İSLÂMIN EVRENSELLİĞİ VE KUR'ÂN'IN EVRENSEL OKUNUŞUNDA RİSALE-İ NUR ÖRNEĞİ

İSLAMIN EVRENSELLİĞİ

 

İnsan ve din, biribirinden ayrılması mümkün olmayan bir bütündür ve ilk insanla birlikte bir hayat tarzı olarak takdim edilen dinle beşerin arasını ayırmak mümkün değildir. Zira bu, fıtrata aykırıdır ve fert ve toplum açısından çok farklı komplikasyonların doğmasına sebebtir. Kainatın yaratılış gayesi ve herşeyin insan merkezli yaratılmış olması, kainat kitabıyla kendisine anlatılanlar yanında temelde aynı, ancak teferruatta bazı farklılıkları haiz kitaplarla desteklenmesi, bununla da kalınmayıp her iki kitabı izah edecek muallimlerle beşerin imdadına koşulması göstermektedir ki, Allah (c.c.) merhametinin bir neticesi olarak her dönemde insanları din merkezli bir yaşayışa davet etmiş ve etmektedir.

 

İbadetin gerçekleşmesi için, ibadet yapılacak şahsı tanımanın önemini de vurgulama açısından tanıyıp bilme olarak tefsirlerde yerini bulan,2 ancak metinde ibadet üzerine bina edilen yaratma hakkında Allah (c.c.), "İnsan ve cinni ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" 3 diyerek şuurlu varlığın yaratılmasındaki gerçek hedefin ibadet olduğunu vurgulamaktadır.

 

Kaynak ve hedefin aynı olması sebebiyle, teferruatta bazı farklılıklar olsa bile temel meseleler, bütün dinlerde aynıdır. 4 İlk insandan itibaren beşere rehber olarak takdim edilen her dinde Allah'a iman, ahiret inancı peygamberlik müessesesi ve meleklerin varlığı gibi temel meseleler, hep olagelmiştir. Bununla birlikte bir kısım özelliklerde farklılığın olduğu da bilinen bir gerçektir. İşte İslamda ondan önceki dinler arasında ayniyet arzetmeyip farklı olan bu hususlardan biri, şüphesiz ki özel manada İslamın evrensel oluşudur.

 

Üniversal, alemşumül, cihanşumül, tüm insanlığı ilgilendiren ve dünya çapında gibi anlamlara gelen 5 evrenselliği, bir din veya siyasi doktrinin, hukuki veya iktisadi bir sistemin, ,yada bir felsefi öğretinin, beklentilerine çağlarüstü boyutta cevap vermesi 6 şeklinde tarif edecek olursak, bu tarife bütünüyle uyan tek sistemin İslam olduğunu görürüz

 

Ancak, İslam, evrensellik ididasıyla ortaya çıkmış bir din de değildir. Onun bu özelliği, ortaya koyduğu prensiplerle kendini göstermektedir. Onun kaynaklarına müracaat eden herkes, hitaplarındaki umumiyetten, muhtevasındaki derinliğine, insan merkezli kurduğu dünyadan ilk zamanki orijinini korumasına, kaynağındaki kudsiyetten temel nassslara muhalif olmadığı müddetçe her toplumu kendi kültürüyle kabul etmesine kadar birçok meseleledeki gelen prensiplerini görererk bu hakikatı idrak edebilir.

 

İslam kemal noktasına ermiş bir din 7 ve onun tebliğ, temsil ve teşriinde merkezinde olan Rasûlullah da onun son peygamberidir. 8 O, beşer için son ve alternatifsiz çaredir. 9 Bu, insanlığın sonuna kadar bütün meselelerde beşerin ihtiyaçlarına cevap vereceği anlamına gelmektedir.

 

Sadece teorikte kalmaması için zikrettiğimiz hususlardan bazılarına değinerek konuyu açmaya çalışalım.

 

MUHATAP AÇISINDAN

 

Genel manada bütün dinlerin muhatabı, öncelikle insandır. Ancak İslam dışındaki dinlerde bu hitabın, bütün insanlığı kapsamadığı, belli kavim veya bölgelerle sınırlı kaldığı da bilinen bir gerçektir. Kemale doğru ilerleyen beşer için mükemmel ve noksansız olarak takdim edilen son din İslam ise, sadece insanlara hitabetmekle kalmamış, aynı zamada cinleri de için alacak bir hüviyetle şuurlu varlıkların 10 bütününü kucaklamıştır.

 

Önceki peygamberlerden sıkça bahseden Kur'an, onların hitaplarını aktarırken hep, kavim ve kabilelerine karşı sorumluluklarını yerine getirme gayretlerinden bahsetmektedir. Dolayısıyle hitaplarda, "Ey Kavmim, 11 Ey İsrailoğulları... 12" gibi ifadeler ağırlık kazanırken sıra İslam'a gelince, gerek Kur'an 13 gerekse hadislerde 14 hitap birden umumiyet kesbetmekte ve "Ey İnsanlar, Ey Ademoğulları..." genellemesiyle bütün insanlara seslenilmektedir. Ayrıca aynı manayı ifade eden, kul/kullar, 15 insan, 16 alemler 17 gibi kelimelerin de sık kullanılması, mesajın evrensel boyutunu te'yit eden önemli unsurlardır.

 

Bunun yanında Kur'an, hitabının bütün insanları kapsadığnı farklı ayetlerinde ele almış ve değişik vesilelerle bunu herkese ilan etmiştir. Kur'an'la biraz meşgul olan hemen herkesin ilk anda aklına gelebilecek olan, "De ki: Ey İnsanlar! Şüphe yok ki ben, sizin hepinize Allah'ın rasûlüyüm." 18 "Şüphesiz ki sen, uyarıcısın ve her kavme hâdi (hidayet rehberi)sin." 19 "Andolsun ki, biz seni, ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" 20 "Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler." 21 ve "Müşriklerin hoşuna gitmese de, rasûlünü hidayet ve hak din ile, bu dinin bütün dinlerin üstünde olduğunu göstermek üzere göndermiş olan O'dur." 22 gibi ayetler bunu ifade etmektedir.

 

İlk bakışta bu manayı ifade etmiyor gibi görünen, "...Ümmü'l-Kurâ ve etrafındakileri uyarman için... " 23 mealindeki ayet de, dikkatle incelendiğinde bu evrensel yönü anlatmaktadır. Diğerlerinden farklı olan, sadece dinin başlangıç noktası olan yerlere öncelik överilmiş olmasıdır. Zira ayette kullanılan "Ve Men havlehâ" ifadesi, sadece etrafındaki dar bir bölgeyi değil, Ümmü'l-Kurâ başta olmak üzere, onun dışındaki bütün insanlığı uyarmayı da içine almayı gerektirmektedir. Kur'an'da, "Men'" kullanılarak ifade edilen hemen her yerde, bu umumiyet kendini göstermekte ve ardından gelen kelimenin tamamını kapsamaktadır. Mesela "Men fi's Semâvât" 24 denilirken semalarda olan her canlı, "Men fi'l-Arz" 25 denilirken de yeryüzündeki bütün şuurlular bu hitaba muhatap olmaktadır.

 

Aslında sözkonusu ayet, tebliğdeki bir prensibi ortaya koymaktadır ve meseleye tebliğ açısından baktığımızda, sözünü ettiğimiz ayetin aynı zamanda, tebliğdeki tabii süreci de ortaya koyduğunu görürüz. Çünkü Kur'an, tebliğde ilk olarak yakın akrabalarından başlamasını Hz. Peygamber'e bildirmiş 26 ve O da, tarihen bilinen hitabını ilk olarak kitleler halinde akrabalarına tebliğ etmiştir. 27 Zaman ve mekan açısından bakıldığında, bunun aksini söylemek de mümkün değildir. Zira, eşyanın tabiatında olduğu gibi her düşünce, ilk olarak elbette kendi etrafını ilgilendirecek ve tezlerini yakınlarına arzedecektir.

 

Kur'an'ın ayetleri ve Hz. Peygamber'in ifadeleri göstermektedir ki, dinin muhatabı ne sadece Araplardır, ne de sadece belli bir zamana hitabetmektedir. Onun muhatabı, Ebu Bekir olduğu kadar aynı zamanda Ebu Cehil, Ömer olduğu kadar da Ebu Leheb'dir. Arap yarımadası onun ilgi alanına girdiği kadar o, Amerika'dan Rusya'ya, Japonya'dan Avusturalya'ya kadar dünyanın tamamına hitap etmektedir. Aradaki fark, bazılarının hitaba cevap verip onunla bütünleşmeleri, diğerlerinin ise, ilk dönemde olduğu gibi ya kulaklarını tıkayıp inat ve kavmiyet labirentlerine kurban gitmeleri veya bilgi eksikliğinden kaynaklanan peşin fikirliliktir.

 

KAYNAK AÇISINDAN

 

Sınırlı düşüncenin ürettiğiherşey,eskimeye mahkumdur. Kendini yenilemeyen,yaşadığı asrın şartlarınaayak uydurmakta zorlanan herdüşüncenin akıbetide bundanfarkıl değildir.Tesiriasırları aşan düşüncelerintemelinde, yadoğrudanvahiy veyay birşekildevahyin atmosferinden istifadeyatmaktadır.

 

Buaçıdan bakıldığında, beşer karihasının ürettiğieniddialıprensipler bile zamanlasilikleşmektevebaşlangıçtaki orijinalliğini kaybetmektedir.Günümüzhukuk sistemlerininsık sık değiştirilmegereksinimininaltındakisebep de bu olsa gerek.

 

Akıpgidenzamanın eskitemediği,hatta hergeçen güncazibe ve ilgiodağahaline gelmeözelliğinesahip tek sistem iseİslamdır.28 Zira onunkaynığıilahiolduğugibi tahrif ve tebdilekarşıda ilahi teyidataltındadır.29 Allahiçin zamanın bağlayıcılığından sözetmek mümkün olmadığına görekizamanıyaratan da O'dur. O'nunkoyduğuprensiplerin,gelişen zamanın şartları karşısında değeriniyitirmesi aslasözkonusu olamaz. Zira O,herşeye şahitolarak 30hükmün konulduğu ortamı bildiğigibi, ohükmün geçerlilik süresince gelişecekolaylara da muttalidir. 31 Varlığında olduğugibi ilminin debaşlangıçve sonu yoktur. dahayaratırken,en sonunugörebilenbir kudretin ortayakoyacağıher prensibin, daima canlı kalmasından daha tabii ne olabilir ki?

 

Sözü söyleyenin kimliği, söylediği ortam, muhatabın durumu ve sözün söylenmesini gerektiren atmosfer, onun değerinde etkin rol oynadığına göre, kelamullah olan bir kaynak ve Rasulullah'la temsil edilen bir dinin, bütün zamanları içine alması ve evrensel değeri ifade etmesi gayet tabiidir.

 

İslam sair dinlerde olduğu gibi peygamberlerine izafe edilerek anlatılmıuyor. 32 O, emin elçinin eliyle 33 en emin insana gönderen, 34 Rahman ve rahim olan Allah'tır. 35 Onu, göklerde ve yerdeki sırları bilen Zat indirmiştir. 36 Dolayısıyle hiçbir surette ona batıl elin ulaşması ve tahrifata kalkışması mümkün değildir. 37 Onu yıpratmak için zuhur ettiği günden buyana yapılan gayretler neticesiz kaldığı gibi bugün ve yarınlarda da atılacak çamurlar asla tutmayarak iz bırakmayacak, aksine onun, daha da canlı kalmasını netice verecektir.

 

İslamın evrenselliği, sadece onun birinci ve en önemli kaynağı Kur'an'la sınırlı tutulmamalıdır. Bu noktada Sünnetin de apayrı bir yeri olduğu gibi 38 her iki kaynaktan çıkarılmış istinbat metotlarının da büyük etkisi vardır. 39 Zaten o da, netice itibariyle vahye dayanmakta ve böylelikle bir kaynak bütünlüğü yaşanmaktadır. 40 Dolayısıyla bir bütün olarak aynı kaynaktan gelen ve o kaynak tarafından donuk değil de, temel nassların dışında yaşayan insanlara bıraktığı alanla daima canlı bir sistem olarak takdim edilen İslam, sadece bazı yönleriyle değil bir bütün olarak evrenseldir. 41

 

ORİJİNİNİ KORUMA AÇISINDAN

 

İslam, okuma emriyle başlayıp kalem ve onun yazdıklarına yeminle, her ikisinin de önemine ayrı ayrı dikkat çeken bir dindir. Bu iki emrin tabii bir neticesi olarak, Allah'tan gelen vahyi kendi orijini içinde koruyan tek sistem de yine İslam'dır. sebebi ne olursa olsun neticede bugün elimizde bulunan Tevrat ve İncil'le, Hz. Mûsâ ve Hz. İsa'ya indirilen Tevrat ve İcnil'in ayniyetinden bahsetmek mümkün değildir. 42 Hem nüzulü sırasında hem de sonraki dönemlerde gösterilen hassasiyet, adeta hıfz-ı ilahinin bir neticesi olarak sadece İslam'ın kaynağı olan Kur'anın kendi orijiniyle kalmasını netice vermiştir. 43 Yani ondaki ifadeler, birebir Allah'ın kelamıdır.

 

Vahyin bidayetinden son inen ayete kadar olabildiğince bir hassasiyetle kayda geçirilen ve hemen ezberlenerek hayatta uygulanmaya başlanan ayetlerin korunması hususunda gösterilen hassasiyetin bir benzerine tarih asla şahit olmamıştır. 44 Böylesine hassas koruma yanında her sene, o güne kadar nazil olan ayetlerin, vahiy meleği Cebrail'le birlikte tekrarlanması ve bilhassa Hz. peygamber'in vefatından önceki sene, arza tabir edilen bu hadisenin iki defa gerçekeşmesi, kıyamete kadar bütün insanlara hitabedecek bir dinin kanaklarında en ufak tereddüde yer verilmediğini göstermektedir.

 

Orijinini koruma açısından bakıldığında ikinci kaynak olan hadisler için de aynı şeyleri söylememiz mümkündür. Başlangıç itibariyle Kur'an'la karıştırılır endişesinden kaynaklanan bir yazı yasağı olsa bile 45 bu yasağın, risaletin tamamını ve herkesi kapsamadığı bilinmekte, 46 dolayısıyle hıfz ve kitabet olarak her iki yolla nakledilerek İslam kültürünü oluşturmaktadır.

 

Dönemin kültürünü intikal ettirmede etkin rolü olan ezber faktörü, 47 hadisler sözkonusu olduğunda olabildiğince değerlendirildiği ve neticede, birbirinden bağımsız ve farklı bölgelerde toplanan mecmualarda biraraya getirilen hadislerin benzerliği, hatta aynı kelimelerle aktarımı, dönem insanlarının gösterdikleri hassasiyeti ortaya koyma açısından oldukça çarpıcıdır.

 

Hadislerle ilgili olarak belli dönemlerde ve farklı maksatlarla yeni sözlerin ilavesi de bilinen bir gerçektir. 48 Ancak bunların, Hadis ilminde uzman sarraflar tarafından Alah Rasulü (sas)'nün sözleri arasına karıştırılmasına müsaade edilmediği ve kimlerin ne maksatla hangi sözleri uydurduklarını belirten müstakil eserlerin ortaya konulduğu da unutulmamalıdır.

 

EŞİTLİK İLKESİ AÇISINDAN

 

Evrensel değer iddiasında olan her sistemin şahıslar arasında mutlak eşitliği temin edici prensiplere sahip olması gerekmektedir. Zira, bu kadar farkı kültür ve fizyolojik renklilik karşısında ancak, bütün insanlığa hitab etme ufkuna ulaşan sistemler uzun soluklu ve geniş yelpazeli bir hayat hakkına sahip olabilirler. İnsanları, renk ve sosyal hayattaki ön kabullere göre değil, Allah katındaki değerlerine göre sınıflandırmaya tabi tutan yaklaşımlar, 49 beklenilen huzuru temin adına insanlara ümit verebilmektedir. Ancak bu tasnifin, hukuk açısından bağlayıcılığının olmadığı da 50 unutulmamalıdır.

 

Hitaplarını belli bir kavme veya düşünceye yönlendiren, 51 insanları renklerine göre tasnife tabi tutan, ait olduğu ekolün üstündüğünden dem vurarak diğer insanları hizmetçi, hatta köle gibi gören anlayışların, uzun vadede ve yeryüzünün tamamına hayat vermesi elbetteki düşünülemez.

 

Müslümanın kendi aleyhine bile olsa doğruyu söylemesi gerektiğini söyleyen Kur'an'ın, heva hevese uyulmadan, her halükarda adaletin yerine getirilmesini istemesi ve yapılacak bir yanlış tutum karşısında Allah'ın ilmi ve ahireti haırlatması da, 52 sadece zahiri anlamda değil, gerçek manada mutlak adaleti gerçekleştirmesi açısından onun evrenselliğini ortaya koyan önemli bir delildir.

 

Kur'an'ın bu yaklaşımını destekler mahiyette ve eşitlik ilkesinin gerçekleşmesinde önemli yeri olan adaleti gerçekleştirme gayreti açısından Hz. Peygamber'in, davada delilini güçlü takdim etmek suretiyle hakimin yanılmasına sebep olanlar için ahiret hayatındaki mutlak adaleti hatırlatması da oldukça önemlidir. 53

 

Hitaplarında bütün insanlığı kucaklayan, hükümlerinde genel prensipler ortaya koyarak ictihad, kıyas, örf, maslahat, zaruret gib yöntemlere itibar ettiğini vurgulayan, hukuk karşısında herkesi bir tarağın dişleri gibi eşit gören 54 ve fiili olarak insanlar arasındaki eşitlik ilkesini yerleştiren bir dinin tebliğcisi olarak Allah Rasûlü(sas) 55 milliyetçilik ve ırkçılık gibi sınıf farklılıklarının üstünlük vesilesi olamayacağını ilan ederek, ne Arab'ın Acem'e ne de Acem'in Arab'a, ne kırmızı tenlinin siyaha ne de siyah tenlinin kırmızıya herhangi bir üstünlüğünün sözkonusu olmadığını bildirmiştir. 56 Öndegelen birisinin kızı hırsızılk yaptığında, Efendimiz'e yakınlığı olan insanları devreye koyup iltimas talep edildiğinde celallenerek,

 

kızı Fatıma bile aynı suçu işlemiş olsaydı cezadan geri durmayacağı kararlılığını gösteren Allah Rasulü'nden başkası değildir. 57 Böylelikle, mücrimin kimliği ne olursa olsun hukukun ilkelerinden taviz verilemeyceğini anlatan Hz. Peygamber (sas), aynı zamanda toplumda iltimaslı şahısların oluşmasını, adaletin önündeki en büyük engel olarak görmüş ve önceki ümmetlerin uzun soluklu olamamalarının altında da böyle bir iltimasın yaygınlığının olduğunu bildirmiştir.

 

Hukukun üstünlüğü bir esastır ve Allah Rasulü(sas) de bu ilkeye azami riayet etmektedir. Mesela yaptığı şakalarla insanları güldüren birisine Rasulullah (sas), elindeki asa ile dokunmuş ve canını incitmişti. Kısas isteyen bu Sahabi'ye karşı Allah Rasulü yumuşak davranmış ve kısas isteğini de kabul etmişti. Ancak, asanın vücuduna değdiği anda bedeninin çıplak olduğunu ileri süren bu şahıs, herkesin huzurunda Rasulullah'ın da elbisesini açmasını isteyince Rasulullah tarafından bu istek de kabul edilmiş ve adam alelacele yerinden kalkıp Allah Rasulü'nü kucaklayarak öpmeye başlamıştı. Ardından da, 'Ey Allah'ın Rasulü! Aslında benim istediğim de budur' diyerek, hem O'na olan bağlılığını ortaya koymuş hem de insanlar arasında olması gereken eşitlik ilkesini pratik hayatta yaşandığının güzel bir misalini oluşturmuştur. 58

 

Demek ki dinde sadece eşitliğin sözü edilmiyor, aynı zamanda onun gerçekleşmesi için gerekli olan prensipler ortaya konularak hukukun üstünlüğünün işlerlik kazanmasının üzerinde ısrarla duruluyor ve böylelikle pratik hayatta yaşananlarla sonrakilere emsal tablolar bırakılmış oluyor. Bu da onun başka sistemlerde olduğu gibi, tarihin eskitmesiyle yok olmayacağını, aksine her dönemde insanlara huzur vermeye devam edeceğini gösteren en belirgin husustur.

 

Ayrıca suçun ferdiliği ve sadece fiilden cürmün failinin mesul tutulması, 59 suç sabit olana kadar kimsenin zan altında bırakılamayacağı, 60 suçlunun değil, toplumun haklarını korumanın esas olduğu 61 gibi genel prensipler, İslamın evrensellik konusunda ne derece ileride olduğunu göstermektedir. Ancak 20. yüzyılın birinci yarısının sonlarına doğru konuşulmaya başlanan ve belli ülkelerce imzalanarak 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesiyle 62 bir kıyaslama yapılırsa mesele daha net anlaşılacaktır. Hatta bu beyannameyle, sadece Alla Rasulü (sas)'ün Veda Hutbesi 63 karşılaştırılsa, İslamın muhtevasındaki derinlik hakkında bir fikir vermeye yetecektir. Birisindeki ifadeler tavsiye niteliği arzederken diğerindekiler hayatın içinde ve uygulamaya yönelik canlılıktadır.Ayrıca uygulanabilirlik açısından bakıldığında, bugünün medeni geçinen ülkelerinde bile bu haklar zaman zaman askıya alınabilirken Asr-ı Saadette, anında uygulamaya geçirilmekte ve Hz. peygamber burada ilk nümuneyi oluşturmaktaydı. Hutbe içinde bulunan faiz ve kan davalarının kaldırılışıyla 64 kölelik uygulamaları karşısında alınan tavırlar 65 bunun en çarpıcı misalleridir.

 

MUHTEVA AÇISINDAN

 

Yaş ve kuru her şey, Kur'an'da mevcuttur. 66 ve her şey onda açıklığa kavuşturulmuştur. 67 Ancak herşeyin mevcut olması, detaylarıyla açıklanması anlamına da gelmemektedir. Zira Allah, onunla muhatab ettiği insana, şifreler halinde verdiği meseleleri çözebilecek kudret ve akıl vermiş, nesilden nesile intikal eden bilgi birikimini de kullanarak gönderdiği kitabı anlamalarını istemiştir. Ayrıca yanlış anlamalara neydan vermemek veya doğruyu anlatmak için beşere rehber olarak Rasûlünü gönderip O'nu tebliğ, tebyin, temsil ve tafsil gibi vazifelerle tavzif etmiştir. Dolayısıyle din, öz halinde gelen kaynakla onun pratik hayattaki yansıması olan geniş bir yelpaze hüviyetine kavuşmuştur.

 

Kur'an, öncelikle insanları evrensel ahlak ilkelerine ulaştırmak ve kamil insan hüviyeti kazandırmak istemektedir. Zira her yönüyle kamil insanlardan meydana gelen toplum harhangi bir mesele karşısında nasıl davranılması gerektiğini çözecek ve ona göre tavrını belirleyerek en doğru sonuca ulaşacaktır. Yasamayla ilgili olarak çok az sayıda ayetin indirilmiş olması yanında 68 yürütmenin şura ile olması, 69 akitlerin karşılıklı rızaya dayanması 70 adalet ve dengenin korunması, 71 hatta başkalarının yaptıkları kötülük ve haddi aşmalarda bile adaletten taviz verilmeden dengenin muhafaza edilmesi, 72 kıyas, ictihad, istihsan, istishab, istisna', sedd-i zerai' gibi ilgili fertlere geniş bir hareket alanının tanınmış olması, İslamın her dönemde canlı ve kendi gibi ilgili fertlere geniş bir hareket alanının tanınmış olması, İslamnın her dönemde canlı ve kendi orijini içinde yaşanabileceğinin açık belirtileridir. yani İslam, sanıldığı gibi belli sayfalardan oluşan kitaplarla sınırlı bir ilme sahip değil, bahsini ettiğimiz hususlarla sınırsızlığa ulaşan bir bilgiyi ihtiva etmektedir. Zaten Kur'an da, her dönemde ve farklı insanlara göre devamlı tazelenen ve her zaman çok televvünlü anlamlara müsait bir kitap değil midir?

 

Ahlaki ilkeler, ailevi ilişkiler, İman, ibadet, muamelat, önceki ümmetlerin haberi, kainatla ilgili hususlar ve ahiretle ilgili konuların hepsi, her dönemde herkesi ilgilendiren evrensel meselelerdir ve bunların sayısı oldukça çoktur. Bugün için bazı kimselerin kavramakta zorlandıkları nokta Kur'an'ın, zaman ve mekanın değişmesiyle değişkenlik arzeden değil, aksine her dönemde geçirliliği olan konulara yer vermiş olmasıdır. Zira o, zaman ve mekanla sınırlı olmayan Allah'ın, bütün zaman ve mekanları aynı anda görüp bilmesinin bir ürünüdür. Onu gönderen Zat tarihsel değildir ki, gönderdiği mesaj evrensel olmasın. 73 O mesaj, ilk gönderildiği orijinallikte bugün elimizde olduğuna göre Kur'an'da bizimle bizzat Müteal olan Allah konuşmaktadır. 74

 

Bilhassa felsefecilerin, çağlarboyu üzerinde durdukları ve ona ulaşmak için gayret sarfettikleri evrensel doğruları yakalama meselesinde İslam ,net bilgiler sunmuş ve sadece dünya hayatı değil aynı zamanda dünya sonrası hayat için de yanıltmaz mesajlar vermiştir. Düşünce adamlarının değişik dönemlerde mutlak doğru olarak gördükleri birçok mesele, zamanla geçerliliğini kaybedip, onun yerine mutlak doğru olarak bir başka konu üzerinde yoğunlaşıldığı görülmektedir. Mesela bir dönemde rasyonalizm tek doktrin olarak ele alınırken, bir başka zaman entüisyonizm geçerli tek akım olarak telakki edilmiştir. Halbuki ifrat ve tefritlerin ürünü olan her iki yaklaşım da İslamın ortaya koyduğu ilkelere göre tek doğru değildir. O, her ikisine de haklılık payı vermekle birlikte ne sadece akılcılıkla ne de sezgilere dayanarak mutlak doğrunun elde edilemeyeceğini, aksine aklı da sezgi ve hisleri de devreye sokarak orta yol olan sırat-ı müstakimin bulunması gerektiğini bildirmektedir. Aslında Allah'ın vermiş olduğu akıl düşünce, his ve kalp gibi önemli nimetler, Kur'an'ın isteği doğrultusunda ve onun bildirdiği noktalardan hareketle kullanılmış olsaydı, tarihte yerini alan bunca önemli fikir adamının ortaya koyacağı sonuçlar olduğundan çok daha farklı ve aynı çizginin farklı desenleri olarak tarihe geçerdi. Bugün için de henüz fırsat kaçmış değildir.

 

Muhteva itibariyle evrensel olduğunu ortaya koyan İslam hakkında bazı ithamların olduğu da bilinmektedir. Ancak bunlar, sadece ceza hukuyla ilgilidir ve hepsi de, uygun bir zemide tartılıp mecrasına oturtulabilecek keyfiyette ve çözümü belli yaklaşımlardır. Aynı zamanda bu yaklaşımlar, evrensel bir zemin yerine, belli bir kültürün neticesi ve yerine göre ona hayat hakkı bile tanımayan tarihsel yorumlar ihtiva etmektedir. Yani burada bir taraf olma meselesi sözkonusudur.

 

İslam ceza hukukunun öngördüğü meseleler, caydırıcılığı ön plana çıkaran ve suçluyu değil, toplumu suç unsurundan temizleyip korumayı hedef alan yaklaşımlardır. Bugün, İslamın ceza hukukuyla ilgili müeyyidelerini uygulanmaz bulanlar, meseleyi olay ve olayın etkilediği insanların durumlarını gözardı ederek ele almakta ve geciken adaletle etkisi unutulan meselede, adeta yeni bir tavırmış gibi suçluyu korur bir görüntü sergilemektedirler. Halbuki olay, sıcağı sıcağına değerlendirilse -ki benzeri olayların içinde olanların genel kanaatı da budur- İslamın öngördüğünün de ötesinde ibretli cezaların gündeme getirilmesi sözkonusudur. Yanlı tutumlardan uzak tarafsız bir ortamda değerlendirilidğinde ortaya çıkacak sonuç da, toplumun korunmasını netice veren her suça hakettiği karşılığın geciktirilmeden verilmesi şeklinde olacağı muhakkaktır.

 

KUR'AN'IN EVRENSEL OKUNUŞUNDA RİSALE-İ NUR YÖNTEMİ

 

Bilindiği gibi Risale-i Nur, İslamın günümüzdeki en önemli yorumlarından biridir ve elbetteki İslamın evrenselliği hususunda da yeni yaklaşımları olacaktır ve olmuştur da. Ancak, o, evrensellik başlığı altında değil, hemen her konuyu ele alış tarzındaki yaklaşımlarında ve özellikle de Kur'an'la ilgili bahislerde bu konuya değinmiş ve kendine özgü ikna metodlarını kullanarak İslamın evrenselliğini, zorlamalardan uzak tabii bir yaklaşımla ele almıştır.

 

Bediüzzaman'ınsadece Kur'an tarifi 75 bilebaşlı başınaevrensel biryaklaşımdır.O,kainatıbirbütünolarak telakki eder 76 ve Kur'an'da, maddi alemin dillerindenbirşeyleranlayamayanlariçin ayrıca gönderilmişbir name, 77 yani kainatkitabınınbirtercümanı78 olarak değerlendirir.

 

Risale-i Nur'da elealınankonularaçısındanmeseleyebakılacakolursabunların, Kur'an'ınelealdığıkonularlabüyük ölçüdeaniyet kesbettiğivedoğrudanbireylerihedeflediği görülmektedir.Bilhassa veözelikle üzerindedurulan imani meselelerin, herdönemdeve herkesiçin geçerli olduğu, dolayısıyle tarihsel bir zeminde mütalaa edilmelerinin mümkün olmadığı aşikardır. Bu açıdan bakıldığında Tabiat, Meyve ve Haşir risaleleriyle ve Nübüevvet meseleleri gibi bölümlerin güzel misaller teşvik etitği görülecektir.

 

Risale-i Nur, hemen her meselede dinin kaynağını ve onun en önemli unsuru olan Kur'an'ı nazara vermekte ve dikkatleri onun üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Mesela, Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslamiyet, aklı Kur'an ve imandır' 79 diyen Bediüzzaman, 'Müctehidlerin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'an'ı göstermeli, yoksa vekil ve gölge olmamalı' 80 diyerek Kur'an'ı anlamak için kaleme alınan eserlerin bile ona göre olmamasını istemetedir. Ona göre her türlü problemin çözümü, müslümanların uyanıp Kur'an'a sarılmasındadır. 81 Çünkü, tercümanı olduğu kainatın tılsımını ancak Kur'an açacaktır. 82

 

Onun yaklaşımları sadece Kur'an'la sınırlı kalmamakta, zaman zaman genel ifadelere bürünerek İslamın bütününü kapsamaktadır. Mesela, 'İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan,yalnız kendine gece yapar. 83 demekle, o, evrensel okumayı sadece Kur'an'la sınırlandırmamakta ve dinin geneline uyarlamakta, İslamın her zamanki canlılığına dikkat çekmektedir. Buna göre, onun canlı olmadığını sananlar araştırıp bulamayanlar değil, gözlerini hakikate kapattıkları için kendilerine dünyayı zindan yapanlardır.

 

Risale,i Nur'un değişik bölümlerinde ve özellikle 25. söz ve işaratü'l-İ'caz'da yoğunlaşan evrensellikle ilgili konular, dinin kaynağı, onun muhtevasındaki derinlik, muarazanın mümkün olmayışı, metnindeki üstünlük, herkese ve her asra hitabetmesi, üslubu, ikna hususiyeti ve Kur'an-kainat ilişkisi gibi başlıklarda yoğunlaşmaktadır.

 

KAYNAK AÇISINDAN

 

İslamın kaynağı Kur'an ve Sünnetle bunlara dayanan temel prensiplerdir. Dolayısıyle ilk iki kaynak ve özellikle Kur'an onun temelini oluşturmaktadır. Risale-i Nur, genel anlamda islamın evrenselliğini ortaya koymanın yanında özellikle onun ilk kaynağı üzerinde durarak dikkatleri Kur'an ve özellikle de Kur'an'ın kaynağına çekmektedir. Mesela, Kur'an, bir ümminin değil, ilm-i muhit sahibi olan Allah'ın kelamıdır. 84 O, öyle bir zatın kelamıdır ki, o bütün zamanları ve bütün eşyayı bir anda görüyor, 85 Evet, "Kur'an bir hutbe-i ezeliyedir 86 ve ancak Allah'ın kelamı olabilir. 87 Onu peygamber kelamı saymak büyük bir cinayettir. 88 gibi vurgularıyla Bediüzzaman, sözle onu söyleyen zat'ın arasıdaki münasebete, özellikle de sözdeki imzanın ehemmiyetine dikkat çekmektedir.

 

Kur'an'ın, herşeye kıymeti nisbetinde bir makam verdiğinden bahseden Nursi, 'Kur'an, öyle bir zâtın kelâmıdır ki; bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir anda görüyor' 89 diyerek onu gönderen Zat'ın ilmindeki ihatayı vurgulamakta ve kelamının ihatasını anlatmaktadır.

 

İlm-i ilahi ve onun hatasının vüsatini birçok yerde ele alan Bediüzzaman, o ilimden gelen Kur'an için şunları söylemektedir; 'Kur'an, başka kelamlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünki kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemal cihetinden dört menbaı var. Biri mütekellim, biri muhatab, biri maksad, biri makamdır. Ediblerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise sözde "Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?" ise bak. Yalnız söze bakıp durma. Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur'anın menbaına dikkat edilse, Kur'anın derece-i belâgatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet madem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emr ve neyh ise, mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemet-sûz olur; maddî elektrik gibi tesir eder, kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezayüd eder. 90

 

Kur'anın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkum değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir. diyen Nursi, mücerret bırakmamak için verdiği misallerle de konuya açıklık getirmiş, söylenenlerin kuru birer iddia değil gerçeğin ifadesi olduğunu göstermiştir. 91

 

Kur'an, bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Her asır nusus ve muhkematını teslim ve kabul ile beraber, tetimmat kabilinden hakaik-i hafiyesinden dahi hissesini alır; başkasının gizli kalmış hissesine ilişmez. Evet zaman geçtikçe, Kur'an-Hakim'in daha ziyade hakaiki inkişaf eder. Onlar nasstır, kat'idir, esastırlar, temeldirler 92 diyen Bediüzzaman, şu ifadeleriyle de, onun kaynağına dikkat çekmektedir;

 

Hem nev-i beşerin umum tabakaları, en gabi ve amiden tut, ta en zeki ve alime kadar herbirisi, Kur'anın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatları fehmetmeleri ve yüzer fen ve ulum-u İslamiyenin ve bilhassa şeriat-ı kübranın büyük müçtehidleri ve Usul-üd Din ve İlm-i kelam'ın dahi muhakkikleri gibi her taife kendi ilmine ait bütün hacatını ve cevaplarını Kur'andan istihraç etmeleri, "Kur'anın menba-ı hak ve maden-i hakikat olduğuna bir imzadır. 93

 

Ayrıca, 'Kur'an bitarafane muhakkame edilemez' diyen Bediüzzaman'ın, Kur'an hakkında akla gelebiecek şüphe ve vesveseleri ortadan kaldırmak için kaleme aldığı 26. Mektup, akıl ve kalbi tatmin eder mahiyette, onun ancak Allah kelamı olabilecğini isbat eden delillerle doludur. 94

 

MUHATAP AÇISINDAN

 

Kur'an'ın muhatabı, şuurlu varlıklar ve onların arasında elbette en önemlisi insandır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi onda konuşan herşeyi yaratıp elinde tutan Allah'tır. Ancak bu konuşma, insanın anlama seviyesinin üstünde bir mükaleme değil, aksine beşerin seviyesinde bir tekellümdür. Beediüzzaman, tarih içinde farklı kelimelerle ifade edilen bu hakikatı, 'Kur'an'da tenezzülat-ı ilahi vardır' 95 diyerek, kelam-ı ilahideki bu özelliğe dikkat çekmektedir. Beşere, takatının üzerinde yük yüklemeyen Allah, 96 gönderdiği kitabın anlaşılması noktasında da farklı davranmamış ve insanların anlayabilecekleri bir dille konuşmuştur. Ancak bu konuşma, zahiren sehl-i mümteni tabir edilen, ilk anda hemen herkes tarafından söylenebilecek bir tazda olduğu sanılsa bile, biraz derinleşildiğinde onun, benzerinin söylenmesi mümkün olmayan bir ifade üstünlüğüne sahip olduğu anlaşılacaktır ve aslında bu da, onun i'caz yönlerinden birini oluşturan önemli bir hususiyetidir.

 

Kur'an'ın bu hitap hususiyetini değerlendirirken Bediüzzaman, onun herkese, her tabakaya, her meslek grubuna, her meşrebe ve her asra göre ayrı bir hitabının olduğunu anlatmakta ve bunları farklı ayetleri temel alarak misallendirmektedir. Bilhassa, "Elde Kur'an gibi bir mu'cize-i baki varken başka bürhan aramak aklına zaid görünür. Elde Kur'an gibi bir bürhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme siklet mi gelir?" diyerek başladığı 25. Söz ve kapsamlı bir tefsir niyetiyle başladığı, ancak gelecekte yazılacak böyle bir tefsire misal teşkil etmesini istediği İşaratü'l-İ'caz adlı risaleler bunun örnekleriyle doludur.

 

Özelikle Kur'an'ın kaynağına dikkat çekerek ondaki üstün ifade gücünü vurgulayan Bediüzzaman, zihni melekleri itibariyle en aşağıda olanlara bile hitap eden ayetlerden en ileri seviyedeki insanların da istifade ettiklerini, tarihi birer hikaye gibi gözüken Kur'an kıssalarının, basit zihinlerde oluşturduğu etki kadar havas üzerinde de ciddi tesirler bıraktığını belli ayetleri misal göstererek anlatmaktadır. 97

 

'Kur'an'ın kıymettar hakikatları geçenzamanla nazardandüşmedi'98 diyerek onuncanlılığınıvurgulayanBediüzzaman, Kur'an'ın kanunlarıdaimagenç olduğunu99 vebeşerinortayakoyduklarınınaksineasırlarınilerlemesiyle bu faikiyetin kendisini daha dahissettirdiğiniher fırsattabelirtmektedir. 100

 

"Madem Kur'an bir hutbe-i ezeliyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarakasırlar üzerindevearkasındaoturupdizilmiş bütün benî-Âdeme hitab ediyor ders veriyer. Elbette o muhtelif efhama göre müteaddid manaları dercedip irade edecektir ve iradesine emareleri vaz'edecektir". 101 gibi iadeleriyle Nursi, Kur'an'ın herkese, her tabakaya ve her asra ayrı ayrı hitaplarının olduğu üzerinde oldukça çok tahşidatta bulunmaktadır. Bunlara biraz daha yer verebilmek için herbirini müstakil ele alalım.

 

Evet, Kur'an şuurlu her varlığı birebir ilgilendirmektedir. Dolayısıyle onun ifadelerinden herkes istifade edebilmelidir ve etmektedir de. Ondaki ifade ve üslup farklılığı, beşer kelamlarının aksine her akla hitap etmeyi netice vermektedir.

 

Kur'an'ın yedi kıraat üzere nazil olduğunun üzerinde duran Bediüzzaman, 102 'Kur'an her asırda taze nazil oluyor gibi gençliğini muhafza ediyor' 103 diyerek onun taravetine dikkat çekmekte, aynı zamanda, 'Kur'an harfleri okunduğu zamana göre sünbüllenir' 104 diyerek de ilahi beyandaki söz üstünlüğü ve canlılığa vurgu yapmaktadır.

 

Ancak Kur'an'dan, herkesin kendi kabiliyetine göre feyiz alacağı 105 üzerinde de duran Nursi, "Kur'an'ın i'cazını herkes ilmine göre anlar' 106 diyerek, Kur'an'ın manalarının dağ gibi akılları doyurması yanında, sinek gibi küçük basit akılları dahi tatmin edeceği üzerinde durur 107 ve 'Kur'an'dan İbn Sina da, ami bir mü'nin de ders alır 108 der. Her insanın istek ve beklentilerini de farklı olduğuna dikkat çektiği bir yerde, buna rağmen herkesin Kur'an'dan azami istifade etmesinin hem beşerin acziyetini ortaya koyduğunu hem de Kur'an'daki ifade üstünlüğünü ilan ettiğini anlatır. 109

 

Her Tabaka

 

İnsanların fıtratları farklı ve meşrebleri de muhteliftir. Dolayısıyle insanlar arasında meslek ve meşreblerine göre farklı anlayış ve kavrayışların olması tabiidir. Bunun tabii sonucu olarak her tabakanın anlayışları farklı ve herhangi bir metin karşısında takındıkları tavır da muhteliftir. İşte tabii olan bu farklılaşmaya riayet eden ilahi beyanda Allah (cc), her tabaka ve meşrebin anlayabileceği bir üslubla hitabetmiş, ancak bu hitapta herkesin istifade edebileceği bir üslup kullanılarak bu yönüyle de evrensel mesajın üstünlüğünü ortaya koymuştur.

 

Bu açıdan Risale,i Nur'a baktığımızda, 'Kur'an her tabakaya karşı i'cazı vardır' 110 diyen Bediüzzaman'ın, onun her tabakaya hitap eden ilahi bir sofra 111 olduğunu söylediğini ve insanlığın her tabakası Kur'an'dan tam ders alıyor' 112 diyerek de onun bütün tabakalara şamil ebedi bir hitap 113 olduğunu vurguladığını görürüz.

 

Hemen her meselede olduğu gibi tezini mutlak ifadelere dayandırma yerine misallerle anlatmayı tercih eden Bediüzzaman, konuyla ilgili olarak da Kur'an'ın belâgat ehli ve fesehat tabakasından şiir ehli ve hitabet tabakasına kadar herkese karşı bir i'cazının oduğunu anlatır ve herkesin hoşuna gittiği halde, kimsenin onu taklit edemediğinden, zamanın geçmesiyle o üslûbun eskimeyip tazeliğinden hiçbir şey kaybetmediğinden bahseder. Ayrıca verdiği gaybi haberlerle kahinler ve gaibden haber verenler tabakasına karşı i'cazından, tarihçi ve antropolog tabakasına kadar Kur'an'ın her tabakaya ayrı hitabının olduğu üzerinde durur. Sosyoloji ve siyaset ilimleriyle meşgul olanlardan, maarif-i İlahiye ve hakaik-i kevniyede derinleşen tabakaya, ondan da ehl-i tarîkat ve velayete karşı, Kur'an'ın bir deniz gibi daima temevvücde olan âyatının esrarındaki i'cazını gösterdiğini anlatır. 'Hattâ yalnız kulağı bulunan ve bir derece mana fehmeden avam tabakasına karşı, Kur'anın okunmasıyla başka kitablara benzemediğini, kulak sahibi tasdik eder' diyen Nursi, ifadesindeki bu farklılıkla Kur'an'ın, diğer kitapların altında olamayacağını aklı en basit insanın bile tasdik ettiğini, öyleyse bütün kitapların üzerinde bir keyfiyetinin olduğunu, yani onun mu'cize olduğunu ifade eder. 114

 

'Ehle-i marifet bir velinin fehmettiği i'caz ile, ehl-i aşk bir velinin müşahede ettiği cemal-i i'caz bir olmadığı gibi; muhtelif meşaribe göre cemal-i i'cazın cilveleri değişir. Bir İlm-i Usûl-üd Din allâmesinin ve bir imamının gördüğü vech-i i'caz ile füruat-ı şeriattaki bir müçtehidin gördüğü vech-i i'caz bir değil' diyen Bediüzzaman, bir sınıflandırmaya giderek kulaklı tabaka tabir ettiği âmî avamın; yalnız kulak ile Kur'anı dinlediğini ve sadece kulak vasıtasıyla onun i'cazını anladığını ve neticede, "Bu işittiğim Kur'an, başka kitablara benzemez. Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkınde olacak. Umumunun altındaki şık ise kimse diyemez ve dememiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, umumun fevkındedir" diyeceğini anlatmaktadır. Gözlü tabakası tabir ettiği aklı gözüne inmiş maddiyyunlar tabakasına karşı da, Kur'anın göz ile görünecek bir işaret-i i'caziyesi bulunduğunu ifade eden Nursi, aynı i'cazın burada da geçerli olduğunu vurgulamaktadır. 115

 

Fikirlerini teoride bırakmayıp misaller vermek suretiyle pratiğe indiren Nursi dersin ayrı ayrı değil de bir olmasına rağmen o dersi dinleyen herbir fert ve tabakanın aynı dersten tam hisse aldıklarını özellikle vurgulayarak Kur'an'ın bu noktadaki üstünlüğünü ortaya koymaktadır.

116

 

Her Asır

 

Kur'an'ın, sadece 7. Asır arap toplumuna hitap etmediği bilinen bir gerçektir. O, dünya varolduğu müddetçe yaşayacak bütün şuurlu varlıklara seslenmekte ve bu noktada herhangi bir sınır tanımamaktadır. Bu açıdan bakıldığında Risale-i Nur'un, Kur'an'ın muhatapları olarak herkese ayrı bir hitabının olduğu söylediği ve hitaplarının herkesi ilgilendirdiğini ifade ettiğine şahit olmaktayız. Defaatla ve ısrarla Kur'an'ın her asır insanına hitap ettiğini vurgulayan 117 Bediüzzaman, her asrın Kur'an'dan hissesini alacağını söylemekte 118 ve Kur'an'ın bütün asırlara bir rahmet olduğunu 119 ifade etmektedir.

 

Kur'an-ı Hakîm'in, her asırdaki tabakat-ı beşerin herbir tabakasına güya doğrudan doğruya o tabakaya hususî müteveccih olup hitab ettiğini 120 söyleyen Bediüzzaman İslamın her asra hitap ettiğini sadece Kur'an'la sınırlı tutmamakta, Kur'an'ı tefsir etmede Kur'an kadar ehemmiyeti olan sahih hadislere 121 dikkat çekmekte ve aynı zamanda, 'hem öyle yüksek, kuvvetli hitab ediyor ki; bütün asırlar onu dinler. Evet aks-i sadâsını herbir asır işitiyor' 122 diyerek Kur'an'ın tebliğ, teşri' ve temsil makamında Hz. Peygamber'in de bütün asırlara seslendiğini anlatmaktadır.

 

Bediüzzaman, dua ve kulluğuyla saadetin vücut ve icadına vesile olduğunu söylediği Hz. Peygamber (sas)'in konumunu ise şöyle tasvir etmektedir: 'Evet bak! O zât, nev'i beşere imamdır. Mescidi, yalnız Ceziret-ül Arab değildir, küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları onun arkasında, onun duasına "Âmîn" diyorlar O'nun duasına, yalnız o cemaat değil belki arz ve sema ve bütün mevcudat "Âmîn" söyler. Yani "Ya Rabbena! Onun duasını kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de Onun talep ettiğini ediyoruz." 123

 

Hz. Peygamber'in vasıflarını anlatıp nokta-i istinadını zikrettikten sonra ise O'nun hitaplarındaki derinliği şu şekilde tasvir etmektedir: 'Alem-i şehadete mütevecih olarak, âlem-i gayb namına, cinn ve insin başları üzerine ilan ederek; istikbalde gelecek asırlar arkasında duran akvama ve milletlere hitab edip öyle bir nida eder ki; umum cinn ve inse, umum yerlere, umum asırlara işittiriyor. Evet, işitiyoruz!. Hem öyle yüksek, kuvvetli hitab ediyor ki; bütün asırlar onu dinler. Evet aks-i sadasını herbir asır işitiyor. 124

 

Allah Rasulü'nün nübüvvetine delil olması açısından, konuyu da ilgilendiren bir yaklaşımında ise şu sözlere yer verdiğini görmekteyiz: 'Fıtrat-ı beşeriyenin iktizasındandır ki; adi bir insan da olsa, hatta çocuk da olsa, hatta küçük bir kavim içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir dava

 

hususunda cumhura muhalefet edip yalansöylemeyecesaret edemez. Acaba pekbüyükbir haysiyet sahibi,alemşümulbir davada, pekinadlıve kesretli bir kavimiçinde, ümmiyani okur-yuzursınıfından olmadığıhalde,aklıntekbaşınaidrakten acizolduğu bazı şeylerdenbahsedip kemal-i ciddiyetle alemeneşr ü ilânetmesi onunsıdkınadelilolduğugibi, o mes'elenin Allah'tanolduğunada birbürhanolmazmı?125

 

Bediüzzaman'ınbuüslubu, etrafındakilerede siyaretetmişolacak ki,üstadına yazdığıbir mektupta Mehmed isimli bir talebesi konuyla ilgili olarak şu ifadeleri kullanmaktadır; "Kur'an-ı Azîmüşşan'dan dersimi okurken Sure-i Lokman'daki "Kim tam bir ihlas ile Allah'a yönelir ve Ona teslim olursa, kopmaz kırılmaz, sapa sağlam bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah'a varır."(Lokman, 22) âyetini kıraat ederken -gayr-ı ihtiyarî-kalbim, ruhum, aklım bu kudsi kelâmın pek derin, pek ulvi manasına saplandı. Başta asr-ı pak-i muhammedî (A.S.M.) olduğu halde bütün asırlarla konuşan bu âyet-i kerime, asrımıza da elbette bakmaktadır... " 126

 

Kur'an'ın bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitap olduğunu anlatan Bediüzzaman, irşadın belagâtı gereği bedihi olan meselelerde muğalataya girmediğini, ekser insanlar için lüzumlu olmayan konularda icmali tercih ettiğini onun vazifesinin, şemsin zâtından, mahiyetinden bahsetmek olmadığını ancak, âlemi tenvir etmekle, hilkatin nizam merkezi ve âleme mihver olması gibi harika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Hâlıkın azamet-i kudretini efkâr-ı âmmeye ibraz etmek olduğunu misallerle vurgulamaktadır. 127

 

Kaderin ayrı bir tecellisidir ki, üslupta Kur'anî bir çizgi tutturan Risale-i Nur da, benzeri bir kader yaşamaktadır. Onu en aliminden, fikir itibariyle en düşük bir insan da okumakta ve kendine göre herkes hissesini almaktadır. 128 Üstadlarından aldıkları derslerle Kur'an anlayışlarındaki değişiklik ve derinliği ifade eden talebeleri Tahirî, Zübeyr, Sungur, Ziya, Ceylan, Bayram imzalı bir mektupta 129 bu hususa da değinilmiş ve bir vesile-i iftihar olarak tarihe not düşülmüştür. Değişik vesilelerle Bediüzzaman da bu noktayı ifade ederek, çoğu zaman kendisine izafe etmekten kaçındığı eserlerindeki faikiyete dikkat çekmiştir. 130

 

MUHTEVA AÇISINDAN

 

İlm-i ilahiden gelen ve her dönemde herkese hitap eden Kur'an'ın muhtevası da, onun evrensel olduğunu gösteren çok önemli bir noktadır. Bu açıdan Risalelere bakıldığında, çoğunlukla Kur'an'ın mana, 131 bahis, 132 lafız 133 ve ilmindeki külliyet ve camiiyete 134 dikkat çektiğini, Kur'an'ın da dediği gibi yaş ve kuru herşeyin onda mevcut olduğunu, 135 ancak bunların ya çiçek, ya da gonca halinde 136 bulunduğunu, zira onun herşeyi kıymeti nispetinde ders verdiğini, 137 bilhassa batın ilimlerine vakıf kimselerce Kur'an'ın baştan başa bir gaybi hazineler manzumesi 138 olduğu, pekçok cüzi hadisenin arkasında külli düsturların gizlendiği, 139 münderecatının herbir surede olduğu, 140 herbir ayetinin bir necm-i sakip gibi 141 herbir kelamının bir kaziyeyi içine aldığı 142 ve herbir harfinin mühim hakikatlerle yüklü oludğu 143 gibi konuları dile getirdiği görülmektedir.

 

Bediüzzaman, surelerin başlarındaki mukatta harflerinin bile mühim mesajlarla yüklü olduğunu vurgulayarak, 144 aralarında münasebet olmadığı için Kur'an başka kelamlarla kabil-i kıyas olamaycağını, zira kelamın kuvvet, ulviyet, hüsün ve cemaline kuvvet veren şeyin, ediplerin anladıkları gibi yalnız makam değil mütekellim, muhatap, maksat ve makam olmak üzere dört unsur olduğu, dolayısıyle bir kelamın kuvvet ve derecesini anlamak için fail, muhatap, gaye ve mevzuuna bakmanın gerekli olduğu 145 gibi konulara da değinerek, ezeli bir hutbe olması açısından Kur'an'ın, insanlığın bütün tabaka ve ehl-i ibadetin bütün taifeleriyle konuştuğunu, dolayısıyle ona göre farklı ama ve külli düsturlarla çok mertebelerinin bulunmasının tabii olduğunu israrla anlatmaktadır. 146

 

'Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez. Kur'an gibi bir nazar-ı küllî lazım ki, ihata etsin' diyen Bediüzzaman, Kur'an'ın her türlü konudan bahsettiği halde muvazenesini daima koruduğunu, ondan istifadeyle yazılan kitaplarda bile böyle bir dengenin olmadığını, zira denizden çıkarılan bir hazine gibi herkesin, kendi eline geçenle onu tasvir ve tavsife çalıştıklarını, Kur'an'ın ise hazineyi bir bütün olarak ortaya koyduğunu anlatır ve bunu, onun ulviyet ve i'cazına önemli bir delil olarak kabul eder. 147

 

Kur'an'ın, hakiki ilimleri havi bir kitap ve her asırdaki insanlarla konuşan ezeli bir hitap oduğundan bahisle, onu tefsir edecek kimselerde bulunması gerken özelliklere de değinilen külliyatta, bu konuda şöyle denilmektedir: 'Kur'anı tefsir ederken, hakikatın safi olarak ifade edilmesi ve böylece hakiki bir tefsir olması için, müfessirin kendi hususi meslek ve meşrebinin tesiri altında kalmamış ve hevesi karışmamış olması lazımdır. Ve hem de Kur'anın manalarını keşf ile tezahür eden Kur'an hakikatlarının tesbiti için elzemdir ki: O müfessir zât, herbir fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam bir ihlasa mâlik bir allâme ve hem gayet ali bir deha ve nüfuzla, derin bir içtihad ve bir kuvve-i kudsiyeye sahib olsun... ' 148

 

METNİNDEKİ ÜSTÜNLÜK VE MUARAZA

 

İlm-i ilahiden gelen ve kendi orijinini hiç kaybetmeden sonraki nesillere aktarılan Kur'an'ın metninde hiçbir kelamla kıyaslanmayacak bir üstünlük vardır ve bu, elbette gayet tabiidir. Bu açıdan Risale-i Nur'a bakıldığında, baştan aşağıya nazil olduğu heyet üzere baki olduğunu 149 söylediği Kur'an ayetlerinin sağlam bir şekilde tanzim edilmesinden 150 dizilişindeki intizama, 151 bir defada nazil olmuş gibi tenasüp ve uyumundan 152 taklit edilememe hususiyetine 153 kadar bu alanda da oldukça ilginç cümleler içerdiği görülmektedir.

 

'Kur'an bütün kelamlardan ziyadesiyle üstündür' 154 diyen Bediüzzaman, onun beşer kelamına benzediğini 155 ancak beşer kelamı olamayacağı ve olmadığının 156 üzerinde hikmetlerine değinerek 157 durur ve Kur'an'ı taklit edip 158 ona benzer getirebilmenin mümkün olmadığını 159 anlatır. 160 Kur'an'ın, kendi kendini himaye ederek hakimiyetini devam ettirdiğinden de bahsederek 161 onun i'cazının, tahrifine bir set olduğunu 162 ifade eder.

 

Metin itibariyle beşer kelamına benzediği halde üstünlüğü müsellem olan Kur'an'ın, muarızlarına meydan okuduğundan da 163 bahseden Nursi bunun, ta'ciz için yapıldığı 164 üzerinde durarak Kur'an'a muarazanın mümkün olmadığnı 165 ve ona nazire yapılmayacağını 166 anlatır. Bunun sebep 167 ve neticeleri 168 üzerinde de duran Bediüzzaman, Kur'an'ın ihtiva ettiği üstünlüklerden kaynaklanan i'cazına karşı gelmenin ve nazire getirmenin imkansızlığını, tarihi şahit göstererek ortaya koyar. Tahaddilerle damarlarına dokunduğu halde Kur'an'ın ifadelerine karşı nazire yapamadıkları için müşriklerin, kılıca sarılarak şiddete yöneldiklerinin altını çizer ve, 'muaraza-i bulhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bis-süyufa mecbur oldular' der. Muaraza edilmediğini nereden biliyoruz? Şeklindeki bir soruya karşılık da, 'eğer muaraza mümkün olsaydı, alaküllihal kat-i teşebbüs edileckti. Çünki izzet ve namus mes'elesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi, alaküllihal kat'i tarafdar pek çok bulunacaktı. Çünki hakka muarız ve muannid daima kesretli idi. Eğer tarafdar bulsaydı, alâküllihal iştihar bulacaktı. Çünki küçük bir mücadele, beşerin nazar-ı istiğrabını celbedip destanlarda iştiar eder. Şöyle acib bir mücedele ve vukuat ise gizli kalamaz. İslamiyet aleyhinde ta en çirkin ve en şeni şeylere kadar nakledilir, meşhur olur. Halbuki muarazaya dair Müseylime-i Kezzab'ın bir - iki fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseylime'de çendan belâgat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn-ü cemale mâlik olan beyan-ı Kur'ana nisbet edildiği için onun sözleri hezeyan suretinde tarihlere geçmiştir' diyerek Kur'an'ın belağatındaki i'cazın ulviyetine dikkat çeker. 169

 

Kelâmın, "kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?" denilmesiyle kıymet, ulviyet ve belâgatının açığa çıkacağını vurgulayan Nursi, kağnağına dikkat çekerek Kur'an'ın mu'cize ve fevkalbeşer bir hitap olduğu üzerinde ısrarla durur. 170

 

ÜSLUP AÇISINDAN

 

Muhtevasındaki derinlik ve ifade üstünlüğü yanında Kur'an'ın kullandığı üslup da ayrıca dikkat çekmektedir. Risale-i Nur'un, zaman zaman bu üsluba işaret ederek 171 üslubunda muhatabı esas alan Kur'an'ın, 172 fevkabeşer bir hitap olduğunun altını çizdiğine ve meseleyi

 

misallerle renklendirerek dikkatlerearzettiğine şahit olmaktayız.Bu noktada,anlatımdaenkısayolu takip ederek 173 bir denizi bir ibriktegöstermesi yanında174 herkesinanlayabileceğimisallerle 175 avamakarşıhakikatleribasitleştiripverenKur'an'ın,176muhataplarının anlayışve seviyesini esasaldığı,177 ancak Kur'an'daAllah'ın kastettiği mananınhakolduğunu,178açıklarken sükut geçmesininbilegenişbirsöz olduğu179 gibi hususlaradeğinmesi ayrıcadikkatçekmektedir.

 

Kur'an'ın gösterdiği yolun kestirme oludğunu 180 söyleyen Bediüzzaman, onun afak ve enfüste ülfeti dağıtmak istediğinden bahsederek 181 bir bahisten başka bir bahse atlanılmasının hikmetleri üzerinde durur. 182 Kur'an'ın, akılları afak ve enfüsün hakikatlarına yönelttiğini de 183 vurgulayarak onun, güneşten güneşin mahiyeti için bahsetmediğini 184 bir şeyin çok gayelerinden bazen birinden bahsetmekle yetinerek maksadını ifade ettiğini anlatır. 185

 

"Kur'an ayetleri bir iki manaya inhisar edilemez 186 diyerek onun manasındaki zenginliğe de dikkat çeken Nursi, ayetlerin sonundaki ifadelerin de küllî kanunları içerdiğini söyleyerek 187 üslup açısından Kur'ân'ın renkliliğini ifade etmekdedir. Benzeri bir yaklaşımla Kur'an'daki tekrarların, muhataplarını usandırmak şöyle dursun her defasında ona olan iştiyaklarının artmasına vesile olduğudunu da anlatan Bediüzzaman, 188 farklı zamanlarda ve farklı sebeplere istinaden inmesine rağmen onun, adeta tek bir sebep için bir anda inmiş gibi bir tenasüp ve uygunluk arzetmesine dikkatleri çekmektedir. 189 'Sair kelâmların Kur'anın âyatına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçükcük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir' diyen Nursi, edebi seviyesi ne olursa olsun hiçbir beşer sözünün Kur'an'la kabil-i kıyas olamayacağnı, nazil olduğu günden beri dünyanın dörtbir yanındaki millet ve devletlerin ondan istifadelerine rağmen taravet ve tazeliğinden zerre miktar bir kaybın mevzubahis olmadığını ısrarla vurgular. 190 O, 'Kur'anın üslûbları hem garibdir, hem bedi'dir, hem acibdir, hem mukni'dir. Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi, taklid etmemiş. Hiç kimse de onu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öle o üslûblar taravetini, gençliğini, garabetini daima muhafaza etmiş ve ediyor' diyerek Kur'an'ın lafzındaki harikalığa dikkat çeker ve esrarının bitmeyeceğini anlatır. 191 Bediüzzaman, basit bir çocuğun zihnine ağır gelmediği gibi en zekilerin yanında da hafif kalmadığını vurgulayarak, ona olan ihtiyacın bıkma ve usanma kapılarını kapattığını anlatmaktadır. 192

 

'Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette basitane ve zahirane söylüyor, ders veriyor' diyen Bediüzzaman, verdiği misallerle meseleyi derinleştirmekte ve aynı kelamın herbir ferde nasıl hitabettiğini basit ve basit oluduğu kadar da akıcı bir üslupla ortaya koymaktadır. 193

 

KUR'AN - KAİNAT MÜNASEBETİ AÇISINDAN

 

İlk bakışta Kur'an-kainat münasebetinin evrensellikle alakasının olmadığı sanılsa bile Bediüzzaman'ın yaklaşımlarında bu ilginin kurulduğu ve Kur'an'la kainatın bir bütün olarak telakki edildiği görülmektedir. Onu göre, insanların okuyup anlayarak kullukta derinleşmeleri için Allah'ın gönderdiği iki ayrı name olarak baktığı Kur'an'la kainat, biri diğerini anlatan külli dillerdir ve mutlaka beraber değerlendirilmelidir.

 

Sık sık Kur'an'ın kainata bakışından 194 bahseden Nursi, Kur'an'ın hedefinin, manay-ı harfi tabir ettiği şekliyle Saniini anlatmak olduğu üzerinde durur. 195 O, Kur'an'ı kainatın konuşan dili olarak tasvir eder 196 ve, 'Kainat mescid-i kebirinde Kur'an kainatı okuyor' 197 diyerek Kur'an'ı kudret kalemiyle kainat sayfalarında yazılan ayetleri okuyan bir hafız olarak değerlendirmektedir. 198

 

Kur'an'ın hükümlerini kainatla alakadar 199 gören Nursi, 'hem zikirdir, hem fikirdir' 200 teziyle yaklaştığı Kur'an için, 'hayattar hakikatlarının şehadetiyle kainatın hayatının ruhudur, kainatın şuurunun aklıdır. 201 diyerek onun hem bir hikmet, hem bir şeriat, hem de bir dua kitabı olduğunu söylemektedir. 202

 

Saatle kainat arasında münasebet kurarak, zahiren sabit gibi duran saatin hareketlerinde olduğu gibi kudret-i İlahiyenin bir saat-ı kübrası olan şu dünyanın da, zahiri sabitiyetiyle beraber daimi zelzele ve tegayyürde, fena ve zevalde yuvarlandığını anlatmakta ve 'dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-ı kübranın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini ta'dad eden bir iğnedir. 203 demekte ve bütün efradıyla kainatı, Allah'a kullukta yarışan aynı safın müdavimleri olarak telakki etmektedir. 204

 

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

 

Birkaç yönüyle ele aldığımız ve geneli hakkında zihinlerde belli menfezler açmaya çalıştığmız İslamın, bütün asırları ve herkesi ilgilendiren evrensel bir mesaj olduğu aşikardır. Onun ihtiva ettiği konu ve genel prensipler, bu yönünü anlatmaya yeter mahiyette bir zenginlik arzetmektedir. O, sadece birincil kaynağı Kur'an'la değil aynı zamanda temeli vahye dayanan hadisler ve bu iki kaynaktan hareketle ortaya konulan genel prensiplerle evrenseldir.

 

İslamın son asırlardaki en önemli yorumlarından biri olan Risale-i Nur da, onun evrenselliği üzerinde durmuş ve sanıldığının aksine onun herkese, her meslek grubuna ve her asra ayrı ayrı hitabının olduğunu özellikle vurgulamıştır. Bediüzzaman'ın, hemen her meseleyi ele alış tarzında kendini hissettiren bu evrensel yaklaşımı, kendisinden önceki ulema ve eserlerinden oldukça farklı ve kendine özgü orijinalliktedir. Kainat kitabını yaratıp kusursuzca ve intizamla devam ettiren Zat, onun tercümanı olan kelamını da aynı nizam ve mükemmelikte ortaya koymuş ve birinci kitap mevcut olduğu müddetçe, herkesin ihtiyaçlarına cevap verecek bir keyfiyet vermiştir. Evren ne kadar geniş ve herkesi tatmin eder bir özellikteyse evrensel mesaj da aynı vüsat ve canlılıkla her beyne hitap ederek herkesi doyurmakta, başka kelamların aksine herhangi bir boşluğa meydan vermemektedir.

 

Evet, İslam, tarihsel şartlarla ihata edilemeyecek kadar evrenseldir. Çıkış maksadı ne olursa olsun onu, tarihin cidarlarına sıkıştırma adına türeyen he türlü eğilim sanıldığı gibi evrensellik üretmemekte aksine evrenseli tarihsel kılmaktadır. Unutulmamalı ki, bugün bu gayreti sergieleyenleri de onların bu düşüncelerinde kullandıkları beyinlerini de, İslamı evrensel mesaj olarak gönderen Allah yaratmış, birine neredeyse sınırsız bir ifade üstünlüğü kazandırırken -ki, ezeli ilmine dayanmaktadır- diğerine tarihi şartlarla sınırlı bir hareket alanı vermiştir. Sınırlının sınırsızı ihatası mümkün müdür ki, evrenseli kendi tarihsel ortamına çekerek evrensel ilkelere ulaşabilsin!

 

BİBLİYOGRAFYA

 

- Abdülhâlı, Abdülgânî, Sünnet ve Dindeki Yeri, Tercüme: Mehmet Erdoğan, Koba Yayınları, İstanbul, 1992, (Abdülhâlık, Sünnet)

 

-Aclûnî, İsmail ibn Muhammed (1162-1748), Keşfu'l-Hafa ve Müzilu'l-İlbas amma'ştehara mine'l-Ehadisi ala Elsineti'n-Nas, I-II, Dâru'l-

Kütübi'l-İlmiyye, beyrut, 1988 OACluni, Keşfül-Hafa)

 

- Ahmed b. Hanbel (241/855), Müsned, I-VI, Beyrut, trs, (Müsned)

 

- Aymaz, Abdullah, El Yazması Defter, (Aymaz, Notlar)

 

-  Baljon, J.M.S. Kur'anYorumunda Çağdaş Yönelimler, Çeviren: Şaban Ali Düzgün, Fecr Yayınevi, Ankara, 1994 (Baljon Çağdaş

Yönelimler)

-  Bediüzzaman, Said nursi, (Bediüzzaman'ın eserlerindeki dipnotlar, Envar Neşriyat ve Redos bilgisayar firmasının ortaklaşa çıkardıkları CD'den alınmıştır.

-Emirdağ Lahikası, I-II, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991 (Emirdağ lahikası)

-  İşaratü'l-İ'caz, Envar Neşriayt, İstanbul, 1991, (İşaratü'l-İ'caz)

-  Kastamonu Lahikası, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991 (kastamonu lahikası)

-  Lem'alar, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991 ( lem'alar)

-  Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991, (Mektubat)

-Mesnevi-i Nuriye, Envar Neşriyat, İstanbul, 19912 ( Mesnevi-i Nuriye)

-  Meyve Risalesi, Envar Neşriyat, İstanbul 1991 ( Meyve risalesi)

 

-  Mirkatü's-Sünnet, Envar Neşriyat, İstanbul, 1191, (Muhâkemat) -Muhakemat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991, (muhakemat) -Munazarat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991 (Münazarat)

-Nur'un İlk Kapısı, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991, (Nur'un İlk Kapısı)

-  Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991 (Sikke-i tasdik-Gaybi)

-  Sözler, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991 (Sözler) Sünuhat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991 (Tarihçe-i Hayat)

-  Tarihçe-i Hayat Envar Neşriyat, İstanbul, 1991 (Tarihçe-i Hayat)

-  Yirmiüçüncü Söz, Envar neşriyat, İstanbul, 1991. (Yirmiüçüncü Söz)

-  Buhari, Ebu Abdillah Muhammed İbn İsmail (256/870), Sahihu'l-Buhari, I-VIII, el Mektebetü'l-İslamiyye, İstanbul, trs. (Buhari) -Buti, Said ramazan, Hz. Muhammed'in Risaletinin Evrenselliği, Ebedi risalet 1, Işık Yayınları, İzmir, 1993, (Buti, Evrensellik) -Darimi, Ebu Muhammed Abdullah İbn Abdirrahman (255/868), Sünenü'd-Darimi, Daru'l-Kütübi'l-Ilmiye, trs. (Darimi)

-Ebu davud, Süleyman b. Eş'as es-Sicistani el-Ezdi (275/888), Senenü Ebu Davud I-IV, el?Mektebeü'l-İslamiyye, İstanbul, trs. (Ebu

Davud)

 

-Elmalı'lı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an dili,I-IX,Eser Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul, 1979, (Elmalılı, Hak dini)

-  Feyruzabadi, Ebu Tahir muhammed İbn yakub, tenviru'l-Mikbas min Tefsiri İbni Abbas, I-VI, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1984 (Feyruzabadi-Tefsirü İbn Abbas)

-  Gülen, M.Fethullah, Prizma 1,NilYayınları, İzmir, 1995 (Gülen, Prizma)

-  Hakim, Ebu Abdillah Muhammed İbn Muhammed en-Neysaburi (956/1549), el Müsdetrek ale's Sahihayn, I-IV, Beyrut, trs. (Hakim,

müstedrek)

-  Hamidullan, Muhammed, Kur'an-ı kerim tarihi, tercüme: Salih Tuğ, İFAV, İst. 1993. (Hamidullah, Kur'an Tarihi)

-  Hançerlioğlu, orhan, Türk Dili Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul,1995 (Hançerlioğlu, Türk Dili)

-  Hey'et, mecelle (Mecelle-i Ahkam-ı Adliye), Sadeleştirenler: İbrahimUralve Salih Özcan, Fey Vakfı, İstanbul, 1995, (mecelle)

-  Hey'et (Hasan Eren; Nevzat Gözaydın, İsmail Parlatır, Talat Tekin, Hamza Zülfikar), Atatrük Kültür, Dil ve Tarih Yüksek kurumu Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, I-II, Türk Dil Kurumu basımevi, Ankara, 1988, (Türk Dil Kurumu, Sözlük)

-  el-Hindî, Alâuddin Ali el-Müttaki İbn Hüsamiddin (975/1567), Kenzü'l-Ummâl fi Süneni'l-Akvali ve'l-Efâl, I-XVI, Müessesetü'r-Risale, Beyrut, 1985, (Hindi, Kenz)

 

-  İbn Hişam,Ebu MuhammedAbdülmelikel-Meafiri, es-Siretu'n-nebeviyye, I-IV, daruİhyai't-Türasi'l-Arabi,beyrut, trs.(İbn hişam)

-  İbnKesir, Ebu'l-Fidaİsmail ed-Dımeki(77461372), tefsiru'l-kur'ani'l-Azim, IVIII, KahramanYayınarı, İstanbul,1992(İbnKesir)

-  İbnMace,el-HafızEbu Abdillah MuhammedİbnYezid el-Kazvini (275/888),Sünenü İbniMace, I-II, tahkik: M.FuadAbdülbaki,el-Mektebetü'l-İslamiyye, İstanbul,trs.(İbnMace)

 

**  1965 yılındaKastamonu'nun Araç ilçesine bağlı Avlağıçayırı köyünde doğdu.KastamonuEndüstriMeslek Lisesini bitirdi. 1989yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Zaman gazetesinde yayın danışmanı olarak görev yapmaktadır.

Eserleri

Türkiye'de Domuz Gerçeği

İslam Hukukuna Göre Organ ve Doku Nakli

İstanbul

2  Bkz. Feyrûzâbâdî, Tefsîru İbn Abbâs. Mecmau't-Tefâsîr, 6/86. 87: İbn Kesîr. Tefs®iru Kur'ân'i'l-Azim. 7/401: Zuhaylî, et-Tefsîru'l-

Münîr, 27/46.

3  Zâriyât, 51/56.

4  Bunu ifade eden bir ayette, " O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya tavsiye ettiğimizi bir hukuk düzeni yaptı" (Şûrâ, 42/13) denilmektedir. Ayrıca, "Allah katında din, İslamdır" (Âl-i İmrân, 3/19) ayeti de bunu ifade etmektedir. Hz. Peygamber'in şu sözü de bunu destekler mahiyettedir: "Peygamberler, baba bir kardeştirler. Anneleri muhtelif, dinleri ise birdir." Buhârî Enbiyâ 48: Müslim, Fezâil, 145: Ayrıca bkz. Bakara, 2/285; Âl-i İmrân, 3/84.

5  Hey'et (Hasan Eren; Nevzat Gözaydın, İsmail Parlatır, Talat Tekin, Hamza Zülfikar), Türk Dil Kurumu, 1/480; Hançerlioğlu, Orhan, Türk Dili Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İst. 1995, s. 217.

6  Kaya, Mahmut, İslâm'ın Evrenselliği Üzerine, Ebedi Risalet 1, Işık Yayınları, İzmir, 1993, s. 301.

7  "Bugün dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tammaladım, ve din olarak da İslam'ı seçtim." Maide, 5/3.

8  "Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allah'ın Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur." Ahzâb, 33/40.

9  Kim İslam'dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir. O kimse, ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır." Âl-i

İmrân, 3/85.

10  Kur'an'ın hitabı insanlar yanında cinleri de kapsamaktadır. Genelde bütün çoğul sîğalarında, insanlarla birlikte cinlere de hitap edilirken özel olarak da, 'ey insan ve cin toplulukları! Sizin de hesabınızı ele alacağız' (Rahmân, 55/31) denilmektedir. Aynı zamanda onda, cinlerle ilgili müstakil bir sure bulunmaktadır. Hz. Peygamber'in cinlerle buluşması ve onların Allah Rasûlü'ne iman etmeleri de bilinen bir gerçektir. (Teferruat için, Cinn, 72/1 ayeti ve tefsirlerine müracaat edilebilir.).

11  Bu konuda çok ayet vardır. Örnek olması açısından bkz. Bakara, 2/54; Mâde, 5/21; En'âm, 6/78, 135; A'râf, 7/59, 61, 65, 67, 73,

79, 85, 93; Yûnus, 10/71, 83; Hûd, 11/28, 29, 30, 50, 51, 52, 61..

12  Bkz. Bakara, 2/40, 47, 122; Âl-i İmrân, 3/49; Mâide, 5/72, 78; İsrâ, 17/2, 4, 101, 104; Tâ-Hâ, 20/8; Zuhruf, 43/59; Saff, 61/6..

13  Bkz. Bakara, 2/21, 168, 187, 221; Âl-i İmrân, 3/ 138; Nisâ, 4/1, 79, 105, 133, 165, 170, 174; A'râf, 7/158; Tevbe, 9/3; Yûnus, 10/2, 23, 57, 104, 108; İbrâhim, 14/1, 44, 52; Nahl, 16/44; Hacc, 22/1, -5, 49, 73; Lokmân, 31/33; Fâtır, 53/3, 5, 15; Hucurât, 49/13; A'râf, 7/26, 27, 31, 35, 172; İsâr, 17/70; Yâ-Sin, 36/60.

14  Başta Veda Hutbesi olmak üzere birçok hadislerinde Allah Rasûlü, münferit olayları bile genellemelerle ele alarak şahıslara değil, herkesi muhatap almakta ve 'Ey İnsanlar... Ey Ademoğulları... ' diyerek bütün insanlara hitabetmektedir.

15  Bkz. Bakara, 2/207; Âl-i İmrân, 3/15, 20, 30; İbrâhim, 14/31; Hıcr, 15/39; İsrâ, 17/53; Furkân, 25/63; Ankebût 29/56; Sebe',

34/9; Zümer, 39/10, 16, 53; Gâfir, 40/31, 44; Zuhruf, 43,/68; Duhân, 44/18; Kâf, 50/8; Meryem, 19/94;

16  Bkz, Bakara, 2/187, 189, 221, 243; Al-i İmran, 3/4, 97, 138; Nisa, 4/58, 79, 105, 165; Tevbe, 9/3; Yunus, 10/2, 60, 99; Ra'd, 13/6; İbrâhîm, 14/1, 44, 52; Nahl, 16/44; İsrâ, 17/60, 89, 106; Kehf, 18/54..

17  Furkân, 25/1.

18  A'râf, 7/158.

19  Ra'd, 13/7.

20 Seb'e, 34/27.

21   Saff, 61/9.

22   En'âm,6/92.

23   Bkz,Âl-i İmrân,3/83;Yûnus,10/66;İsâr,17/55; Meryeme, 19/93;Enbiyâ,21/19; Hacc, 22/18;Nûr,24/41; Neml, 27/65, 87;

Rûm, 3/26; Zümer, 39/68; Rahmân, 55/29.

24   Bkz. Âl-i İmrân, 3/83; Yûnus, 10/66; İsâr, 17/55; Meryem, 19/93; Enbiyâ, 21/19; Hacc, 22/18; Nûr, 24/41; Neml, 27/65, 87; Rûm, 36/26, Zümer, 39/68; Rahmân, 55/29.

25   Bkz. Âl-i İmrân, 3/83; Yûnus, 10/66; İsâr, 17/55; Meryem, 19/93; Enbiyâ, 21/19; Hacc, 22/18; Nûr, 24/41; Neml, 27/65, 87; Rûm, 36/26, Zümer, 39/68; Rahmân, 55/29.

26   Şuarâ, 26/214.

27   İbn Hişâm, Sîre, 1/262.

28   İslâm dışındaki dinlerin evrensel olmayışlarının altında, böyle bir hedefin güdülmemesi yanında zamanla ilahi olan ifadelerin, çoğunlukla beşeri bir hüviyete girmiş olması, yani tahrif ve tebdil yaşamış olmaları yatmaktadır.

29   "Kur'ân'ı biz indirdik biz... Onun koruyucuları da biziz." Hicr, 15/9.

30   Hacc, 22/17; Sebe', 34/47; Fussilet, 41/53; Mücâdele, 58/6...

31   Meseleye hidayet noktasından yaklaşan bir ayette, "o halde hakka hidayet eden mi uyulmaya daha layıktır; yoksa hidayet olmadıkça asla kendiliğinden hidayeti bulamayacak olan kimse mi?" denilmektedir. Yunus, 10/35.

32   Genellikle müşteşriklerin, İslamı 'Muhammedilik' olarak ifade etmeleri, tamamen ideolojik ve bir çarpıtmanın neticesidir. Evet, Hz. Peygamber'in konumu oldukça önemlidir. Ancak, İslamın kaynağı o olmadığı gibi Kur'ân da onun fikir mahsulü değildir. Bkz. Nahl, 16/44; Tekvîr, 81/19-21; Traz, Muhammed A. En Mühim Mesaj Kur'ân, Terc. Suat Yıldırım, Işık Yayınları, İzmir, 1994, s. 13.

33   Tekvîr, 81/21.

34   Bilindiği gibi emanet, peygamberlerin ortak sıfatıdır ve tebliğde önemli bir esastır. Onun için genelde peygamberler bu vasıflarını ön plana çıkararak haklılıklarını ortaya koymaya çalışmışlardır. Bkz. A'râf, 7/18; Şuarâ, 26/108, 125, 143, 162, 178, 193; Duhhan, 44/18. Hz. Peygamber'e ise bu vasıf, hem de risaletten önce, bizzat içinde yaşadığı toplum tarafından verilmiş ve O da tebliğinde bunu kullanmıştır. Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 1/262.

35   Fussilet, 41/1-6.

36   Furkân, 25/4-6.

37   Zikr (Kur'ân) kendilerine gelince onu inkar etmişlerdir. Halbuki, o aziz bir kitaptır. Hiçbir surette ona batılın ulaşması sözkonusu değildir. Çünkü o, Hâmid ve Hakîm (olan Allah) katından indirilmedir.' Fussılet, 41/41, 42 ; Bir başka ayette de, Kur'ân'ın kaynağındaki vahdete dikkat çekilerek şu ifadeler yeralmaktadır: "eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şey bulurlardı." Nisâ,

4/82.

38   Risaletin evrenselliği ile ilgili olarak bkz. Ramazan el-Bûtî, Hz. Muhammed'in Risaletinin Evrenselliği, 311 vd; Özemre, Hz. Peygamber (sas)'in risaletinin Evrenselliği, 331 vd. Ebedi Risalet, 1, Işık Yayınları, İzmir, 1993.

39   Benzeri ifadeler için bkz. Gülen, Prizma, 89 vd.

40   Necm, 53/2-4.

41   İslam'ın evrenselliği konusunda ayrıca bkz. kaya, İslam'ın Evrenselliği Üzerine, Ebedi Risalet, 1, Işık Yayınları, İzmir, 1993, s. 301 vd.

42   Kur'ân, Tevrat ve İncil cemaatinin, zaman zaman tahrif (Bakara, 2/75; Nisâ, 4/46; Mâide, 5/13, 41) ve tebdil (Bakara, 2/59, 181; A'râf, 7/62; Fetih, 48/15 gibi fiiler içinde bulunduklarından bahsetmektedir. Konsüller gibi tarih içinde cereyan eden farklı uygulamalar da bunu göstermektedir. Muhammed Hamidullah'ın da dediği gibi bunlar, olsa olsa Allah Rasûlü'nün sîresi mesabesinde biyografik haberler içermektedir. Bkz. Hamidullah, Kur'ân-ı Kerim Tarihi, Terc. Salih Tuğ. İFAV, İst. 1993, s. 20,21. Onun için Allah Rasûlü (sas), Tevrat ve İncil'den gelen herhangi bir haberin, alelacele tasdik veya tekzib edilmemesini, yoksa ya bir doğrunun yalanlanması veya bir yanlışın tasdik edilmesinin sözkonusu olabileceğini bildirmiş ve neticenin Allah'a havalesini eslem yol olarak bildirmiştir. Bkz, Buhharî, Şehâdât, 29; Tefsiru Sûre (2), 11; Ebû D^vûd, İlim, 2; Müsned,

4/136.

43   Yüce Allah, son gönderdiği kitabı kendisinin koruyacağını (Hıcr, 15/9) bildirmenin yanında aynı zamanda onda tebdil ve tahrifin olamayacağını değişik ayetlerinde de ifade etmiştir. (En'âm, 6/34, 115; Yûnus, 10/64; Kehf, 18/27; Rûm, 30/30).

44   Kur'ân-ı Kerim'in herhangi bir parçası nazil oluduğunda, bir yandan vahiy katipleri tarafından yazılırken diğer taraftan sahabiler tarafından hemen ezberleniyordu. İnmeye devam ettikçe Rasulullah (sas), hangi ayetin nereye konulacağını bildiriyor ve böylelikle sureler oluşturuluyordu. kaydedilenlerin okunmasını isteyen Allah Rasûlü, şayet bir hata vuku bulduysa onu hemen oracıkta düzeltiyor ve yanlışa meydan vermiyordu.Müneccemen indiği için Rasûlullah zamanındakitap halne getirilemeyen Kur'an, Efendimiz'invefatınınhemen akabinde ilk halife Hz.Ebû Bekr (ra)döneminde toplanmışve hassas birçalışmaneticesindebugünkühalinialmıştır.Bkz.Buhârî, Fezâilü'l-Kur'ân,4; Hamidullah, a.g.e. s. 42. Ayrıca Kur'ânilimleriyle ilgili kalemealınan bütüneserlerde konuyla ilgilitafsilatlıbilgiyeulaşmak mümkündür.

45Ebu Saidel-Hudrî, bir yerde, 'Biz kitabet mevzuunda peygamberden izin istedik de, bize izin vermedi' (Tirmizî, İlim, 11; Bağdâdî, Takyîdü'l-İlm, 32, 33) derken bir başka yerde de Rasûlullah'tan şu hadisi rivayet etmektedir; "Benden birşey yazmayınız. Kim, benden Kur'ân dışında birşey yazmışsa, onu imha etsin" (Müslim, Zühd, 72; Dârimî, Mukaddime, 42; Müsned, 3/12) Başka bir hadislerinde Allah rasûlü (sas), yazma yasağının gerçek sebebini de bildirmektedir. Ebu Hureyre (ra) anlatıyor; 'Allah Rasûlü (sas) yanımıza geldi. bazı arkadaşlarımız, Hadisle ilgili bazı şeyler yazıyorlardı. "ne yapıyorsunuz?" diye sordular. Onlar da, 'Sizden duyduğumuz hadisleri yazıyoruz' diye cevap verince Rasûlullah (sas) şöyle buyurdular, "Sizden önceki ümmetlerin, Allah'ın kitabının yanı sıra başka kitaplardan da birşeyler yazdıkları (başkalarının sözlerini de kayda geçirdikleri) için sapıttıklarını biliyor musunuz?" (Bağdâdî, Takyîdü'l-İlm, 34).

46 Ebu Hureyre (ra), Abdullah İbn Anır İbnü'l-Âs'ın hadisleri yazdığı için kendisinden daha çok hadis bildiğini söylerken (Buhârî, İlm, 39), Abdullah İbn Amr da, Rasûlullah'ın her halinin aynı olmayacağı, dolayısiyle öfkelendiği veya hoşnut olmadığı zamanlar da olabileceğini söyleyerek kendisini çok hadis yazdığı için kınayanlar karşısında yazmayı bıraktığını, ancak durumdan haberdar olduğunda Rasûlullah'ın, "Yaz; hayatım yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim, ki, bu ağızdan haktan başkası çıkmaz" buyurduğunu nakletmeketedir. (Ebû Dâvûd; İlm, 3; Müsned, 2/162; Dârimî, Mukaddime, 43). Ayrıca, Huzur'u risalete gelen ve duyduklarını unuttuğunu söyleyen birisine Allah Rasûlü (sas), "Sağ elinden yardım iste" dediği bilinmektedir. (Tirmizî, İlm, 12/. Aynı şekilde, duyduklarını yazma hususunda soru soran Râfi' İbn Hadic'e Allah Rasûlü (sas), "Yazın, hiç mahsuru yok" buyurmuşlardır (Kenzü'l-Ummâl, 10/232; Benzer rivayetler için bkz. Müsned, 2/215). Ziyaret için gelenler arasındaki Ebû Şâh için de Rasûlullah'ın hadisleri yazdırdığı gelen rivayetler arasındadır (Ebû Dâvûd, İlm, 3; Tirmizî İlm, 12). Zaten genel manadaki, "İlmi yazarak kaydedin" (Dârimî, Mukaddime, 43) sözü Efendimiz'e aittir ve hadis ilminin kaydedilmesi hususunda da önemli ipuçları vermektedir. Ayrıca Efendimiz döneminde yazılan, Abdullah b. Amr b. Âs ile Hemmâm İbn Münebbih'in es-Sahîfetü's-Sâdıka'ları ve Zed b. Alî İbn Hüseyin'in Mecmu'u gibi kitapların varlığı da bunu göstermektedir.

47 Cahiliye toplumunda, yazılı kültür yerine ezbere dayanan sözlü kültür hakimdi. Dolayısıyle zihinler çok uyanık ve duyduklarını hafızada tutma melekesi oldukça gelişmişti. Hz. Ömer gibi kimselerin, hiç durmadan bir gün boyunca şiir okuyabileceğini deklare etmeleri de bunu ortaya koymaktadır.

48 Hadis kültüründe Mevzu Hadis tabir edilen ve gerek insanları dine teşvik için iyi niyetle söylenmiş gerekse kendi meşrebini yaymak veya ticari kaygılarla ortaya konulmuş olsun sonradan ortaya çıkan bütün bu ürünler, Hadis ilimlerinde otorite kimseler tarafından değerlendirilmiş ve aslından ayıklanarak uydurulma sebepleriyle birlikte ayrı mecmua ve kitaplarda toplanmıştır. Suyûti'nin el-Leali'l-Masnuası, İbn Arrâk'ın Tenzîhü'ş-Şerîası, Aliyyü'l-Kâri'nin Mevzûâtı ve Türkçe olarak M. Yaşar Kandemir'in Mevzu Hadisleri gibi kitaplar bu kültürün ürünüdür.

49 Bkz. Hucurât, 49/13.

50 İslam'ın ilkelerine göre, takva dışında hiç kimsenin bir diğeri üzerinde üstünlüğü sözkonsu değildir ve takva da hukuk alanında işlerliği olmayan bir kavramdır. yani bunun neticesi, büyük çoğunlukla uhrevidir. dolayısıyle insanın, müttaki olması sebebiyle hukukta herhangi bir üstünlük elde etmesi düşünülemez.

51 Kendilerini Allah'ın zatına dayandırarak O'nun sevgilileri olduklarını söyleyen (Mâide, 5/18) ve bu nedenle diğer insanlardan farklı ve üstün olduklarını iddia eden, dolayısıyle de hep belli kavimleri dinlerine davet edenlerin evrensellik iddia etmeleri elbetteki mümkün değildir.

52 Bunu ifade eden bir ayette, "Ey iman edenler! Allah için şahitlik ederek adaleti ayakta tutanlar olun, Kendiniz veya ana-babanız ve akrabanız aleyhinde bile olsa. Hakkında şahitlik yapacağınız kimse zengin de olsa fakir de olsa. Adaleti yerine getirebilmek için heva ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır" (Nisâ, 4/135) denilmektedir. Bir başka ayet ise, "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların heva ve heveslerine uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın" (Mâide, 5/49) şeklindedir.

53 Ümmü Seleme (r.anha) anlatıyor: Rasûlullah (sas), şöyle buyurdular; "Şüphesiz ki, siz aranızdaki anlaşmazlıklar sebebiyle bana geliyorsunuz. Şayet sizden biriniz, delilini diğerinden daha güçlü takdim eder de ben onun sözüne binaen kardeşinin hakkından onun lehine hüküm verirsem, bilsin ki ona cehennemden bir parça vermişim demektir. Sakın ondan birşey almasın" Bkz. Buhârî, Şehâdât, 27, Hıyel, 10, Ahkâm, 20; Müslim, Akdıye, 4; Ebû Dâvûd, Akdıye, 7, Edeb, 87; Tirmizî, Ahkâm, 11...

54 Bu mealdeki bir hadisi Deylemî şu şekilde rivayet etmektedir: "İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir." Enes İbn Malik'den gelen başka bir rivayet ise, "İnsanlar, tarağın dişleri gibi eşittirler; takva dışında kimsenin bir üstünlüğü yoktur.

55 Bkz. Buhârî, Hudûd, 12; Müslim, Hudûd, 8.

56 Müsned, 5/411.

57 Zengin bir kadının hırsızlık yapması sonucu ceza görmesinden endişe edenlerin, sözkonusu cezayı iptal etmek için Üsâme (ra)'ı devreye sokarak af istemeleri karşısında Allah Rasûlü (sas) celallenmiş ve, "Sizden önceki ümmetlerin helak olmasının sebebi, içlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptığında onun cezasız bırakıp zayıf biri aynı suçu işleyince onun cezalandırmalarıdır. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fâtıma da hırsızlık etse, elini keserdim ve cezasız bırakmazdım" (Buhârî, Hudûd, 12; Müslim, Hudûd, 8) buyurmuştur.

58 Ebû Dâvûd, Edeb, 149; Müsned, 3/67.

59 Kur'an'ın 5 ayrı ayetinde, suçun ferdiliği anlatılarak, "Kimse, bir başkasının suçundan mesul tutulamaz" (En'ham, 6/164; İsrâ,

17/15; Fâtır, 35 /18; Zümer, 39/7; Necm, 53/38 denilmektedir.

60 "Beraat-ı zimmet asıldır" şeklinde Mecelle'de kanun haline getirilen İslam Hukukunun bir prensibidir.

61 İslam Hukukunun ortaya koyduğu cezalarda, caydırıcılık esas alınmış ve toplumun suçlulardan temizlenmisi hedeflenmiştir. Onun içindir ki, kısasta velinin affı dışında genelde cezaların, suçu işleyenin kendi bünyesinde tatbik edilmesi öngörülmüş ve bir başka bedelle değişimine imkân tanınmamıştır.

62 Bu anlaşma 30 maddeden oluşmakta ve hürriyet, eşitlik, hukuk, mülkiyet hakkı, inanç, düşünce, fikir ve din hürriyeti, sosyal güvenlik, seçme ve seçilme gibi temel hakları ihtiva etmektedir. Türkiye bu anlaşmayı 6 Nisan 1949'da 3/9119 sayılı kanunla kabul etmiş ve 27 Mayıs 1949'da 7217 sayılı resmi Gazete Gazete'de yayınlanarak okul ve diğer eğitim kurumlarında okutulup yorumlanması tavsiye edilmiştir.63 Veda Hutbesi, tarih ve zaman itibariyle 7.asırdaaraplara hitabetmektedir. Ancak o,hitaplarındakiumumiyet vegetirdiği hükümlerdekievrensellikle zaman vemekanı aşarak kıyametekadarbütünzamanlara ve mekanlarahitabettiğini göstermektedir.Ogünkü muhatapları aşanbir genellemeyle hitap eden AllahRasûlü(sas), "Ey insanlar, ey insanlar... " demekte, faiz, kandavaları,insanhaklarıve genel ahlakesaslarındaevrensel ilkeler takdim etmektedir.

64 Hz. Peygamber (sas), sadecetebliğetmeklekalmıyor, aynızamandatebliğ ettiği hususlarıntatbikini deyapıyordu.Faiz ve kan davalarını kaldırğınıilan ettikten sonra, kendisine enyakıninsan,amcasıAbbas'la ilgili olarak ilkkaldırdığıfaizuygulamasıve kandavası anlayışının ona aitolduğunu gösteriyor,emir ve nehiylerianında pratiğe yansıtıyordu. (Müslim,Hacc, 147;Ebû Dâvûd, Büyû',5;Menâsik,56;Tirmizî, Tefsîru

Sûre(9), 2).

65Köleliğin kaldırılışıda, sadece bir tavsiye ve emirlerlekalmamış,cahili toplumun dem vedamarlarına işlemişolan uygulamalar, pratiği yaptırılaraktoplumyapısından uzaklaştırılmıştır.Efendimiz'inhürriyetine kavuşturduğu azatlıZeyd(ra)ın hürve asil Hz. Zeynep'le evlendirilmesi ve uzun zamanyürümeyenbuevliliğinsonbulmasındansonra Zeynep ValidemizinnikahınınRasulullah'lakıyıldığınınAllahtarafından bildirilmesiçarpıcıbir misaldir. AynişekildeHz. Zeyd'inoğlu Üsâme'nin, içindesahabenin ileri gelenlerininbulunduğu topluluğun başınaemir tayin edilmesi de burada zikredilmeyedeğer önemlibir misaldir.

66En'âm,6/59.

67 Nahl, 16/89;İsrâ,17/12.

68Tedriciliğiesas alanKur'ân'dayasamayla ilgili sadece katl, zina,hırsızlık,iftira,anarşigibiçokazsayıdaki suçve bunabağlıolarak da azsayıdakicezadan bahsedilmektedir.Anlaşılan Kur'ân'ınhedefi, toplumdasuçvesuçlu üretmek değil,aksine bunu en alt seviyeyeçekmektir. Mevcutcezalarıse,herşeye rağmen fıtrat kayması içindeolan kimselericürümden caydırmayıhedeflemektedir.

69 Bkz. Âl-i İmrân, 3/159; Şûra, 42/38; Bakara, 2/233.

70 Bakara, 2/233, 282; Nisâ, 4/29, 58; Nahl, 16/90; Hucurât, 49/9.

71 Mâide, 5/8; Şûrâ, 42/15.

72 Bu konudaki bir ayet, "Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adeletsizliğe sürüklemesin; adil olun. Çünkü bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden haberdardır" (Mâide, 5/8) şeklindedir.

73 Burada, 'Daha önceki peygamberlere, mesela Hz. Mûsâ veya Hz. İsâ'ya gönderilen kitaplar neden evrensel değildir? Zira, onları gönderen Zat da aynı değil midir?' gibi bir soru akla gelebilir. Öncelikle şu hakkın tesbitinde fayda var; Tevrat ve İncil, hitabettikleri toplumlar itibariyle evrensel değlidirler; yoksa onlarda konu edilen ve herkesi ilgilendiren, aynı zamanda Kur'ân'la ayniyet arzeden öyle meseleler vardır ki, bunların evrensel olmadığını söylemek mümkün değildir. Tevrat ve İncil'in ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, önceki peygamberlerin, Son Nebi'nin müjdesiyle geldikleri de bir gerçektir. Dolayısıyle onlar, her yönüyle evrensel mesaja zemin hazırlamışlardır. Yani mesele, ilm-i ilahinin evrensel olup olmaması meselesi değil, kainatta cari kanunlarda olduğu gibi tedricilik esasların ariayet meselesidir. O günü coğrafi yapısı ve iletişim imkanlarının gerektirdiği ölçüde Allah, toplumları rehbersiz bırakmamış ve zaman zaman aynı anda birden çok peygamberle insanların ufkunu aydınlatmış ve onlara bütün insanları ilgilendiren evrensel bir hüviyet vermiştir.

74 Burada dikkat çeken ayrı bir husus var; o da, bilhassa 'öncelikle Kutsal Kitab'ın otoritesinin nerede başlayıp bittiğini belirlemekten (Bkz. Baljon, Çağdaş Yönelimler, 10) bahsederek İslama yaklaşan müşteşriklerin ortaya koydukları, çoğu itibariyle gereksiz tartışmaların anlaşılmasına kafa yorulduğu kadar ilahi beyanın anlaşılmasına çalışılmaması gerçeğidir. Onların maksat ve ifadelerine hakim olma yanında Allah'ın maksatlarını da anlama gibi ciddi bir problemimiz olsaydı, Kur'an bize de kapılarını açacak ve çok televvünlü bir mana zenginliği sunacaktı. Öyleyse bizim için en büyük husus, öncelikle neyi nerede arayacağımızı bilme, yani iradenin bizde olma meselesidir.

75 Bediüzzaman, Kuran Nedir? Tarifi Nasıldır? diyerek başladığı Kur'an tarifiyle ilgili olarak şunları söylemektedir: "Kur'an, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedisi ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri ve zeminde ve gökte gizli esma-i İlahiyenin manevî hazinelerinin keşşafı ve sutür-u hâdisatın altında muzmer hakaikin miftahı ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi ve avalim-i uhreviyenin mukaddes haritası ve zât ve sıfât ve esma ve şuun-u İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı katıı, tercüman-ı satıı ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ' ve ziyası ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdisi ve insanlara hem bir kitab­ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr ü davet, hem bir kitab-I zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci' olacak çok kitabları tazammun eden tek, câmi' bir kitab-ı mukaddes hem bütün evliya ve sıddıkînin ve urefa ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafik ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhane hükmünde bir kitab-ı semavîdir.

Kur'an arş-ı a'zamdan, ism-i a'zamdan, her ismin mertebe-i a'zamından geldiği için, Onikinci Söz'de beyan ve isbat edildiği gibi; Kur'an, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın İlahı ünvanıyla Allah'ın fermanıdır. Hem bütün Semavat ve Arz'ın Hâlıkı namına bir hitabdır. Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vasia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir. Hem uluhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muharebe mecmuasıdır. Hem ism-i â'zamın muhitinden nüzul ile arş-ı a'zamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir Kitab-ı Mukaddes'tir. Ve şu sırdandır ki, "Kelâmullah" ünvanı kemal-i liyakatla Kur'âna verilmiş ve daima da veriliyor. Kur'ândan sonra sair enbiyanın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sair nihayetsiz kelimat-ı İlahiyenin ise bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz'î bir ünvan ile, hususî bir tecelli ile, cüz'î bir isim ile ve has bir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zahir olan ilhamat suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanatın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir.

Kur'an, asırları muhtelif bütün enbiyanın kitablarını ve meşrebleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfıyanın eserlerini icmalen tazammun eden ve cihat-ı sittesi parlak ve evham u şübehatın zulümatından musaffa ve nokta-i istinadı bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî ve hedefî ve gayesi, bilmüşahede saadet,i ebediye, içi, bilbedahe hâlis hidayet üstü, bizzarure envâr-ı iman, altı, biilmelyakîn delil ve bürhan, sağı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan, solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz'an, meyvesi bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan, makamı ve revacı, bilhads-is sadık makbul-ü melek ve ins ü cânn bir kitab-ı semavîdir." İşaratü'l İ'caz, 10; Sözler, 366, 25. Söz; Benzeri ifadeler için bkz. Mesnevi-i Nuriye, 230.

76 Sözler, 103, 10. Söz, Zeylin 2. par.

77 Sözler, 36-648; Lem'alar, 132; Mesnevi-i Nûriye, 142; Kastamonu Lâhikası, 129.

78   İşârâtü'l-İ'câz,10;Sözler,366, 25.Söz;Mesnevi-iNûriye,230.

79   Münâzarât,99.

80   Sünûhat,44.

81   Tarihçe-iHayat, 140.

82   Sözler,400, 25.Söz,2.Şule,1. Ziya.

83   Münâzarât,9.

84   Sözler,401, 25.Söz,3.Şule,1. Ziya.

85   Sözler,242, 20.Söz,2. Mak. 2. Sual.

86   Emirdağ Lâhikası, 2/89.

87   Sözler, 361, 25. Söz, 2. Şua, 4. Lem'a.

88   Sözler, 172, 15. Söz, Zeyl.

89   Sözler, 267.

90   Sözler, 25. Söz, 430.

91   Misal olarak Kur'ân'ın iki emri olan, alışverişi helal, faizi de haram kılmasının getirdiği toplumsal faydalara dikkat çeker ve bugünkü yönetimlerin, ellerindeki bütün imkanları kullanmalarına karşılık, Kur'ân'ın iki emirle hallettiği meselede muvaffak olamadıklarını anlatır. Ayrıca taaddüt-ü zevcat ve kadının mirasıyla ilgili olarak da Kur'ân'ın sunduğu reçetenin isabetine dikkat çekerek ictimai dengenin oluşmasında İslamın koyduğu prensiplerin üstünlüğü üzerinde durur. Sözler, 25. Söz, 430 vd.

92   Mektûbât, 388.

93   Sözler, 25. Söz, 448.

94   Mektûbât, 26, Mektup. 309 vd.

95   Muhâkemât, 40, 1. makale, 10. muk. Ayrıca Lemaat arasında el yazmalarında yerini alan ve nesirden ziyade şiir havasında kaleme alınan bir bahisteki şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir; 'Kur'ân ise, zahiren o Nebi-i muhatabı gösterir, muhatab sahib-i kelama perde. Zira bir Vacib-i l'ücud ki, bî nefâd ve bî nihâye hitap ve kelimat-ı Sübhânî lâ yahadd muhatabane Ezelden ta Ebede birden teveccüh etmiş ve ediyor. Şöyle mahdut kelamın, arkasında ezel ebed Sultanı, yalnız bir lem'â-i tecellisi, kabildir sıkışması. Eğer bütün o bî nihayet kelimat defaten dinlenmesi daire-i imkanda olsaydı, bir mekanı yahut bütün muhatabîn, zerrat-ı kainat suretinde tek bir kulak olsaydı, o üzün-ü cihanî, hem bir nur-u imanî, hem bir hads-i vicdanî, belki kelam-ı bî nihayet arkasında ya içinde bî nihayet Celâl, Azameti içinde o haşmet-i Sultânî, görürdü timsalini. Demek TENZİL'in esâlibinde tenevvu' ilahî tenezzülat, tecelli-i esma, sıfattır ki, kelamın arkasında görüyor onu, bir nazar-ı imanî. Her adamı diyebilir, "Şems benim için yakılmış" evim olan dünyada. Şu âyinede güneş, bana tebessüm eder, bakıyor o ayn-ı âsumânî. Allah, eğer şuuru, hem de sözü verse idi, o nâzenin sema benimle konuşurdu, âyine de olurdu, vasıta-i beyanî. İnhisar-ı zihniyet ona bu hakkı verir, hem dahi diyebilir: "Rabbim benimle konuşur" Kelamın arkasında görüyorum imanla, bir Rahman-i nuranî. Bütün zî ruh, hem de bütün kainat birden böyle derler. Zira onda tezahum yoktur, inhisar da olamaz, o sermedîdir, lâ mekânî.' (A.Aymaz'ın el yazması defterinden alınmıştır. S.195, 196).

96   Bakara, 2/286, 233; En'âm, 6/105; A'râf, 7/43; Mü'minûn, 23/62; Talâk, 65/7.

97   Sözler, 25. Söz, 451, 452; Şualar, 244; Meyve Risalesi, 103.

98   Sözler, 398, 25. Söz, 2. Şule, 3. Nur.

99   Sözler, 368, 25. Söz, 1. Şule, 3. Şua, 2. Cilve.

100   Bediüzzaman, 'Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur'anın hükümleri ve kanunları, o kadar sabit ve rasihtir ki, asırlar geçitikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor' diyerek bu tazeliğine dikkat çekmektedir. Sözler, 25. Söz,

407.

101   Sözler, 25. Söz, 395.

102   Lem'alar, 73, 12. Lem'a, 2. Mes.

103   Sözler, 375, 25. Söz, 1. Şule, 3. Şua, 2. Cilve.

104   Sözler, 312, 24. Siz, 3. dal, 9. Asıl.

105   İşârâtü'l-İ'caz, 239.

106Mektûbât,394, 29. Mektup, 3.Kısım,1. Mesele.

107Sözler,354, 25.Söz,1.Şule,1.Şua,5. Nokta.

108Mektûbât,188, 19. Mektup, 18.İşa.

109 Konuyla ilgili olarakşu cümlelerdeoldukçadikkatçekicidir: 'Malûmdurki, Kur'an-iAzîmüşşan yalnızbir asradeğil, bütün asırlara nâzil olmuştur.Hem bir tabaka insanlara mahsusdeğil, bütüntabakat-ibeşere şumûlü vardır.Hem birsınıfinsanlara aitdeğil, bütün beşerin sınıflarınaraci'dir. Binaenaleyh herkes, her tabaka, her zaman fehmine,istidadına göre Kur'anınhakaikindan hisse alabilir vehissedardır.Halbuki nev'-ibeşerederece itibariyle muhtelif ve zevk cihetiylemütefavitve keza meyl, istihsan, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor.Meselâ:Bir taifenin istihsanettiğibirşey, ötekitaifenin zevkine muhaliftir. Bir kavminmeylettiğibirşeyden, ötekikavim nefret ediyor. Busırrabinaendir ki, Kur'ân-iKerimgünahların cezasıveyahayırların mükâfatı hakkında zikrettiği âyetlerdetahsisatyapmamış; âmmbirşekilde bırakmıştırki, herkes zevkinegörefehmetsin.'İşârâtü'l-İcâz,39, 40.

110Mektûbât,181, 19. Mektup, 18.İşaret,1.Nükte.

111Sözler,354, 25.Söz,1.Şule,1.Şua,5. Nokta.

112Sözler,413, 25.söz,Zeyl 6.

113Sünûhât,20.

114Mektûbât,181.

115Mektûbât,405, 406.

116 Bununiçiniki misal verenBediüzzaman, verdiğimisallerde meseleyeşöyle yaklaşmaktadır:'Mesela: Kasretli tabaka olan avam tabakasının şundanhisse-i fehmi:"Cenab-ıHak, peder ve veledden ve akrandan ve zevcedenmünezzehtir."dahamutavassıtbir tabaka,şundan"isa Aleyhisselâm'ınve melaikelerin vetevellüdemazharşeylerinuluhiyetini nefyetmektir."Çünkümuhal birşeyinefyetmek, zahiren faidesizolduğundan belâgatta medar-ıfaide olacak birlâzım- ı hükümmurad olunur.İştecismaniyete mahsus veled vevâlidinefyetmekten murad ise, veled vevâlidive küfvü bulunanların,nefy-i uluhiyetleridir ve mabud olmayalâyık olmadıklarını göstermektir. Şu sırdandırki, Sure-iİhlasherkese, hem her vekit faide verebilir. Daha birparçaileri birtabakanınhisse-i fehmi:"Cenab-ıHak mevcudatakarşıtevlid vetevellüdü işmamedecekbütün rabıtalardan münezzehtir. Şerikve muinden ve hemcinstenmüberradır.Belki mevcudatakarşınisbeti,Hallakıyettir."Emr-ikün feyekûn"ile, irade-i ezeliyesiyle, ihtiyarıylaicad eder.Îcabîveızdırarîvesudûr-u gayr-ı ihtiyarîgibimünafî-ikemal herbirrabıtadan münezzehtir."Daha yüksekbirtabakanınhisse-i fehmi:Cenab-ıHakezelîdir, ebedîdir,evvel veâhirdir. Hiçbircihette nezâtında,nesıfâtında,ne efalinde naziri,küfvü, şebihi,misli, misali,mesîli yoktur.Yalnızefalinde,şuununda teşbihiifade eden mesel var: Bu tabakata;ârifin tabakası,ehl-iaşk tabakası, sıddıkîn tabakasıgibiayrı ayrıhisse sahiblerinikıyasedebilirsin.

İkincimisal: Mesela Tabaka-iûlânın şundanhisse-i fehmişudurki: "Resul-i EkremAleyhissalâtü Vesselâm'ın hizmetkârıveya "Veledim"hitabınamazhar olan Zeyd, izzetli zevcesini kendineküfüv bulmadığı içintatliketmiş. Allah'ınemriyle Resul-i EkremAleyhissalâtü Vesselâm almış. Âyetder: "Peygamber sizeevlâdımdese, risalet cihetiylesöyler. Şahsiyetitibariyle pederinizdeğilki,aldığı kadınlaronamünasib düşmesin." İkinci tabakanınhisse-i fehmişudurki: Birbüyük âmir,raiyetine pederaneşefkatlebakar.Eğeroâmir,zahir vebâtınbirPadişah-ı Ruhanîolsa , o vakit merhameti pederinyüzdefaşefkatindenilerigittiğindeno raiyetinefradıonunhakikî evlâdıgibi ona pedernazarıylabakarlar. Pedernazarı,zevcenazarına inkılab edemediğinden; kız nazarıda zevcenazarınakolaycadeğişmediğinden, efkâr-ı âmmedePeygamber (A.S.M.), mü'minlerin kızlarını alması şu sırrauygungelmediğindenKur'an der: "Peygamber (A.S.M.), merhamet-iİlahiye nazarıylasizeşefkateder, pederane muamele yapar. Risalet namna siz onunevlâdıgibisiniz. Fakatşahsiyet-iinsaniyet itibariyle pederinizdeğildirki, sizden zevcealması münasib düşmesin." Üçüncü kısım şöylefehmeder ki: peygamber'e (A.S.M.) intisab edip onunkemalâtınaistinad ederek onun pederaneşefkatineitimad edip kusur ve hatiat etmemelisiniz, demektir. Evetçoklarvar ki,büyüklerinevemürşidlerineitimad edip tenbellik eder.Hattâbazan,"Namazımız kılınmış" der. (Birkısım Alevîlergibi)Dördüncü Nûkte:Birkısım şu âyetten şöylebirişaret-igaybiye fehmeder ki: Peygamber'in (A.S.M.)evlad-ı züküru,rical derecesindekalmayıp,rical olarak nesli, bir hikmete binaenkalmayacaktır. Yalnız"rical" tabirinin ifadesiyle,nisanınpederiolduğunu işaret ettiğinden,nisa olarak nesli devam edecektir. Felillahilhamd Hazret-iFatıma'nınnesl-imübareki,Hasan veHüseyingibi iki nurani silsilenin bedr-i münevveri, Şems-i Nübüvvet'in manevîvemaddîneslini idame ediyorlar. 'Bkz.Sözler,25.Söz,412, 413; Hz. Zeyneb'iniizdivacıylailgilikısım, Mektûbât,28 ve 29. sayfalarlaHanımlarRehberi 62 ve 63. sayfalarda bu bahseatıftabulunularak elealınıyor.

117Sözler,375, 25.Söz,1.Şule,3.Şua,3. Cilve; 685,Lemaât; İşârâtü'l-İ'câz,11,44,50; KastamonuLâhikası,126.

118Mektûbât,377, 29. Mektup, 1.Nükte Hizbü'l-Kur'han; Emirdağ Lâhikası,1/33.

119 Mesnevi-iNûriye,120, Zey. Habbe.

120Sözler,25.Söz,412.

121Muhakemât,17, 1. Makale, 3. Mukaddime.

122Mektûbât,194.

123 Mesnev-iNûriye,28.

124Mirkât's-Sünnet,161.

125İşârâtü'l-İ'câz,108.

126Nûr'un İlk Kapası,170.

127 Mesnevi-iNûriye,233.

128AslındaRisale-i Nur'un,yazıldığı günlerden bugünlerekadargeçenzaman buaçıdan değerlendirildiğinde, köyünde sabanın kulpunubırakıpgelenlerleüniversitedekalemkoşturanların aynı çizgide birleşmelerive ondanhakkıylaistifade etmeleri,canlıbir tarih olarak bu renkliliğiortayakoyduğu görülecektir.

129   İşârâtü'l-İ'câz,7.

130   Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 249; Âsâ-yı Mûsâ, 247; Gençlik Rehberi, 269; Konferans, 127; Ayrıca eserleri için Bediüzzaman'ın şu ifadeleri kullandığını da müşahede etmekteyiz: 'Kur'ânın ehl-i ukûlü hayrette bırakan i'cazı, belâgat ve fesahatı, nihayet derecedeki yüksek ûslûbu, selaset-i beyanı, elhasıl sonsuz bedayi' ve câmiiyeti ile ins ü cinnin kıyamete kadar gelecek ihtiyacatına ekmeliyetle kâfî gelmesi dünya ve hahiret saadetinin rehberi bulunması ve bütün asırlardaki tabakat-ı beşere hitab etmesi ve kâinat Hâlıkının marziyatını kullarına bildirecek âyât u beyyinatı tefsir ve izah edecek mütehassıs ehl-i ilmin bulunması zaruretine binaen her asırda gelen binler müdakkik ehl-i ilim, yüz binlerle Kur'ân tefsirlerini meydana getirmişler; bütün asırları Kur'ânın nuruyla ışıklandırmışlardır.

İşte Risale-i Nur da; bu asırda Kur'ânın feyziyle vücud bulan, beşeri tekemmülâtına uygun olarak Kur'anın gösterdiği mu'cizeli hakikatların, bu tekâmül ile saha-yı fiile konulduğunu bildiren ve asrın idrakine hitab eden gayet kudsî bir tefsirdir. Kur'an baştan başa tevhid-i İlahîyi ilân ediyor. Risale-i Nur da, iman-ı billahı gösteren ve hakaiki imaniyeyi ders veren âyetleri tefsir ediyor.' İşârâtü'l-İ'câz, 226.

131   İşârâtü'l-İ'câz, 6, 11; Sözler, 360, 2. Şua, 2. Lem'a

132   Sözler, 360, 2, Şua, 3. Lem'a.

133   Kur'ân'ın lafzındaki camiiyyet üzerinde ısrarla duran Nursi, konuyu bol misallerle zenginleştirmektedir. Yer ve göklerin, başlangıçta aynı olup sonradan ayrılmasından güneşin belli bir yörüngede dönmesine, felah ehlinin necatlarından tevhide, ondan da Kur'an kıssalarına kadar birçok misal zikreden Bediüzzaman, bunlardan birinde şöyle demektedir: 'Meselâ yani: "Dağları zemininize kazı ve direk yaptım" bir kelâmdır. bir âminin şu kelâmdan hissesi: Zahiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menafî'ini ve nimetlerini düşünür, Hâlıkına şükreder.

Bir şâirin bu kelâmdan hissesi: Zemin, bir taban; ve kubbe-i sema, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır, ufkî bir daire suretinde ve semanın etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misalinde tahayyül eder. Sâni'-i Zülcelaline hayretkârane perestiş eder.

Hayme-nişin bir edibin bu kelâmdan nasibi: Zeminin yüzünü bir çöl ve sahra; dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevi çadırları gibi, güya tabaka-i türabiye, yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i türabiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar pek çok muhtelif mahlukatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük azametli mahlukları, böyle yeryüzünde çadırlar misillü kolayca kuran ve koyan Fâtır-ı Zülcelaline karşı secde-i hayret eder.

Coğrafyacı bir edibin o kelâmdan kısmeti: Küre-i zemin, bahr-ı muhit-i havaîde veya esiride yüzen bir sefine ve dağları, o sefinenin üstünde tesbit ve müvazene için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre-i zemini, muntazam bir gemi giyi yapıp, bizleri içine koyup, aktar-ı âlemde gezdiren Kadir-i Zülkemal'e karşı der.

Medeniyet ve heyet-i içtimaiyenin mütehassıs bir hakîminin bu kelâmdan hissesi: Zemini, bir hane ve o hanenin direği, hayat-ı hayvaniye ve hayat-ı hayvaniye direği, şerait-i hayat olan, su, hava ve topraktır. Su ve hava ve toprağın direği ve kazığı, dağlardır. Zira dağlar, suyun mahzeni, havanın tarağı (gazat-ı muzırrayı tersib edip, havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmisi (bataklıktan vedenizin istilâsından muhafaza eder) ve sair levazımat-ı hayatı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları, şu suretle hane-i hayatımız olan zemine direk yapan ve maişetimize hazinedar tayin eden Sâni-i Zülcelal ve ikram'a, kemal-i ta'zim ile hamd ü sena eder.

Hikmet-i tabiiyenin bir feylesofunun şu kelâmdan nasibi şudur ki: Küre-i zeminin karnında bazı inkılabat ve imtizacatı neticesi olarak hasıl olan zelzele ve ihtizazatı, dağların zuhuruyla sükûnet bulduğunu ve medar ve mihverindei istikrarına ve zelzelenin irticacıyla medar-ı senevisinden çıkmamasına sebeb, dağların hurucu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gazabı, dağların menafiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder, tamamen imana gelir der.' Sözler, 391 vd. 25. Söz, 2. Şua, 1. Lem'a.

134   Sözler, 360, 25. Söz, 2. Şua, 3. Lem'a

135   Bkz. Sözler, 229, 20. Söz, 2. Mak. Bu hakikat, hemen hemen aynı lafızlarla (En'âm, 6/59) Kur'ân'da da ifadesini bulmaktadır.

136   Muhâkemât, 112, 3. Makale, 1. Maksat

137   Sözler, 242, 20. Söz, 2. Makam, 2. Sual

138   Sözler, 363, 25. Söz, 3. Şua, 1. Cilve

139   Sözler, 223, 20. Söz, 1. Makam, 1. Nükte.

140   Mesnevi-i Nûriye, 93, Zeylü'l-Hübab.

141   Sözler, 127, 13. Söz.

142   İşârâtü'l-İ'câz, 68.

143   Mektûbât, 384, 29. Mektup, 1. Kıs. 6. Nükte..

144   Mektûbât, 390.

145   Mesnevi-i Nûriye, 234.

146Şualar,298.

147Sözler,25.Söz,439, 440.

148Sözler,Konferans, 750;Yirmiüçüncü Söz,68.

149İşârâtü'l-İ'câz,39.

150Sözler,150, 14.Söz.

151 Sözler, 342. 25. Söz, 1. Şule, 1. Şua, 4. Nokta.

152 Sözler, 378, 25. Söz, 2. Şule, 1. Nur.

153 Sözler, 367, 25. Söz, 1. Şule, 2. Şua, 5. Lem'a.

154 Sözler, 123, 12. Söz, 4. Esas.

155 Sözler, 169, 15. Söz, Zeyl.

156 Mektubat, 299, 26. Mektup, 1. Mebhas; Sözler, 170, 15. Söz, Zeyl.

157 Mektûbât, 299, 26. mektup, 1. Mebhas

158 Sözler, 367, 25. Söz, 1. Şule, 2. Şua, 5. lem'a.

159 İşârâtü'-İ'câz, 176; Sözler, 685, Lemaât; Kastamonu Lâhikası, 126.

160 Bu konuda oldukça sık tahşidatta bulunan Bediüzzaman, muarazaya muhatap olanların, bunu yapmak için çok sebeplerinin olduğunu, tahaddi ayetlerini tefsir ederken şöyle izah etmektedir: 'Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan diyor: "Ey ins ve cin! Eğer Kur'an, Kelâm-ı İlahî olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammed-ül Emin dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmiden bu Kur'an gibi bir kitab getiriniz, yaptırınız. Bunu yapamazsanız, haydi ümmi olmasın, en meşhur bir edib, bir âlim olsun. bunu da yapamazsanız, haydi birtek olmasın, bütün büleganız, hutebanız, belki bütün geçmiş beliglerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediblerin yardımlarını ve ilahlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur'âna bir nazire yapınız. Bunu da yapamazsanız, haydi kabil-i taklid olmayan hakaik-i Kur'aniyeden ve manevî çok mu'cizatından kat-ı nazar, yalnız nazmındaki belâgatına nazire olarak bir eser yapınız" ilzamıyla der: "Haydi sizden mananın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun. Bunu da yapamıyorsunuz, Haydi bütün Kur'an kadar olmasın, yalnız on suresine nazire getiriniz. Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, birtek suresine nazire getiriniz. Bu da çoktur. Haydi, kısa bir suresine bir nazire ibraz ediniz. Hattâ madem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz halde; çünkü haysiyet ve namusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz, buna nazire getirmekle kurtulabilir. Yoksa dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde,can ve malınız halâkette mahvolup ve âhirette Cehennem'de haps-i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle beraber ateşe odunluk edeceksiniz. Hem madem sekiz mertebe aczinizi anladınız. Elbette sekiz defa Kur'an dahi mu'cize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Ya imana geliniz veyahut susunuz, Cehennem'e gidiniz!" İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın makam-ı ifhamdaki ilzamına bak ve de: Evet beyan-ı Kur'andan sonra beyan olamaz ve hacet kalmaz.' Sözler, 25. Söz, 3383, 384.

161 Sözler, 671, Lemaât.

162 Mesnevi-i Nûriye, 81, Hubbe; Mektûbât, 357, 28. Mektup, 7. Mesele.

163 Sözler, 347, 348, 25. Söz, 1. Şule, 1. Şua, 5. Nokta; Mektûbât, 181, 19. Mektup, 18. İşaret.

164 İşârâtü'l-İ'câz, 183.

165 Sözler, 347, 348, 25. Söz, 1. Şule, 1. Şua 5. Nokta; Mektûbât, 181, 19. Mektup, 18. İşaret; 148, 19. Mektup, 18. İşaret, 2. Nükte; İşârâtü'l-İ'câz, 175, 179.

166 Sözler, 398, 25. Söz, 2, Şule, 3. Nur.

167 Mektubat, 185, 186, 19. Mektup, l7 ve 18. İşaret.

168 İşârâtü'l-İ'câz, 179.

169 Sözler, 368, 25. Söz.

170 Konuyla ilgili olarak şu ifadeler, oldukça dikkat çekicidir: 'Kur'an, bütün âlemlerin Rabbi ve bütün kâinatın Hâlıkının hitabı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek hiçbir emare bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların belki bütün mahlukatın namına meb'us ve nev'-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs'at-i imanı, koca İslâmiyeti tereşşuh edip sahibini Kab-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedaniyeye mazhariyetle nüzul eden ve saadet-i dâreyne dair ve hilkat-i kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbanî maksadlara ait mesaili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan imanını beyan ve izah eden ve koca kâinatı bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip çevirip, onları yapan san'atkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i'cazına yetişilmez.' Sözler, 25. Söz, 448, 449.

171 Lem'alar, 132, 17. Lem'a, 11. Nota; Mesnevi-i Nûriye, 142, Zühre, 11. Nota; Sözler, 338, 354, 25. Söz, 1. Şule, 1. Şua, 3. ve 5. Nokta; 362, 25. Söz, 2. Şua, 5. Lem'a.

172 İşârâtü'l-İ'câz, 170, 209; Mesnevi-i Nûriye, 163, Temme; 68, Katrenin Zeyli.

173 Muhâkemât, 12, 1. Mak. 1. Muk.

174 Sözler, 365, 25. Söz, 1. Şule, 2. şua, 5. lem'a.

175 İşârâtü'l-İ'câz, 206, 210, 211, 219.

176 Sözler, 225, 20. Söz, 1. Mak. 3. Nükte; Bunun gerekçesine de değinen Bediüzzaman'ın şu açıklamaları da oldukça dikkat çekicidir. 'Belâgat-ı irşadiyenin şe'nindendir ki, avamın nazarına, âmmenin hissine cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki; nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtina' etmesin. Binaenaleyh cumhura olan hitabın en beligi zahir, basit, sehl olmasıdır ki âciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki, melûl olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayn tafsilden nefret etmesinler.' Mesnevi-i Nuriye, 233.

177 Muhâkemât, 12, 1. Makale, 1. Mukaddime; Nursi'nin şu ifadeleri de oldukça dikkat çekicidir; 'Kur'an-ı Hakîm ehl-i şuura imamdır, cinn ve inse mürşiddir, ehl-i kemale rehberdir, ehl-i hakikata muallimdir. Öyle ise, beşerin muhaveratı ve üslûbu tarzında olmak zarurî ve katidir. Çünkü cinn veinsmünacatını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesailini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşereti onda taallüm ediyor ve hâkezâ... Herkes onu merci yapıyor. Öyle ise eğer Hazret-i Musa Aleyhisselâm'ın tur-i Sina'da işittiği Kelâmullah tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret-i Musa Aleyhisselâm gibi bir ulü-I azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir.' Mektûbât, 311.

178 İşârâtü'l-İ'câz, 68.

179 Sünûhât, 20.

180 Mesnevi-i Nûriye, 70, Katrenin Zeyli.

181 Muhâkemât, 43, 1. maka, 12. Mukaddime.

182 Mektûbât, 304, 26. Mektup, 1. Mebhas, 2. İti; Sözler, 174, 15. Söz, 2. Bir İti..

183 Muhâkemât, 43, 1. makam, 2. Mukaddime.

184 Mektûbât, 201, 19. mektup, 1. zeyl, 14. Reşha, 187; Sözler, 341, 25. Söz, 1. Şule, 1. Şua, 3. Nokta.

185 Mesnevi-i Nûriye, 184, Şemme, 10. Risale.

186 Lem'alar, 40, 7. Lem'a, Tetimme, 1. Nükte.

187 İşârâtü'l-İ'câz,189.

188 Sözler, 25. Söz, 447; Mesnevi-i Nuriye, 231

189 Bediüzzaman'ın konuyu anlatırken kullandığı üslup ve selaseti göstermesi açısından şu sözlerini zikretmekte fayda olduğu kanaatindeyim; 'Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın heyet-i mecmuasında raik bir selaset, faik bir selâmet, metin bir tesanüd, muhkem bir tenasüb, cümleleri ve heyetleri mabeyninde kavî bir teavün; ve âyetler ve maksadları mabeyninde ulvi bir tecavüb olduğunu İlm-i Beyan ve Fenn-i Maânî ve Beyanî'nin Zemahşerî, Sekkakî, Abdülkahiri Cürcanî gibi binlerle dâhî imamların şehadetiyle sabit olduğu halde, o tecavüb ve teavün ve tesanüdü ve selaset ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz-dokuz mühim esbab bulunurken, o esbab bozmağa değil, belki selasetine, selâmetine, tesanüdüne kuvvet vermiştir. Yalnız, o esbab bir derece hükmünü icra edip, başlarını perde-i nizam ve selasetten çıkarmışlar. Fakat nasılki yeknesak, düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenasübünü bozmak için çıkmıyorlar. Belki, o ağacın zinetli tekemmülüne ve cemaline medar olan meyveyi vermek için çıkıyorlar. Aynen bunun gibi, şu esbab dahi, Kur'anın selaset-i nazmına kıymetdar manaları ifade için sivri başlarını çıkarıyorlar. İşte o Kur'an-ı Mübin, yirmi senede hacetlerin mevkileri itibariyle necim necim olarak, müteferrik parça parça nüzul ettiği halde, öyle bir kemal-i tenasübü vardır ki, güya bir defada nâzil olmuş gibi bir münasebet gösteriyor.

Hem o Kur'an, yirmi senede, hem muhtelif, mütebayin esbab-ı nüzule göre geldiği halde, tesanüdün kemalini öyle gösteriyor; güya bir sebeb-i vâhidle nüzul etmiştir. Hem o Kur'an, mütefavit ve mükerrer suallerin cevabı olarak geldiği halde, nihayet imtizac ve ittihadı gösteriyor. Güya bir sual-i vâhidin cevabıdır. Hem Kur'an mütegayyir, müteaddid hâdisatın ahkâmını beyan için geldiği halde, öyle bir kemal-i intizamı gösteriyor ki, güya bir hâdise-i vâhidin beyanıdır. Hem Kur'an mütehalif, mütenevvi halette hadsiz muhatabların fehimlerine münasib üslûblarda tenezzülât-ı kelâmiye ile nâzil olduğu halde, öyle bir hüsn-ü temasül ve güzel bir selaset gösteriyor ki, güya halet birdir, bir derece-i fehimdir; su gibi akar bir selaset gösteriyor. Hem o Kur'an mütebaid, müteaddid muhatabin esnafına müteveccihen mütekellim olduğu halde, öyle bir sühulet-i beyanı, bir cezalet-i nizamı, bir vuzuhu ifhamı var ki; güya muhatabı bir sınıftır. Hattâ herbir sınıf zanneder ki, bil'asale muhatab yalnız kendisidir. Hem kur'an,mütefavit mütederric irşadî bazı gayelere isal ve hidayet etmek için nâzil olduğu halde, öyle bir kemal-i istikamet, öyle bir dikkat-i müvazenet, öyle bir hüsn-ü intizam vardır ki; güya maksad birdir. İşte bu esbablar, müşevveşiyetin esbabı iken, Kur'anın i'caz-ı beyanında, selaset ve tenasübünde istihdam edilmişlerdir. Evet kalbi sekamsiz, aklı müstakim, vicdanı marazsız, zevki selim her adam Kur'anın beyanında güzel bir selaset, rânâ bir tenasüb, hoş bir ahenk, yekta bir fesahat görür. Hem basiresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur'anda yöle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zahir ve bâtını ile vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin manalarını söyler. Şu Birinci Nur'un hakikatini misaller ile tavzih etsek, birkaç mücelled lhazım. Öyle ise, sair risale-i arabiyemde ve "İşarat-ül İ'caz"da ve şu yirmibeş aded Sözlerde şu hakikatın isbatına dair olan izahatla iktifa edip misal olarak mecmu-u Kur'anı birden gösteriyorum.' Sözler, 25. Söz, 413 414.

190 Sözler, 25. Söz, 432 vd.

191 Sözler, 25. Söz, 374.

192 Verdiği misal ve kıyaslamaların görülmesi açısından şu parçanın takdiminde fayda olacağı kanaatiyle aynen aktarıyorum; 'Binler defa tekrar edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor, hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında, aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulûbe kut ve gıda ve ukûle kuvvet ve gınadır ve ruha mâ ve ziya ve nüfusa deva ve şifa olduğundan usandırmaz. Hergünekmek yeriz,usanmayız.Fakat engüzelbir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an, hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi taravetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyş'in rüessasından müdakkik bir belig, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. dinlemiş, dönmüş, demiş ki: Şu kelâmın öyle bir halâveti ve taraveti var ki, kelâm-ı beşere benzemez. Ben şâirleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbaımızı kandırmak için sihir demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakim'in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar.' Sözler, 25. Söz, 378.

193   Misal olması açısından şu kıyaslamaları aktaralım: 'nasıl "Elhamdülillah" gibi bir lafz-ı Kur'anî okunduğu zaman dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi; aynı lafz, sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir. Aynen öyle de: Kur'anın manaları, dağ gibi akılları işba' ettiği gibi, sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder. Zira Kur'an, bütün ins ü cinnin bütün tabakalarını imana davet eder. Hem umumuna imanın ulûmunu talim eder, isbat eder. Öyle ise, avamın en ümmisi havassın en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur'aniyi dinleyip istifade edecekler. Demek kur'an-ı Kerim, öyle bir maide-i Semaviyedir ki, binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdaların buluyorlar, müştehiyatını alıyorlar. Arzuları yerine gelir.' Sözler, 25. Söz, 390.

194   Sözler, 677, Lemaât; Mesnevi-i Nûriye, 234.

195   Sözler, 121, 12. Söz, 1. Esas; Risalelerde sık kullanılan bu ifadeye misal olması açısından şu cümleler dikkat çekicidir: Kur'an, istidradî ve tebaî olarak Cenab-ı Hakk'ın zâtına, sıfatına istidlal için kâinattan bahsediyor. İstidlalin birinci şartı, delilin neticeden daha zahir ve malûm olması lazımdır. Eğer fencilerin iştihası gibi "Şemsin sükûnuna, arzın hareketine bakmakla Allah'ın azametini anlayınız" demiş olsaydı, delil müddeadan daha hafi olurdu. Ve insanların ekserisi, ekser zamanlarda fehmedemediklerinden inkâra zehab ederlerdi. Halbuki, irşad ve hidayet zamanlarında cumhurin derece-i fehimleri nazara alınarak ona göre söz söylemek icabeder. Maahaza ekseriyete yapılan müraattan, ekaliyette kalanın mahrumiyeti neş'et etmez. Çünkü onlar da istifade ediyorlar. Amma mes'ele makuse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez. Çünkü fehimleri kasırdır.' Mesnevi-i Nuriye, 232, 233.

196   Sözler, 648, Lemaât; Kastamonu Lâhikası, 129.

197   Sözler, 36, 7. Söz.

198   Lem'alar, 132, 17. Lem'a, 11. Nota; Mesnevi-i Nûriye, 142, Zühre, 11. Nota.

199   Lem'alar, 304, 30. Lem'a 2. Nükte.

200   Mesnevi-i Nûriye, 109, Habbe.

201   Sözler, 103, 10. Söz, Zeylin 2. Par.

202   Mektûbât, 200, 19. Mektup, 1. Zeyl, 14. Reşha.

203   Sözler, 25. Söz, 436, 437.

204   Mektûbât, 393, 394, 395.

Makale Yazarı: 
Reşit Haylamaz