedir. Çünkübu asır ilim asrıdır. İlim ise kâinatın sırlarınıortaya çıkarmaktan başka nedir? Modern Batılı, kâinata ve işleyişine âşinâdır, kâinatı gözlemeye alışkındır ve bakışıkâinat üzerinde odaklaşmıştır.
Risale-i Nur, aynızamanda, kâinata ilmin gözüyle bakar. Risale-i Nur'da kâinat çoğu zaman jeoloji ve biyoloji gibi fenlerin ışığında incelenir.
Bununla beraber, ilhâmınıKur'ân'dan alan Risale-i Nur, kâinatıKur'ân'ın emrettiği şekilde, yani, "kendisinden başkasının mânâsını ifade eden" bir varlık olarak inceler. Bu bakışaçısında kâinat bir "kitâb-ıkebîr"dir; vazifesi, kâtibini anlatmaktır ve bu kitap mânâsınıanlamak ve Yaratıcısınıondan öğrenmek için okunur.
Tevhide açılan pencereler
KâinatıKur'ân'ın vahyi ışığında inceleyen Risale-i Nur, böylece, bir yandan Allah'ın varlık ve birliğini ve diğer îman hakikatlerini ispat ederken, diğer yandan da materyalist felsefenin temellerini teşkil eden tesadüf, tabiat ve sebepler gibi mefhumların imkânsızlık ve saçmalığını gösterir ve ilmin materyalist yorumunu çürütür. Risale-i Nur, kâinatın mâhiyetini, herşeyi içine alan düzen ve intizamını, hassas denge ve ölçülerini, herşeyde takip edilen hikmet ve faydaları, kâinat eczâsının birbirine bağımlılığınıve birbiriyle birlik teşkil etmesini, felsefe ve materyalizm tarafından öne sürülen her türlüiddiâyıihtimal dışıbıraktığınıçeşitli delillerle ortaya koyar. Bunu birkaçkısa misalle açıklayalım.
Bu konuda hemen akla gelen bir örnek, Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfıdır. Buradaki temsilde ehl-i dalâletin vekili, zerreden yıldıza kadar çeşitli varlıklara sebepler, tabiat ve felsefe nâmına sahip çıkmak ister. Zerreden başlamak üzere, insan vücudunun damarlarından bir alyuvar, sonra bir hücre, sonra insan vücudu ve sonra diğer varlıklar, hikmet lisanıyla ehl-i dalâletin vekili tarafından ileri sürülen iddiâlarıreddederler ve gerek kendilerindeki, gerekse bir bütün olarak varlıklardaki nizamın hiçbir yerde hiçbir şirk ve müdâhaleye imkân vermeyecek kadar mükemmel olduğunu bildirirler. Bu vahdâniyet delili, îman hakikatlerini ispat ve materyalist felsefeyi reddetmek için Risale-i Nur'un kâinatımaddîilimlerin ışığında nasıl okuduğunu gösteren berrak bir misaldir. Yani, bu temsilde kâinatın nizamınıkeşfederek bize târif eden, modern ilmin kendisidir. İnsan vücudunun solunum ve dolaşım sistemlerini tasvir eden Birinci Mevkıfın uzun dipnotu ise, bu konuda bir başka misali teşkil etmektedir.
Risale-i Nur'da daha birçok misaller vardır ki, bir tanesi de havanın vazifelerini açıklayan, "Hüve Nüktesi" adındaki "zarif bir nükte-i tevhiddir."7 Bir diğer misal ise, Yirmi Beşinci Sözde Kur'ân'ın lâfzındaki câmiiyeti göstermek üzere "Dağlarıbirer kazık yapmadık mı?"8 meâlindeki âyet-i kerimenin açıklamasıdır. Burada, edebiyattan fenne kadar değişik branşlara mensup farklıtabakaların herbirinin bu âyetten kendi hisselerini nasıl aldıklarınıanlatırken, Bediüzzaman coğrafya ve jeoloji bilgisini de ortaya koyar. 9
Tabiat ve sebeplere gelince, Risale-i Nur bunların bütünüyle çürük ve temelsiz mefhumlar olduğunu gösteren çeşitli delilleri ihtivâ eder. Bilhassa Tabiat Risalesi'nde Bediüzzaman bunlarıDokuz Muhâl ile yıkar ve "mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şeyin, Sultân-ıEzelînin hikmetinden gelen nizâmât-ıkâinatın mânevîkanunları" olduğunu gösterir. Bu kanunların sadece ilmîvücutlarıvardır ve îcad kudretleri yoktur.
Eğer materyalistlerin yaptığıgibi kâinattaki nizâm nâzım olarak, sanat sâni olarak, kanunlar kudret kaynağıolarak farz edilirse ve tabiat denen şeyin hâricîve gerçek bir varlık olduğu kabul edilirse, o takdirde Bediüzzaman, her sebebin, hattâherbir zerrenin bütün varlıkları yaratacak ilim ve kudrete sahip olduklarını, yani bunlardan herbirinin Vâcibü'l-Vücuda has sıfatlara mâlik bulunduklarınıkabul etmek gerekeceğini söyler. Başka bir deyişle, tek bir Allah'ıtanımayanlar sayısız ilâhlarıkabul ekmek zorundadırlar. Üstelik bu ilâhlar, kendilerinden başka herşeyi yaratacak bir güce sahip olmakla beraber, kendileri gibi birer ilâh olan ve kendilerine rakip bulunan diğer bütün ilâhlarla da ittifak etmek zorundadırlar-tâki kâinattaki nizam devam etsin. Halbuki bir sineğin kanadından GüneşSistemine kadar, kâinatta bir şerikin müdahalesine fırsat verebilecek en küçük bir yer yoktur. Eğer tek bir Yaratıcıdan başka birşeyin müdahalesi bulunsaydı, bu karışıklığa yol açacak ve nizam nâmına birşey bulunmayacaktı.
Bediüzzaman, sebeplerin yaratıcıbir güce sahip bulunmadığınıve yaratmanın Allah'a mahsus olduğunu şu şekilde izah eder:
"Madem herşeyin tabiatı, herşey gibi mahlûktur; çünküsanatlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb gibi, zâhirîsebebi dahi masnûdur. Ve madem herşeyin vücudu pek çok cihâzât ve âletlere muhtaçtır. O halde, o tabiati îcâd eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Kadîr-i Mutlakın ne ihtiyacıvar ki, âciz vesâiti rubûbiyetine ve îcâdına teşrik etsin? Hâşâ! Belki doğrudan doğruya müsebbebi sebep ile beraber halk ederek cilve-i esmâsınıve hikmetini göstermek için bir tertip ve tanzim ile zâhirîbir sebebiyet, bir mukarenet vermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci olmak için, esbab ve tabiatıdest-i kudretine perde etmiş, izzetini o suretle muhâfaza etmiş."10
Hayâlîbir kâinat gezisini anlatan Âyetü'l-Kübrâ'da, bir seyyah, herbir mahlûkat tâifesinden Hâlıkınısorar ve herbirinin fıtrat lisanıyla ve yaratılışının tavrıyla dile getirdikleri şehâdetleri öğrenir. Mârifetullahtaki bu umumîterakkîiçinde, Bediüzzaman, kâinatta gözlenen gerçeklerden İlâhî isimler ve sıfatlar vasıtasıyla Allah'ın zâtıhakkında bilgi edinmenin yolunu bize gösterirken, aynızamanda Allah'ın varlık ve birliğini ve cemâl ve kemâlini de ispat eder ki, buna bir misal olarak şu kısa pasajızikrediyoruz:
"Güzel ve mânidar bir kitap ve muntazam bir hâne, bedâhetle, yazmak ve yapmak fiillerini; ve güzel yazmak ve intizamlıyapmak fiilleri dahi, bedâhetle, yazıcıve dülger namlarını; yazıcıve dülger ünvanlarıise, bedâhetle, kitâbet ve dülgerlik sanatlarınıve sıfatlarını; ve bu sanatlar ve sıfatlar, bedâhetle, herhalde bir zâtıistilzam eder ki, mevsuf ve sâni ve müsemmâve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmâsız bir isim mümkün olmadığıgibi, mevsufsuz bir sıfat, sanatkârsız bir sanat dahi mümkün değildir.
"İşte bu hakikat ve kaideye binâen, bu kâinat, bütün mevcûdâtıyla beraber, kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış mânidar hadsiz kitaplar, mektuplar, nihâyetsiz binâlar ve saraylar hükmünde, herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücûh ile, Rabbânîve Rahmânî nihâyetsiz fiilleri ve o fiillerin menşeleri olan bin bir esmâ-i İlâhiyenin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menbaıolan yedi sıfât-ıSübhâniyenin nihâyetsiz tecellîleriyle, o yedi muhît ve kudsîsıfatların mâdeni ve mevsûfu olan ezelîve ebedîbir Zât-ıZülcelâlin vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz işaretler ve nihâyetsiz şehâdetler ettikleri gibi, bütün o mevcûdatta bulunan bütün hüsünler, cemaller, kıymetler, kemaller dahi, ef'âl-i Rabbâniyenin ve esmâ-i İlâhiyenin ve sıfât-ıSamedâniyenin ve şuûnat-ıSübhâniyenin, kendilerine lâyık ve muvâfık kudsîcemallerine ve kemallerine ve hepsi birden Zât-ıAkdesin kudsîcemâline ve kemâline bedâhetle şehâdet ederler."11
Bediüzzaman, Risale-i Nur'un kâinata bakışını"Herşeyde Onun birliğini gösteren bir âyet var" sözüyle tasvir etmiştir. Risale-i Nur bu şekilde, Kur'ân'ın yaptığıgibi, herşeyden mârifetullaha bir pencere açar. Risale-i Nur'u diğerlerinden, meselâsâir ilm-i kelâm âlimlerinin eserlerinden ayıran özellikleri, Bediüzzaman, evvelce on yıl süren bir tahsili bir yıla sığdırmasıve en derin hakikatleri zararsız bir şekilde, en kolay, anlaşılır hale getirmesi olarak belirtir. Bediüzzaman Risale-i Nur'u asâyıMûsâ'ya benzetmektedir: Nereye vursa îmân-ıbillâh ve mârifetullah fışkırtır; tek bir zerrecikte bile Allah'ın varlık ve birliğinden başka, ilim, irade, kudret gibi sâir sıfatlarınıda herkesin kolayca anlayabileceği bir şekilde ispat eder.12 İslâmiyetin hakikatlerini Batıinsanına, hattâyıllarca dinîilimleri tahsil etmeye fırsatıolmayan ve dinîbir kültürüde bulunmayan bu zamanın "serîüsseyir" insanlarının tamamına anlatmakta bu yolun faydalarıâşikârdır.
Gerçekten de, Risale-i Nur'un en kayda değer özelliği, en derin îmânîmeseleleri en âmîkimselere zararsız ve zahmetsiz şekilde anlatmasıdır. Bediüzzaman'dan önce bu kadar kesin aklîdelilleri gösterilmemişolan haşir ve âhiret meselesi, Bediüzzaman'ın birkaçsayfa içinde berrak bir şekilde anlattığıkader ve irade-i cüz'iye meselesi ile kesin bir şekilde ispat ettiği melekler ve ruhun bekası, buna dair verilebilecek misallerden birkaçıdır.
Bundan başka, Bediüzzaman dinin ve varlık âleminin birçok muammâsınıda açar ve bunlara akla uygun açıklamalar getirir: insan egosu yahut ene, hayat ve ölüm meselesi, zerrelerin tahavvülâtı, kâinatta durup dinlenmek bilmeyen sürekli faaliyetler, varlıkların nereden gelip nereye gittikleri gibi... Risale-i Nur'u inceledikçe, kâinat, okumasınıbilenler için varlık âleminin bütün sırlarınıve hakikatlerini öğreten bir kitap haline gelir.
Şerlerden hayra, felaketten saadete
Bu konuda zikredilebilecek ve Batılılar tarafından umumiyetle bir problem olarak telâkki edilen, dünyadaki kötülükler, ıztırap ve felâketlerdir. Çoğunlukla açıklanamaz veya adâletsiz kabul edilen, hattâAllah'ın varlığından-hâşâ-şüphe etmeye sebebiyet veren bu meseleler hakkında da en mukni ve tatmin edici cevaplar Risale-i Nur'dadır.
MeselâBediüzzaman, kâinatta ve kâinatın tanziminde iyiliğin, güzelliğin ve mükemmelliğin asıl ve mutlak hâkim olan gaye olduğunu belirtir. Herbir fen, kendi incelediği alandaki nizam ve mükemmelliği ortaya çıkararak bu hakikati ispat eder. Şer, çirkinlik, kusur ve abesiyet ise azınlıktadır, ikinci derecededir ve diğerine tâbi durumdadır. Bunlar kâinata bizzat girmemişler, tek bir güzelliği çeşitli mertebelerde ayrıayrı göstermek için birer ölçübirimi olarak girmişlerdir.
Bundan başka, büyük bir hayır için küçük bir şer kabul edilir. Eğer büyük bir hayra vesile olabilecek küçük bir şer terk edilirse, bu defa daha büyük bir şer işlenmişolur. Kötülüklerin, felâketlerin, şeytanların ve buna benzer şeylerin yaratılmasıda böyledir; çünkükâinatta çok önemli neticeler bunların yaratılışıyla ortaya çıkmıştır.
Bediüzzaman, şerlerin ve hattâşeytanın insana sınırsız bir terakki sebebi olmak üzere musallat edildiğini belirtir; insan bu gelişmeyi mücadele ve müsabaka yoluyla elde edecektir. Bu dünya bir imtihan meydanıdır; mücadele ve müsabaka yoluyla kömür ruhlular elmas ruhlulardan ayrılır. Aksi takdirde bunların ikisi beraber kalacak, birbirinden ayırd edilemeyecekti. Bu bakımdan, şerlerin ve şeytanın yaratılmasışer olamaz; çünkü bunların yaratılışıböyle genişve önemli neticelere bakmaktadır.
Cenâb-ıHakkın insanlara felaket ve hastalıklarıgöndermesi de adâletsizlik veya zulüm değildir. Çünkübu hastalıklar, Allah'ın çeşit çeşit isimlerinin tecellîlerine vesile olmaktadır. Meselâhastalıklar onun Şâfîisminin tecellîsine sebep olur. Ayrıca, hareketsizlik ve yeknesaklık bir nevi yokluk demektir; hareket ve değişiklik ise tamamen varlık ve hayır belirtisidir. Hayat, hareketle kemâlâtınıbulur, belâlar vasıtasıyla terakki eder; böylece esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösterir, vazifesini îfâeder ve âhiretteki ücretine hak kazanır. 13
Gerçekte, insanın aradığıasıl saâdet Allah'ın birliğini tasdikte ve bunun neticesi olan tevekküldedir. Bediüzzaman, Risale-i Nur'un muvaffak oluşunun ve her tarafa yayılışının sebeplerinden birisi olarak, bu hakikati ispat edişini göstermiştir. Çeşitli mukayeselerde günahların ve isyanın elemlerine işaret eden Risale-i Nur, îmansızlık ve dalâletin bu dünya hayatınıbir nevi Cehennem haline getirdiğini gösterirken, güzel ahlâkta ve hayırlıişlerdeki lezzetleri tasvir ederek îmânın bu dünya hayatınıbir nevi Cennet haline getirdiğini de ortaya koyar. Bu tür tahliller en faydalı olanlarıdır; çünkübir kimseye kendi durumunu teşhis etme imkânınıverir. Yine bu mukayeseler, dalâletin gerçek mâhiyetini, dünyaya felsefe gözlüğüyle bakmanın doğuracağıneticeleri, bu gözlükle bakanların dünyayıiçinde bulduklarıhal sebebiyle hem kendileri ve hem de başkalarıiçin hissettikleri elemleri, bu durumun Kâinat Sahibini tanımamaktan yahut eksik tanımaktan ileri geldiğini ve dünyaya Kur'ân'ın ışığında bakıldığızaman bütün bu elemlerin izale olup bütün yaraların şifâbulduğunu göstermekte en müessir yollardır.
Yumuşak ve mukni üslup
Risale-i Nur'un bu misallerde ortaya çıkan yumuşak, kolay ve iknâedici üslûbu, zikretmeden geçemeyeceğimiz bir başka özelliğidir. Bu, Risale-i Nur için bir temel özelliktir ve İslâmiyetin hakikatlerini Batıya anlatmak hususunda son derece ehemmiyetlidir. Buraya bir misal olarak, Bakara Sûresinin dördüncüâyetinin tefsirinden bir bölümüalıyoruz. Bu bölüm, Hıristiyanlarıİslâmiyete dâvet etmekte Bediüzzaman'ın takip ettiği ve savunduğu metodu göstermektedir:
Kur'ân-ıKerîm, o cümlede ehl-i kitabıîmâna teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir suhûlet gösteriyor. Şöyle ki:
"Ey ehl-i kitap! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur, size ağır gelmesin. Zira, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadâtınızıikmal ve yanınızda bulunan esâsât-ıdiniye üzerine binâediniz diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavâid-i esâsiyelerini cem etmişolduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir. Yani tâdil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tagayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle mâruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklîve mantıkîolmayan bir cihet yoktur. Evet, mevâsim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaçhasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde tâlim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezâlik, hikmet ve maslahatın iktizâsıüzerine, ömr-übeşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır."14
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Bediüzzaman, Risale-i Nur ile, İslâmiyetin Batıya anlatılmasında en mükemmel bir modeli ortaya koymuşve aynızamanda İslâma ve Kur'ân'a emsalsiz bir hizmet îfâetmiştir. Zira Kur'ân'ın mesajınıbu asrın insanlarına tefsir etmekle, İslâmiyetin akıl dini olduğunu ve hakikîmedeniyetin ve insanlığın terakkisinin kaynağıolduğunu göstermiştir. İslâmiyetin fanatiklere ve mürtecilere âit bir din olarak veya siyasîbir ideoloji şeklinde takdim edildiği yahut İslâmiyetin müstebidler ve cânîlerle temsil ettirilmek istendiği bir zamanda Bediüzzaman, insanlığın bütün kemâlâtının, terakkisinin ve saâdetinin Allah'a îmanda, vahdâniyetin tasdikinde ve şümullüubûdiyeti ve mükemmel dini ifade eden İslâmiyette bulunduğunu göstermişve ispat etmiştir.
Bediüzzaman'a göre, İslâm dâvâsınıyüceltmek ve onun mesajınıiletmek için İslâmiyetin bürhanlarının elmas kılıçlarıkâfidir. Çünkü, bu asrın başlarında Bediüzzaman'ın yazdığıgibi, "medenîlere galebe çalmak iknâiledir; söz anlamayan vahşîler gibi icbâr ile değildir."15
Bediüzzaman, istikbalde Kur'ân'ın hükmedeceğini ve Batının devletler halinde İslâma gireceğini tahmin ettiği gibi, âhirzamanda en müessir silâhın belâgat, yani iknâyahut fikirlerini başkalarına kabul ettirme kabiliyeti olacağınıda söylemiştir. Bu zamanın geldiğinde şüphe yoktur. Kur'ân'ın mesajınıiletmenin pek değerli bir yolu da bize verildiğini göre, inşaallah, Bediüzzaman'ın istikbale dair verdiği haberlerden birincisinin de tamamen gerçekleşmesini artık bekleyebiliriz.
1.1948 yılında İngiltere'nin Lancashire şehrinde dünyaya geldi. Durham Üniversitesi Şarkiyat Fakültesi Türk ve Fars Edebiyatıbölümünden 1980'de mezun oldu. Alman Oryantalist Prof. Dr. Paul Luft'un nezaretinde 15. yüzyıl ediplerinden Heratlı Hüseyin Vâiz Kâşifî'nin eserleri üzerinde doktora çalışmasıyaptı.
1981'de Risale-i Nur Külliyatının İngilizce tercümelerini okuduktan sonra Müslüman oldu. Hâlen Türkiye'de ikamet etmekte olan Şükran Vahide, Risale-i Nur konusunda araştırma yapmaktadır.
Başta Sözler olmak üzere birçok risaleyi İngilizceye tercüme etti.
Yayınlanmışolan Eserleri:
1)İslâm, Batıve Biz
2)The Author of the Risale-i Nur Bediüzzaman Said Nursî(Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nursî) (Şükran Vahide imzasıyla)
2. Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye, 20-22.
3. A.g.e., 23.
4. Bediüzzaman Said Nursî. EmirdağLâhikası1: 58, 65.
5. Bediüzzaman Said Nursî. Münâzarat, s. 22
6. Bediüzzaman Said Nursî. Muhâkemat, s. 8.
7. Bediüzzaman Said Nursî. Sözler, s. 146-8
8. Kur'ân 78: 7.
9. Sözler, s. 363-4.
10. Bediüzzaman Said Nursî. Lem'alar, s. 178-9.
11. Bediüzzaman Said Nursî. Şuâlar, s. 122.
12. Bediüzzaman Said Nursî. Miftâhu'l-Îmân, s. 87-90.
13. Bediüzzaman Said Nursî. Mektubat, s. 40-2; Hutbe-i Şâmiye, s. 33-4.
14. Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü'l-İ'câz, s. 53-4.
15. Bediüzzaman Said Nursî. Divân-ıHarb-i Örfî, s. 49
