MÜCEDDİDLİK VE BEDİÜZZAMAN
İnancım odur ki, Risale-i Nur kâinatıolduğu gibi takdim eden, Kur'ân'ıResulullahın murad ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuşasıl tehlikeli hastalıklara tedavi çareleri sunan yegâne İslâmîeserdir. Bu yüzden Bediüzzaman'ın müceddid ünvanına layık olduğuna inanıyorum.

EbûDâvûd'un Sünen'inde Kitabü'l-Melâhim bölümüşu hadis-i şerifle başlar: "Her asrın başında Allah bu ümmete, dinlerini tecdit etmek üzere birisini gönderecektir."

Hadislerin yorumlanması, her zaman için Kur'ân'ıtefsir etmekten çok daha fazla problem arz etmiştir. Bunun en âşikâr sebebini ise, hadislerin sahih olup olmadığıkonusu teşkil etmiştir. (Gerçi bundan başka sebepler de vardır; ancak burada bizi bunlar ilgilendirmiyor.) Hadislerin hepsinin birden sahih kabul edilmediği bilinmektedir. Gerçekte, Resulullaha atfedilen sözlerin pek az bir kısmıüzerinde hadis âlimleri ittifak etmişlerdir. El-Muvatta' ile Müslim ve Buhârî'yi hariçtutarsak, hadis kitaplarının çoğunda, sahih kabul edilen hadisler zayıf veya mevzûhadislerle yan yana yer almaktadır. Hattâsahih kabul edilen hadisler bile bu sahanın uzmanlarıtarafından sorgulanmışve tenkit edilmiştir.

Müceddid hadisi de bu kaidenin dışında değildir. EbûDâvûd'un kendisinin dahi, bu hadisin Resulullaha izafe edilmesini şüpheyle karşıladığıgörülmektedir. Diğer âlimler ise, hadisin senedindeki, yani râviler zincirindeki son iki halkanın şüpheli oluşuna dikkat çekmektedirler. Diğer muhaddisler ise, bu hadisin değişik rivâyetlerini, herhangi bir kaynak belirtmeksizin, sanki kendi sözleriymişgibi nakletmekte, yahut hiçbir senet zikretmeden hadisi Resulullaha izafe etmektedirler.

Hadis alanında uzman olmadığım için, bu rivayetlerin sıhhati üzerinde söz söylemek elbette bana düşmez. Şahsîfikrimi belirtmek gerekirse, müceddidlik konusunda zihnimi kurcalayan birtakım meseleler vardır; ancak hadisin sıhhati, yani bizzat Resulullah tarafından söylenip söylenmediği hususu, bunlar arasında değildir. Çünkühadis sahih olsun veya olmasın, ifade ettiği bir gerçek vardır ki, bu gerçek geçmişte birçok topluluklar tarafından yaşanmıştır, bugün bizim zamanımızda ve hattâşurada toplandığımız sırada bile yaşanmaktadır.

Beni rahatsız eden asıl konu ise, Müslümanların bu hadisi çoğu zaman kendi maksatlarına uygun şekilde yorumlamışolmalarıdır. Aslında bu sadece hadise münhasır bir durum da değildir; sıhhati her türlüşüphenin üzerinde bulunan Kur'ân'da dahi birçok âyet, birtakım şahsî mülâhazalara uyacak şekilde ve kasıtlıolarak yanlıştefsir edilmiştir.

Müceddid listelerinin tanzimi

Müslüman âlimlerin bu hadise ilgisi, hemen hemen daima şahsiyetler, yani müceddidlerin kimlikleri üzerinde temerküz etmiştir. Tecdid mefhumu, bu mefhumun mâhiyeti ve lüzumu ise, eğer münakaşa edilmişse bile nâdiren edilmiştir. Bu hadis Müslümanlar arasında yayıldıkça ve nesilden nesle intikal ettikçe, birçok farklımüceddid listeleri de tanzim edilmiştir. Eğer bu listeleri düzenleyenlerin sayısınca farklımüceddid listeleri çıkacak olsa, bu beni hiçşaşırtmayacaktır. Şu ana kadar gördüğüm listeler yirmiyi aşmışbulunuyor; her ne kadar bazıisimler birden fazla listede yer alsa da, hiçbir liste diğerini tutmamaktadır. Müceddid olarak kabul edilen kimselere ait bu listeleri inceleyen bir kimse, herbir listenin, o listeyi düzenleyenin mensup olduğu kaynaktan rengini aldığınıgörmeden geçemeyecektir. Meselâbir Hanbelîtarafından düzenlenmişbir liste büyük ihtimalle yalnız Hanbelîlerden ibaret kalacak, bir ehl-i tasavvufun listes! yalnız ehl-i tasavvufu içine alacaktır. Kısacası, herhangi bir akıma, bir daireye veya bir ideolojik gruba mensup olan bir âlim, bu hadisi kendi üstadlarına tatbik etmeye meyillidir. Hattâbir kraliyet sarayına mensup bir âlim tarafından hazırlandığında şüphe bulunmayan bir liste vardır ki, bu listedeki herbir müceddid ismi ya bir krala veya bir sultana âittir.

Bir müceddidin nasıl tanındığıve nasıl müceddid olarak seçildiği konusunda görüşbirliği olmadığıiçin-nihayet bu bir makam veya vazifenin ünvanıdeğil, sadece bir şeref ünvanıolduğuna göre-belki de farklılisteler kaçınılmaz olacaktır. Bundan daha az mültefit, fakat daha gerçekçi bir izah tarzıise, bana göre şu olmalıdır: Aslında biz şahıslara fazlaca düşkünüz; "bizden birinin" yüksek bir makama terfi etmesi ise, onlar adına bizde bir gurur ve tatmin duygusunu ortaya çıkarmaktadır.

Bu meselede daha başka münakaşalıkonular da vardır. Meselâ, ilk iki müceddidin Ömer bin Abdülaziz ile eş-Şâfiîolduğunda birçok âlim ittifak ederler ki, bunlardan birincisi 101, ikincisi 204 yılında vefat etmiştir. Bu iki zâtın İslâm dâvâsına hizmetlerini hiçkimse inkâr edemez. Fakat müceddidlerin teşhisinde esas alınan tarihin, bu zâtların ölüm tarihleri olduğunu fark etmemek de elde değildir. Gerçi bu, İslâmîbiyografilerde ölüm tarihlerinin esas alınmasışeklindeki gelenekle uyum halindedir; ancak hadisin lâfzına pek uygun düşmemektedir. Çünküasrın başlangıcından hemen sonra bu iki zât ölmüştür; dolayısıyla dini tecdit veya tâmir etmeleri imkânsızdır. Bu yüzdendir ki, daha sonraki âlimler, asrın başlangıcından sonra müceddidin hayatta ve faal bulunmasınışart koşmuşlardır. Bu defa da, İslâma hizmetleri her türlüşüphenin ötesinde olduğu halde ölüm tarihleri hadisin târifine uymadığıiçin müceddid ünvanına lâyık görülmeyen âlimlerin durumu, başka bir problem olarak ortaya çıkmaktadır.

Sayısız âlimlerin, başka âlimler tarafından hazırlanmışlisteleri tartışmak ve bunlara reddiyeler düzmek için harcadıklarızaman ve enerji ise başka bir konudur.

Kısacası, yorumu bu ölçüde bağnazlığa ve partizanlığa müsait olan pek az hadis vardır.

Yine de, bu münakaşaların hiçbiri müceddid hadisinin kendisiyle alâkalıdeğildir; dolayısıyla, bazıâlimlerin yaptığıgibi hadisin reddine bir sebep teşkil etmemelidir. Öyle sanıyorum ki, müceddid hadisinin sıhhatiyle ilgili olarak lehte ve aleyhte yürütülen tartışmalar, her ne kadar kendi içlerinde aydınlatıcıolsalar da, meselenin esasından çok uzak düşmektedir. Resulullaha atfedildiği halde Kur'ân'la ve mantıkla çelişen ve reddedilmesi gereken sözler bulunduğu gibi, Kur'ân ve mantık tarafından desteklenen nice hakikatler vardır ki, bir hadis halinde ifade edilmemiştir. Herhangi bir hadisin sıhhatini sınamak için akla gelebilecek nisbeten emin bir yol, bizzat Resulullah tarafından gösterilmiştir: "Benim sözüm olarak size söylenen bir sözüAllah'ın kitabıyla karşılaştırın. Ona uyan ne varsa bendendir-onu gerçekten söylemişolayım veya olmayayım."Bu ölçüye dayanarak, müceddid hadisini reddetmek için hiçbir sebep görmediğim gibi, kabul etmek için de pek çok sebep bulabiliyorum.

Ancak bunu da bazıkayıtlarla söyleyebiliyorum. Bu hadisi hiçdeğilse mânâitibarıyla doğru kabul etmenin şartı, içinde bazımüphem tarafların-veya başka bir deyişle tâbirlerindeki esnekliğin-mevcudiyetini göz önüne almaktır. Hadiste geçen men kelimesi, Arapçada bir veya birden fazla kişiyi ifade edebilir. Dolayısıyla, herhangi bir çağda birden fazla müceddidin bulunma ihtimalini dikkate almak zorundayız. Yüz yıllık bir zaman dilimi ise, değişik mânâlarıiçine alabilen popüler bir deyimdir: yedi ve kırk rakamlarıgibi. Bu deyim, kesin ve tam bir 100 yıl esasına göre tekrarlanan bir tecdit devresinin işareti olarak alınmamalıdır. Benim inancıma göre hadisin mânâsı, ihtiyaçların gerektirdiği zamanlarda, îman ve İslâmı, vahyin ruhuna ve çağın ihtiyaçlarına uygun şekilde insanlara nasıl sunmak gerekiyorsa hayatlarıve eserleriyle öylece sunan kişi ve kişileri Allah'ın ilhâma mazhar ettiği yönündedir. Böylece, müceddid, son derece önemli iki şeyi birden gerçekleştirmişolur.

Birincisi: Kur'ân'ı, nasıl anlaşılmasımurad edilmişse ve 1400 küsür sene önce nasıl indirilmişse, öylece kendi çağının insanlarına sunar.

İkincisi: Bunu da, kendi çağının insanlarının anlayışseviyelerine uygun bir şekilde yapar, böylece Kur'ân'ın 7. yüzyılda Mekke ve Medine halkından gizli kalmışyönlerini keşfeder. Bence tecdidin gerçek mânâsıda budur. Nur dergisinin kapağındaki şu yazı, bana daima bu hakikati hatırlatmaktadır: "Zaman ihtiyarlandıkça Kur'ân gençleşiyor, rumuzu tavazzuh ediyor."

Aziz Peygamberimiz de  Kur'ân'ın  daha sonraki nesiller tarafından  anlaşılacak  yönlerinin  bulunduğunu  söylemiş, böylece  tecdid mefhumuna îmâda bulunmuştur.

Müceddidin lüzum ve ehemmiyeti

Müceddidin lüzum ve ehemmiyetini gösteren aklîve naklîpek çok delil vardır. Kur'ân, âyet-i kerîmenin bildirdiği gibi, eğer bütün insanlara ve bütün zamanlara bir İlâhîhitap ise, ve Yaratanın vaad ettiği gibi hidâyet isteyen herkesi Allah doğru yola iletiyorsa, bu demektir ki, her çağda Kur'ân'ıyeniden açıklamakla ve ancak zamanıgeldikçe mânâsıanlaşılacak hakikatlerini keşfetmekle vazifeli kişi yahut kişiler bulunacaktır. Bu kişiler ise âlimlerdir. "Âlimler" ile, "Kullarıarasında Allah'tan ancak âlimler korkar" (35:28) meâlindeki âyet-i kerîmede işaret edilen kimseleri kastediyorum-yoksa ilâhiyat veya hukuk alanında uzmanlaşmışolanlarıdeğil. Bu ikinciler bilgi sahibi olduklarıhalde Kur'ân'ın kastettiği mânâda âlim olmayabilirler.

Âlimler arasında da, diğerlerine nisbetle kâinatıanlayışıdaha genişve Kur'ân'a daha yakın olanlar bulunacaktır. Bunlar müceddidlerdir.

Ulemâolarak müceddidler, başka bir meşhur hadisin belirttiği gibi, peygamberlerin vârisleridir. Böylece tecdid, peygamberliğin bir uzantısıolarak, müceddidler de kendi zamanlarının bir nevi peygamberi olarak görülebilir. Burada "peygamber" kelimesini ihtiyatla kullanıyorum; benim kastetmediğim bir mânâyıbu kelimeden kimsenin alelacele çıkarmayacağından da eminim. Bir müceddidin, Allah tarafından gönderilmiş peygamberler gibi vahye mazhar olmadığıâşikâr-dır. Müceddid hatâya düşebilir ve bazan da kusurlu insandır; enbi-yânın sahip olduğu peygamberlik hassalarından hiçbirine sahip değildir. Peygambere İlâhîvahiy suretinde gönderilmişbulunan Kur'ân'ın kelimeleri kesindir ve değiştirilemez; müceddidin sözleri ise değiştirilip düzeltilebilir ve, tecdidin devamlılık arz eden mâhiyeti göz önüne alındığında, mutlaka değiştirilecektir. Peygamberlerin bir sonuncusu, bir mührü, bir hâtemi vardır; müceddidlerin ise yoktur. Dünya durdukça ve zaman ilerledikçe, daha öncekilerin yerini almak üzere, Kur'ân'ın daha fazla sırlarınıaçığa çıkaracak yeni müceddidler de daima olacaktır, ilh.

Çağımızda müceddidlik ve Bediüzzaman

Çağımıza gelince, İslâm ümmetinin durumuna şöylece bir bakmak, tecdide olan ihtiyacımızın hiçbir zaman bugünkükadar şiddetli olmadığınıgöstermeye kâfi gelecektir. Bu husus üzerinde uzun uzun durmaya gerek yoktur.

Problem, bizim Müslüman olmayışımızdan kaynaklanmıyor- bilâkis, sayımız neredeyse 1 milyar. Problemin kaynağı, çoğumuzun inanmayışında yatıyor. İnananların dahi çoğu yetersiz bir şekilde inanmakta ve sadece Allah'a inanmak yerine, Onun yanısıra şeriklere de inanmaktadır. "Onların çoğu, Allah'a ortak koşmaksızın Ona inanmazlar" (12:106) meâlindeki âyet-i kerîme, günümüzüve çağımızıson derece yakından ilgilendirmektedir. Bugün hücuma mâruz kalan İslâmın dışkaleleri değil, îman temellerinin tâkendisidir. Bu yüzden, günümüz dünyasında bir müceddidin en mühim vazifesi îmânıkurtarmak ve günümüzde dine ve inançlara yöneltilen bütün şüphe ve hücumlara karşıdurabilecek bir kesinlik seviyesine yükseltmektir. Bu da, insan aklıyla beraber kalbe ve diğer kabiliyetlere birden hitap edebilen bir bakışaçısına ihtiyaç göstermektedir. Bu ise, ruhla beraber aklıda tatmin edecek bir şekilde kâinat kitabınıanlamayıgerektirir. Çağımız, Kur'ân'ın inişine tekaddüm eden Cahiliyet Devrini andırmaktadır. Bu ene devridir, başıboşbırakılmışnefs-i emmârenin devridir. Kurtuluşumuz için zarurîolan tecdid ise, insanı topyekûn yeniden inşâetmekten daha aşağıbir işdeğildir. Bu, insan ruhuna Allah'ıaksettiren bir îman, İslâm ve ihsan elbisesi giydirmek demektir. Bugün müceddidin vazifesi işte budur.

Son yirmi beşyılda "İslâmîuyanıştan," İslâmîdevletlerden, İslâm kanunlarınıgetirmekten pek çok söz edildi. Hattâbu arada bir de "İslâmî" ihtilâl gördük. "Müslüman," "İslâm" ve "İslâmî" kelimeleri her tarafta... "Allah" ve "îman" kelimelerini ise nâdiren işitiyoruz. İşte bu yüzden Risale-i Nur tek başına ortada durmaktadır.

Fakat Risale-i Nur ve Müellifine dönmeden önce, "müceddid"in târifini içine alan şu ifadeleri inceleyelim:

"Her asır başında hadisçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri, emr-i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden birşey ihdâs etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm-ıdiniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (a.s.m.) harfiyen ittibâyoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılıref' ve iptal, ve dine vâki tecâvüzleri red ve imhâve evâmir-i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm-ıİlâhiyenin şerâfet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler. Ancak tavr-ıesâsîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden, yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâusulleriyle ve yeni tevcihât ve tafsilât ile ifâ-i vazife ederler." (Şuâlar, s. 563.)

Müceddidliğin bu târifi ışığında, Risale-i Nur'u inceleyen bir kimse, bu külliyatın 5 bin sayfasından herhangi birinde tecdid alâmetlerini teşhis etmekte ve bir Müceddidin mührünügörmekte zorluk çekmeyecektir.

ÇünküRisale-i Nur, Kur'ân hazinelerinin çağımıza bakan bir tefsiridir. Eğer Kur'ân'ıkâinat için bir rehber kitap olarak anlayabiliyorsak, Risale-i Nur da Kur'ân için bir rehberdir. Bu çağın en dehşetli hastalığının inançsızlık olduğunu doğru bir şekilde teşhis eden Risale-i Nur Müellifi, Kur'ân'ın esas umdelerini, kendiliğinden birşey katmaksızın yine Kur'ân ile tefsir eder. Risale-i Nur ile diğer tefsirler arasındaki başlıca fark, Risale-i Nur'un tahkikîîmana öncelik vermesi ve yirminci yüzyıl insanıiçin mânâifade edecek bir şekilde konuşmasıdır.

Benim bildiğim kadarıyla, Risale-i Nur, insanların îman ile ilgili olarak karşılaştıklarıproblemleri tutarlıbir şekilde ele alan, Kur'ân'a dayalıve şümullübir irşad külliyatıolarak halihazırda yegânedir. Eğer insan ebediyen yok oluştehdidinden kurtulmak istiyorsa îmânıanlamak, îmanı geliştirip arttırmanın lüzumunu anlamak zorundadır. Ben, Risale-i Nur'un bize bu anlayışıkazandırdığına inanıyorum. Risale-i Nur, inanmayanlara, inançsızlıklarının hiçbir fayda sağlamadığınıgösterir; inananlara ise, îmanlarınıtekrar değerlendirmenin ve teyid ve takviye etmenin yollarınıöğretir. Bu husus son derece önemlidir; çünküİslâm dünyasındaki umumîgerilemenin sebebi, Hıristiyanlıkta olduğu gibi birtakım ilmîgelişmelerin ortaya çıkardığıdoktrin yetersizliği değil, Müslümanların îmanlarınıkorumakta gösterdikleri zaaftır. Batının Hıristiyanlığıbir kenara iterek maddîgelişmeyi sağladığıbir gerçektir; İslâm dünyasında ise, dinin ihmâli ancak gerileme ile neticelenmiştir-öyle bir gerileme ki, hâlâbizimle beraberdir ve bizi terk etmeye de pek niyeti yoktur.

Bizim başlıca zaaflarımızdan birisi, daha önce de gördüğümüz gibi, esâsât yerine fer'î, ikinci derecede meselelere gereğinden çok fazla önem vermemizdir. Risale-i Nur bu dengesizliği gidererek önceliği îman hakikatlerine verir ki, bu hakikatlerin anlaşılmamasıhalinde zâten diğer bütün fer'îmeseleler mânâsız kalacaktır.

Netice olarak şunu söyleyebilirim: Yıllar süren araştırma ve karşılaştırmalarım sonunda inancım odur ki, Risale-i Nur, kâinatıolduğu gibi gören, îman hakikatini olduğu gibi takdim eden, Kur'ân'ıResulullahın murad ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuşasıl tehlikeli hastalıklarıteşhis edip kalıcıtedâvi çareleri sunan, kendi içinde yeterli ve şümullüyegâne İslâmîeserdir.

Bu yüzden, Risale-i Nur Müellifinin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde müceddid ünvanına lâyık olduğuna inanıyorum. Zamanının yegâne müceddidi olup olmadığını, yahut Risale-i Nur'un yegâne tecdid eseri olup olmadığınıbilemem; ama daha önce söylediğimi tekrarlamak gerekirse, yarıömrümüalan arayışlarımın sonunda, müceddid ünvanına Risale-i Nur Müellifinden daha lâyık bir kimseyi bulamadığımı söyleyebilirim.

Bununla beraber, Bediüzzaman Said Nursîiçin sadece parlak methiyeler sıralamak üzere buraya çıkmadığımıda belirtmek isterim. ÇünküBediüzzaman'ın bizzat kendisi, kişinin değil, onun getirdiği mesajın önem taşıdığınıdefalarca belirtmiştir. Bu noktada Türkiye'deki Risale-i Nur talebelerine söyleyeceğim şundan ibarettir:

Kardeşlerimizin yüzyıllar boyunca yaptıklarıve bugün de bazılarının hâlâtekrarlamakta olduklarıhatâlara düşmeyin. Zira Resulullahın Arap oluşunu ve Arapça bir Kur'ân ile gelişini bazıArap kardeşlerimiz yanlışbir şan ve şeref vesilesi yapmış, hattâbirçoğu için İslâm ve Resulullah, nefislerinin yahut egolarının âdetâbir uzantısıhaline gelmiştir. Onların gözünde İslâm, kendilerinin mülkiyeti altında birşey, kendi kültürlerinin bir zeyli, sahip olduklarıbir mal olup çıkmıştır. Risale-i Nur talebeleri bu tuzağa düşmekten kaçınmalıdırlar. Sizin bölgenizden ve sizin aranızdan bir müceddidin çıkmışolmasıne bir gurur, ne bir gösterişvesilesi olmamalıdır; eğer birşeye vesile olacaksa, sorumluluk duygunuzun artmasına vesile olmalıdır. Çünkü, Risale-i Nur'un yakınında bulunanlar olarak, onun mesajınıyaymak ve onun elçileri ve temsilcileri olarak hareket etmek, sizin en büyük vazifenizdir. Risale-i Nur ise ne bir milletin, ne birkaçferdin malıdeğildir; o, insanlığa, Rabbinin ilhâmına mazhar ihlâslıbir zattan bir mesajdır ve dolayısıyla hepimize âittir.

Risale-i Nur talebesi olmayan Müslümanlara da söyleyeceğim birtek şey var: Sizi Allah'a ulaştıracak emin ve selâmetli, denenmişve sınanmışbir yol arıyorsanız, açık bir zihin ve açık bir kalble Risale-i Nur'a yaklaşın. Kaybedecek hiçbir şeyiniz yok; kazanacak herşeyiniz var.

Kur'ân'ın nûrunu aksettiren, kâinatıaydınlatan ve insanın varlığına mânâkazandıran Risale-i Nur gibi bir eser görmezlikten gelinemez. Çünkümodern insan ile felâket arasında sadece İslâm (Yaratıcıya teslimiyet) vardır ve, inanıyorum ki, İslâmın geleceği de Risale-i Nur ile onu takip eden ve onun irşâdından ilhâm alanlara bağlıdır.

Vesselâmüaleyküm ve rahmetullah.

1. 1955 yılında İngiltere'nin Birmingham şehrinde dünyaya geldi. 1975 yılında İslâmla şereflendi. Yüksek tahsilini Durham Üniversitesinde tamamladı. Arapça ve Farsça üzerine ihtisas yaptı.

Daha sonra, İran'da Safevîler döneminde siyasîve dinîhareketler konusunda doktora yaptı. Halen Manchester Üniversitesinde dersler vermekte ve 17. Asır İslâm Felsefesi konusunda bir eser hazırlamaktadır.

On yıldan fazla bir süredir Risale-i Nur üzerinde çalışmaktadır.

Dr. Turner evli ve üççocuk babasıdır.

Makale Yazarı: 
Dr. COLİN TURNER (Durham Üniversitesi - İNGİLTERE)