MEHMED ÇALIŞKAN

 Mehmet Çalışkan l905 yılında Emirdağ'da dünyaya geldi. l984'te Eskişehir'de vefat etti.

Hatıralarını şöyle anlatıyordu:

"l944'ten önce, Denizli'ye ticaret için seyahatlerim esnasında Üstad Bediüzzaman'ın ismini duymuştum. 'Çok büyük âlimmiş. çok derin bir hocaymış' derlerdi. Ama o günlerde kendileriyle görüşme imkânım olmamıştı. 'l944'ün Eylül'ünde Denizli'ye gidip, ziyaret eder, görüşürüm' diyordum. Ağustos ayının sonlarıydı. Bediüzzaman'ın Emirdağ'a geldiğini kardeşim Hasan Çalışkan'dan duymuştum. O, bir gün önce Üstad Bediüzzaman'ı ziyarete gittiğini söylemişti. Ben de hemen ziyaret etmek istemiştim. Sabah namazından sonra otele ziyaretine gittim. Kimseyi almamalarını tembih etmişti. Emirdağ'da Üstadı ilk ziyaret eden, bizim birader Hasan olmuştu. Üstad ona, 'Emirdağ'da beni ilk ziyaret eden sensin. Burada ilk talebem sensin' demiş. Sonradan biradere, henüz yeni vefat eden babamız için de, 'Pederin çok büyük bir adammış. Ne kendisi, kendini bilmiş, ne halk onu bilmiş. Pederiniz âlem-i berzahta Hafız Ali ile beraber oldular. Onu Hafız Ali'ye eş ve arkadaş yaptım' diye buyurmuş. Bana şöyle demişti: 'Babanız sağ olsaydı, bana asıl hizmeti o ederdi.'

"İlk ziyaretine gittiğimde, odasında yalnızdı. Zannedersem, ezberinden Cevşen okuyordu. Bana baktığında, 'Efendim hoş geldiniz, safâ geldiniz.' dedim. Bana 'Senin ismin ne?' dedi. 'Benim ismim Mehmed, akşam sizi ziyaret eden Hasan'ın ağabeyiyim, Derviş Ali'nin oğluyum' dedim. 'İnşallah, Muhammed kardaşım, sizinle çok görüşeceğiz. Benim şimdi işim var, sonra görüşürüz."

 "O günden sonra, biz alâkayı kesmedik. On beş gün kadar otelde kalmıştı. 'Otel olmuyor, size bir ev bulalım' dedik. Hemen bir ev bulduk. Hasan Gücenmez'in otelinde kalıyordu. Yeme içme rahat olmuyordu. Evin ihtiyaçlarını temin edip, Üstadı eve yerleştirdik. Evi otelin karşısındaydı.

"O zamanlar biz Üstad'ın kıymetini iyice bilemiyor, derin bir hoca olarak görüyorduk.

"Üstada tuttuğumuz evde Karadenizli Yaşar isminde birisi vardı. Evin üç odası vardı. Kalaycı Yaşar bir odada kalıyordu. Üstadı tanıdıktan sonra, 'Ben sizi rahatsız etmeyeyim' diyerek başka bir eve geçti.

"Üstad Emirdağ'a Şaban ayında gelmişti. Kendilerine yemek bizim evden giderdi, Hanım pişirir, ben de götürürdüm. Otelde ve evde kaldığı zamanlarda çamaşırını biz yıkardık.

"Ramazan ayında önceleri camiye devam etti. Sonraları 'Fatiha'yı yetiştiremiyorum. İmamlar çok sür'atli okuyorlar. Ben Şafiîyim, okumam lâzım.' diyerek, teravihlerde camiye devam edemedi. Bizler bazan evde, arkasında cemaat olurduk.

"Bir gün akşamdan sonra bizim birader Hasan, 'Haydi Üstada gidelim, Hoca Efendiyi ziyaret edelim' dedi. Dışarısı karanlıktı, lâmbası yanmıyordu. Fakat içeriden sesi geliyordu. Galiba okuyordu. Ezkârını bitirdikten sonra girecektik. Dışarı çıkarak 'Niye geldiniz?' dedi. 'Ziyaretinize geldik efendim' diye cevap verdik. 'Vakit oldu mu?' deyince 'Evet, oldu' dedik. 'İyi, haydi teravihe gidelim' dedi ve beraberce teravihe gittik.  

"Aşağıya inip de yolda camiye giderken, bana hitaben,

"Bu biraderin, işâ (yatsı) ile mağrib (akşam) arasında konuşmanın yasak olduğunu bilmemiş de seni getirmiş'

demişti. Cami yakındı, Üstad'ın yürümesi hızlıydı. Kırlarda ise daha da hızlı yürürdü. Dağlara çok hızlı tırmanırdı. Bir gün kırda kendisini takip ediyorduk. Ama çok hızlı gidiyordu. Döndü, birden bire 'Hasan niye gelmiyorsun?' dedi. 'Üstadım. size yetişemiyoruz ki,' dedik.

"Biz Üstad'ın yanına gayet rahat girip çıkardık. Bana,

"Kardeşim, sen serbestsin. İstediğin zaman girip çıkarsın. Ceylân'ı bana vermekle sen büyük hizmet ettin. Onun yapmış olduğu hizmet senin hasenat defterine geçer. Senin şahsının hizmetine bir ihtiyacım yok. Yalnız sen Üstad'ını görmek istediğin zaman gelebilirsin' demişti.

"Bana daha çok dış işlerdeki hizmetler düşerdi. Meb'uslara, bakanlara mektup götürürdüm. Bazı eşyalarını bana sattırırdı. Çok eşyasını sattım. Hep de Nur talebelerine satardım. Parasını kendisine verdiğim zaman sekizde bir kâr payı verirdi. Bu parayla kendisine pirinç, bulgur gibi yiyecekler alırdık.

 "Ceylân'ı kandırın"

"Üstad Emirdağ'a l944 Ağustos sonlarında gelmişti. Bir sene sonra oğlum Ceylan'ı Üstad'ın hizmetine verdim. Biz her zaman kendilerini takip ederdik. Dışarıya çıktığı zaman hemen yanına koşar, hizmetlerini görürdük. Gelen ziyaretçilerin ekseriyeti bizim vasıtamızla Üstad'la görüşürlerdi. Arabadan inen dükkâna gelirdi. Üstada haber gönderir, kabul ederse görüştürürdük. Üstad'ın ziyaretine gelenlere çok baskı yapılıyordu. Sık sık evimizi arıyorlar, Ceylân'ı çağırıyorlardı. 'Hizmetinde bulunma!' gibilerden çocuğu sıkıştırıp, korkutmak isterlerdi. Hattâ zamanın Afyon valisi bir mektup yazarak, 'Orada Ceylân isminde bir çocuk varmış, onu elde edin, kandırın, kendi tarafınıza çekin, kendi tarafınıza çalıştırın' diyerek gizli bir mektup yazıp göndermişti. Mektup dolaşıp, Jandarma komutanının eline geçmişti. Saf birisi olan komutan beni çağırdı: 'Valinin emri var. Hoca Efendinin yanında Ceylân ne iş yapıyorsa bize haber edilecek, tamam mı?' diyerek konuşmuştu. Ben de, 'Olur' dedim. 'Ceylân, sen orada ne iş yapıyorsan gel, kumandana haber ver!' dedim. Güya iş mahremdi.

"Bu durumu Üstada söyleyince, Üstad tebessüm buyurarak, 'Ahmaklar' dedi. Hattâ bir gün altı ay öncesinden verdiği bir dilekçeyi, Ceylân'a vererek, 'Git, kumandana, Said kaymakama dilekçe verdi diye söyle' demişti.

 "Ceylân'ı bana ver"

"Evlâdım Ceylân'da mâşaallah öyle bir zekâ vardı ki, öylesine... Okulunu çok iyi okumuştu. İlk ve ortayı bitirmişti. Üniversiteye niyetim vardı. Üstad Emirdağ'a geldiği zaman, elinden tutup 'Gel buraya, bir Üstad geldi, elini öpüp duasını alalım,' dedim. Gidip selâm vererek oturduk. O esnada ya Mecmuatu'l-Ahzab'ı veya Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin bir eserini okuyordu. Bize 'İşte bakın, Abdülkadir Geylânî bizden bahsediyor' demişti. Ceylân'ı göstererek, 'Neyin oluyor bu senin?' diyerek sordu. Ben de cevaben 'Oğlum oluyor efendim' demiştim. 'Ne yapacaksın, bu çocuğu?' diye sorunca da, 'Bunun zekâsı kuvvetli, okutmak istiyorum, üniversiteye göndereceğim' diye, kalbimden geçen düşüncelerimi söylemiştim. Üstad mukabeleten şöyle buyurmuştu:

"Bak kardeşim, benim evlâdım yok. Bu oğlunu bana ver. Benden hem iman dersi alsın, hem de bana hizmet etsin, üniversiteye sonra gönderirsin."

"Olur efendim' diyerek o andan itibaren Ceylân'ı Üstad'ın hizmetine vermiştim. Ceylân'da en ufak menfi bir hareket olmadı. 'Gitmem, etmem, yapmam' demedi. O da memnuniyetle kabul ederek, Üstad'ın hizmetine girdi.

 "Üstad'ın mektuplarını Ceylân yazardı. Önceleri eliyle yazan Ceylân'a,

'Sen bu mektubu burada elle, sonra dükkânda daktilo ile yazıyorsun. Oradan buraya getirip, tashihi için bana yeniden okuyorsun. Bu çok vaktini alıyor, Sana on beş gün müsaade. On beş gün içerisinde İslâm yazısını öğreneceksin. Hemen burada yazıp, doğruca postaya atacaksın' demişti.

"Hakikaten ceylân on beş gün zarfında İslâm yazısını öğrenmiş, Üstad'ın mektuplarını vakit harcamadan postalamaya başlamıştı.

"Ceylân'ın kendi yaşındaki arkadaşları -terzi çırakları filân- vardı. Onları hep Üstad'ın yanına getirirdi. O çocuklar Ceylân'la beraber Üstad'ın hizmetini görürlerdi.

"Zamanla hizmetler çok büyüyordu. Üstad'ın kırlara yaya çıkmasına çok üzülüyor ve çok düşünüyorduk. 'Böylesi uzun yolculuğu Üstad yapıp da yorulmasın' diye konuşuyorduk. Bir at arabası temin ettik. Üzerine minder yerleştirip, düzelttik Üstad onunla bir kaç gün gezmişti. Sonra terakkî ve tekâmül olacak ya, araba çok ses çıkarıp rahatsız ediyor diye beğenmedik. Bu hadise 1945 ve 1946 yıllarında olmuştu. Daha sonra bir at bulduk. Birkaç gün de at ile gezmişti. Ata bindiği, kırlara çıkacağı zaman, etrafta bir nümayiş başlardı.

 "Hattâ yukarıdakiler o zamanlar Üstad hakkında 'Beziüzzaman at ile ayaklanmaya hazırlanıyor' gibilerinden lüzumsuz ve asılsız dedikodularla daha yukarıdakileri iğfal ediyorlardı. Biz yine, 'Belki at ürküp Üstadı düşürür, bir tarafına bir şey olur' düşüncesiyle araba almıştık. Bu işler hep teennî ile oluyordu. Önceleri tek atlı basit bir araba almıştık. Sonra at, derken bir fayton şeklinde oluyordu."

Eskişehir'de mukim Mehmet Merçioğlu bu faytonla alâkalı olarak şunları ifade ediyordu:

"Ben o arabayı yapmak için, hususî olarak ölçüler verip, Romanya'dan getirtmiştim. Hocanın talebeleri geldiği zaman vermek istememiştim. 'Siz de istiyorsanız, gidip sipariş yapın' demiştim. Sonra Nur talebeleri gidip, Üstada söylemişler. Üstad ise dua etmiş, ertesi gün gidip arabayı almalarını söylemiş. Arabayı almaya gelen talebelerine 'İşte araba orada, alın ve Hoca Efendiye götürün.' demiştim. Önceleri çok sıkı olan elim, sonradan açılmıştı."

 "Hoca dede, hoca dede"

"Emirdağ'da o zamanlar Üstad'ın faytonundan başka bir fayton yoktu. 'Fayton geliyor!' diyerek çocuklar yollara düşerdi. Üstad'ın arkasından koşarlar, karşılarlardı. 'Hoca dede, hoca dede' deyip, Üstad'ın ellerini öperlerdi. Üstad da çocukları görünce arabayı durdurup, 'Çocuklar bana dua edin' diyerek onları severdi.

"l946 senesiydi. Bir gün kırlarda gezerken Üstad Ceylân'a, 'Param olsaydı küçük bir taksi alır, medreseleri gezerdim.' demiş. Üstad'ın bu sözünü Ceylân, Hüsrev Ağabeye söylemiş. Hüsrev Ağabey de 'Bu bir emirdir, derhal taksi alınsın.' demişti. 1946'larda para topladık. Emirdağ, Konya, İnebolu gibi yerlerden alınan biner liradan toplam altı bin lira olmuştu. Tahirî Mutlu Ağabeyin de olduğu bir heyet halinde İstanbul'a gittik. Taksim'den Austin tipi siyah bir taksiyi 6800 liraya aldık. Acenteye parayı yatırdık. Araba orada olmadığı için, Bursa acentesinden alacaktık. Emirdağlı Terzi Mustafa, Tahirî Mutlu Ağabey, Ahmed isminde bir de şoför bulup, dört kişi olarak taksiyle Eskişehir'e kadar gelmiştik. Bende büyük bir endişe başlamıştı. Acaba münafıklar taksiyi görünce neler diyeceklerdi? Ben faturayı kendi üzerime yaptırmıştım. "Ticaret için aldım.' diyecektim.

 "Biz bütün bu işlerden Üstada en ufak bir haber bile vermemiştik. Kendisi de bir şey dememişti. Arabayı gece bahçeye çektik. Tahirî Mutlu Ağabeyin 'Kardeşim, artık Üstad'ın haberi olması lâzım,' sözü üzerine, kendisini Üstada gönderdik. Üstad güleryüzle karşılamamış, 'Kısmetse' diye cevap vermiş.

"Sabah erkenden, 'Ceylân'ı bana çağırın' diye haber göndermiş, iki satır da yazı yazdırmıştı:

"Bu araba derhal geldiği yere gitmeli. Aksi takdirde hem benim, hem de sizin tokat yeme ihtimali var."

"Ceylân bu haberi getirince korktuk. Tahirî Ağabeye 'Sen bilirsin' dedik. Arabayı Konya'ya, Halıcı Sabri'ye gönderdik. Onlar da az bir farkla başkasına satmışlar. Araba meselesi böylece kapanmakla kalmamıştı. Dedikoducular arabayı iyice görmedikleri halde yine de ortalığı karıştırmışlardı.

"Sorgu hakimi bana,

"Araba gelmiş Hoca Efendiye. Hangi devletten ve daha neler geldi? Söyle bakalım.' demişti.

"Ne kadar anlattık, nafile, Tabiî ki, tahkikatın neticesi boş çıktı, neticede beraat ettik.

"Üstad o gece ihtar almış, bunu kendisi Ceylân'a söylemişti. Manevî bir canipten Hazret-i Ali Efendimiz ile Abdülkadir Geylânî Hazretleri gelip 'Şimdi bu arabaya binmenin zamanı değil.' diye söylemişler.

"Binalar ahşap olduğu için, bir gün çarşıda yangın çıkmıştı. Köşedeki özel idare binası alevlenmişti. O gün Emirdağ'ın pazarıydı. Toptan şeker satıyorduk. Dükkânda çok para vardı. Gece yarısı kayınbirader kapıyı çaldı. Bizi korkutmamak için, 'Çarşıda yangın var, çarşıya gidelim' dedi. Pencereyi açıp baktım ki, gökyüzü alevlerle dolmuştu. Dumanlar ve alevler her tarafı kaplamıştı. Hemen elbiselerimi giydim. Aceleyle yeleğimi giymeyi unutmuştum. Cebimde çekmecenin anahtarı vardı. Sonra Ceylân'ı gönderip getirttim. Ardından Ceylân'ı Üstada gönderdik. Çarşıda yangın var, bizim dükkân yanmasın, dua etsin, diye Ceylân heyecanından, 'Efendim, yanıyoruz' demiş. Üstad Hazretleri kalkmış, dua etmiş, 'Yâ Rabbî kurtar' demiş, Sonraları Üstad Ceylân'a takılırdı: 'Senin kalbinde hâlâ dünya tamahı var' diye. Yangın hadisesini çok şükür risalelerde anlatıldığı gibi, ucuz atlatmıştık.

 İmha plânı

"Kaymakam Üstada çok eziyet ederdi. Dr. Tahir Barçın'ın kaymakamla araları iyiydi. Üstad için, 'Elimizde imha plânı var' demiş.

"Camiye, 'Üstad üşümesin' diye mangal koyardık. Kaymakam yangın çıkar diye mangalı koydurtmadı. Mangalı götürmekten men ederdi. Maksat halkla görüşmesin, mangal ise bahaneydi.

(...)

"Bizler devamlı tarassut altındaydık. Sık sık zabıta gelir, ifadelerimizi alırdı. l965 yılında Eskişehir'e yerleştik. Son seneler bile yine polisin takibinden kurtulamamıştık.

"Abdülvahid Tabakçı'nın oteline iki sivil polis gelip sormuşlar: 'Bu Mehmed Çalışkan Eskişehir'e niye ve ne maksatla geldi?' O da şöyle cevap vermiş: 'Tanımıyorum ben onu. Bizim ikimizin de elimiz boş olsa, paramız da olsa, Risale-i Nurları bastırıp, dünyaya dağıtacağız. Adamcağız Eskişehir'de oturmaya, geçimini sağlamaya gelmiş. Niye gelecek ki?"

"Bizim suç dosyasına 'Muannit Nurcu' diye yazmışlar. Daha yakınlara kadar dükkânı takip ederlerdi.

"Üstad'ın küçük bir sobası vardı. Bir gün baktım, soba gürül gürül yanıyor, hava gelsin diye pencereyi de açmıştı. Böyle çok yapardı.

 "Ne yapayım da içeri gireyim?"

"Afyon mahkemesinden sonra Zübeyir Gündüzalp Üstad'ın hizmetine girmişti. Mahkeme esnasında Zübeyr, Ceylân'a sormuştu; 'Ben böyle dışarıda, sizlerden ayrı sıkılıyorum. Nasıl yapayım da ben de içeri gireyim?' Ceylân, 'Sert bir müdafaa yap' demişti. O zamanlar Zübeyir gayr-ı mevkuf muhakeme altındaydı. Neticede o da içeriye alındı.

"1948 Afyon mahkemesi müdafaasında bulunan Üstad'ın avukatı Ahmed Hikmet Gönen, Zübeyir Gündüzalp'ten ve müdafaasından hararetle bahsederdi. Hakikaten Zübeyir'in müdafaası çok kahramancaydı.

"Üstad'ın yemeklerini bizim hanım yapardı. Afyon hapsine kadar, dört sene bizim evden giderdi. Hapisten sonra talebeleri yapmıştı. Üstad umumiyetle mevsim yiyeceklerini tercih ederdi. Bazı mevsimler patlıcan, karnıyarık, dolma, bamya, tatlı gibi, bizim evde pişen normal yemekleri yerdi. Bana tembih ederdi:

"Hemşirem yemek yaparken yanında sen bulun. Dükkânâ getir. Dükandan ben alırım."

"Ben de evde yapılan yemeği bir sepete koyup, dükkâna getirirdim. Zehirleme olmasın diye, yemeğin bizim evde yapıldığını bildirmemeye çalışıyor ve titizlik gösteriyordu. Kendisi kızartma yemezdi. Az yerdi.

"Çorba gibi diş getirmeyecek yemekleri tercih ederdi. Yemek tabağı dükkâna geldiği zaman içerisinden bir yirmi beş kuruş çıkardı. Önceleri verdiği paraları hep biriktirirdim. Sonralara talebelere vere vere dağıldı, gitti.

"Günde bir defa yemek götürürdük. Ceylân veya Zübeyir dükkândan alıp götürürdü.

 "Çamaşırları mis gibi kokardı"

"Üstada başkaları da yemek götürürlerse, kabul etmiyor; 'Kusura bakmayın, Ceylân'ın validesinin yemeği, benim validemin yemeği gibi geliyor bana. Sizinkileri yiyemiyorum' derdi. Mutlaka her yemeğin mukabilinde para verirdi. Hanım yemek yaparken çok kolaylık bulurdu. Biz de  kendi iaşemizde bir bereket bulurduk. Hanım, Üstad'ın çok hizmetinde bulunmuştu. Çamaşırlarını hep yıkardı. Sonraları talebeler yıkardı. Temizliğe çok dikkat ederdi. Yıkamak için gelen çamaşırların kirli olduğu hiç belli olmazdı. Bütün çamaşırları mis gibi kokardı. Çamaşırın yıkanması için şöyle diyordu.

"Yıkama işi bittikten sonra su döksünler. Su döküldükten sonra, ellerini değdirmesinler."

Mehmed Çalışkan'a Üstad'ın duası:

"Yâ Erhamerrahimîn! İsm-i âzam hürmetine, bu evradları okuyan Mehmed Çalışkan'ın cennetü'l firdevse saadet-i ebediyeye mazhar ve hizmet-i Nuriyede muvaffak eyle. Âmin, âmin, âmin.."

Öldümoğlu

"Emirdağ'da o zamanlar Öldümoğlu adında sarhoş bir adam vardı. Bir memur, kağıda yazmış: 'Said'in talebesi buradan Said'e rakı aldı.' Rakıcı dükkânında Öldümoğlu'na bu kağıdı imzalamasını söylemiş. Öldümoğlu ise şiddetle, 'Ben bu yalana imza atmam, tövbeler olsun' diye reddetmiş. Bunu yapan memur aynı gece beraber rakı içtiği arkadaşlarıyla gezerken aralarında kavga çıkmış. O müfteri adama orada dayak atmışlar ve tabancasını almışlar.

"Üstad kırlara çıktığı zamanlarda arabada Ceylân ve arkadaşları bulunurdu. Çok kere yalnız giderdi. Üstad daima kalabalıktan çekinirdi.

Ali Ekber Şah'ın ziyareti

"l950'lerde Pakistan'dan gelen Maarif Nâzır Vekili Ali Ekber Şah Emirdağ'a Üstadı ziyarete gelmişti. Beraberlerinde tercüman olarak da Salih Özcan bulunuyordu. Ziyaret sırasında Üstad 'Ben çoktan beri Arapça konuşmadım. Siz tercüme edin,' diye Salih Özcan'ın tercüme etmesini istemişti. Salih Özcan bir müddet tercüme etti. Sohbetler derinleşince işin içinden çıkılmaz oldu. Hemen Arapça olarak konuşmaya başlayan Üstad bir saat kadar Ali Ekber Şaha ders verdi.

"Ali Ekber Şah Konya'ya Mevlânâ'yı ziyarete gidecekti. Bir defa daha Üstadı ziyaret edip görüşmek istiyordu. Sonra Üstad kendilerini yolcu etmek için gelmişti. Ali Ekber Şahı yolcu edince, Zübeyir geldi. Islahiye'ye tayini çıkmıştı. Üstadı son bir defa daha görmeye geliyordu. Üstad Zübeyir'e,

'Bazan lisan-ı halinle hizmet yaparsın. Hareket ve halinle hizmet yap. Hem gittiğin yerde âzamî dikkat, âzamî ihlâs, sebat, âzamî tesanüt ile hizmet edersin.' demişti.

"Bayram Yüksel başka bir sebeple hapishaneye girmişti. Hapishanede Ceylân, Bayram'la ilgilenmişti. Tabiî, ikisi de o zamanlar çocuktu. Bayram hapishaneden çıktıktan sonra, Üstad onu takip etti. Hattâ köyüne kadar gitti. İtiraz edecek olan Bayram'a Zübeyir, 'Herkes Üstad'ın ayağına giderken, Üstad senin köyüne geldi. Daha fazla itiraz etme de gel' diyerek Bayram'ı Üstad'ın yanına getirmişti.

 Ceylân âhiretliktir

"Üstadımız sık sık 'Ceylân'ı dünyaya vermeyeceğim. O dünyalık değil, ahiretliktir' diye söylerdi. Ceylân l962 yılında evlendi ve l963'de de trafik kazasında vefat etti. Ceylân'ın hanımı Tâlia, vefatından on-onbeş gün önce onu rüyasında bir kalabalık içerisinden çağırdıklarını görmüş, o da çıkıp gitmiş. Sonradan Ceylân Küçükçekmece taraflarında bir trafik kazasında, minibüste yolcu olarak vefat etti.

"Üstad'ın zehirlenmesi

"Bir gün bizim biraderin merdivenini alan bir bekçi, Üstad'ın penceresine dayayarak, sürahisinin içine zehir atıp, su-i kaste teşebbüs etmiş. Bu hadise Pakistan'ın kurtuluş gününe tesadüf etmişti. Üstad o gece çok ateşlendi. Hararetle beraber ishali de vardı. Sabaha kadar çok ızdırap çekip, çok şiddetli hastalandı. Bizler çok korkmuştuk.

Tırnak kesme hadisesi

"İki hoca aralarında tartışmışlardı. Birisi tırnağın gömülmesini, diğeri ise yakılmasını söylemişti. Münakaşa neticesinde durumu gelip Üstada söylemeye karar vermişlerdi. Onlar geldikleri zaman Üstad da tırnaklarını kesiyormuş. Kestiği tırnağın bir kısmını gömmüş, bir kısmını da sobanın içine atmış. Böylece her ikisinin de müdafaa ettiği meseleye fiilen cevap vermiş oluyordu.

"Üstadımız Zübeyir'e kendi te'lifi olan 'On Beşinci Mektub'u, on-on beş defa okuyup, ezberlemek istediğini, fakat ezberleyemediğini söylemişti. Zübeyir'e, 'Sen kaç defa okudun?' dediği zaman, Zübeyir 'İki-üç defa' diye cevap vermişti.

"O günlerde Emirdağ'da şu zatlar Üstad'ın yanına gidip gelirlerdi: Nalbant Ahmet Urfalı, Sıhhiyeci Hayri, Mustafa Acet, Berber Mustafa Çakın gibi zatlar.

"Yine bir gün, Ceylân Üstada küfreden Martuşun Oğlu Muzaffer Başaran'ın ağzına tabancayı sıkmış. Adamın dişleri düşmüş, fakat ölmemişti. Adam ölmediği gibi, kat'iyyen kendisine kurşunları kimin sıktığını hatırlayıp söyleyememişti. Ben heyecan ve telâşla gidip, durumu Üstada söylemiştim. Üstad eliyle işaret ederek, 'Biz bu meseleyi kapattık' demişti.

"Tek partinin istibdadı zamanında şapka giymek bir nevi mecburiyetti. Ben de giyerdim. Bir gün kırda Üstad'ın hizmetinde iken fötrümü taşlar arasına gizlemiş, takkemi giymiştim. Üstad'la sohbet ediyorduk. O sırada posta dağıtıcısı Ahmet Efendi oradan geçti. Bu zat şapka giymezdi. Üstad onu gösterdi ve şöyle buyurdu: 'Bu zat şapka giymediği için ona dua ediyorum." Ben de bu dersi Ahmed Efendiye değil, Mehmed'e (kendime) söyledim. Başımdan şapkayı çıkartıp, taşların arasına fırlatıp attım. Ondan sonra bir daha giymedim.

 "Yakında büyük bir Tarihçe-i Hayat yazılacak"

"Üstad neşredilen Tarihçe-i Hayat'tan sonra 'İnşaallah yakında büyük Tarihçe-i Hayat yazılacak' demişti.

Yine bir defasında

'Siz kimin talebesi olduğunuzu, kime hizmet ettiğinizi, nasıl bir şahısla konuştuğunuzu bilmiyorsunuz. Ayrıca yakında bu Risale-i Nur mekteplerde okunacak.'

cümlesini tekrar tekrar söylemişti.

"Bir gün Ahmed Feyzi Kul ziyaret için gelmişti. Üstad Ahmet Feyzi'ye, 'Çabuk bir vasıta bul ve git' demişti. Akşamleyin bir sohbet yapmak için bırakmadım. O gece münevver bir cemaatle güzel bir sohbet oldu. O gece geç saatlere kadar sohbet devam etmişti. Sabahleyin Üstad Ahmed Feyzi'yi çağırttı. Halbuki Üstad'ın onun kaldığından haberi yoktu. Ahmet Feyzi çok korktu, beraberce Üstad'ın yanına gittik. Üstad, 'Sen akşam ne konuştuysan ben aynen kabul ediyorum' diyerek iltifat etti.

"Afyon hapishanesinde bayramdan sonra bizlere üzücü mektuplar gelmişti. Hanım, küçük kızla ziyaretime gelmişti. Acıklı manzaralar olmuştu. O gün Üstad,

'On tane huriden karım olsa, yüz tane çocuk olsa, hizmet-i imaniyeye zarar gelmemek için hepsini terk ederim.'

diye ders vermişti.

 "Üstad'ın Emirdağ'da geçirdiği son günlerdi. Isparta'ya doğru yola çıkmak için hazırlık içindeydiler. 'Benim gidişime hiç merak etmeyin!' deyince bende müthiş bir hüzün başlamıştı. Meğer bu ayrılık son ayrılıkmış! İçim hüzünlendi, gözlerim nemlendi. Ayrılırken bu şekilde 'Merak etmeyin' demezdi. Sanki bir daha dönmeyecekmiş gibi bir hali vardı. Ayrıldıktan sonra arkadaşlarıma sıkıntımı açtım.

"Birkaç gün sonra Zübeyir'den bir telgraf aldım. Telgraf Urfa'dan çekilmişti. Daha da şaştım. Zübeyir şunu yazmıştı tele:

'Salimen Urfa'ya vardık. Binler selâm.'

"Üstad iyileşmiş, Urfa'ya gezmeye gitmiş, diye sevinmiştik. Ertesi gün bir tel daha almıştık.

'Urfa valisi bizi burada durdurmuyor. Acele Başbakana müracaat edin. Burada kalmamız için emir versin.'

Bu haber üzerine hemen sağa sola telefon ettik. Arkasından bir üçüncü telgraf daha gelmişti. Bu tel ise son ve acı haberi bildiren bir telgraftı. Kara ve acı tel dünyayı, gökleri simsiyah etmişti. Günlerce Türkiye'ye gökten çamur yağmıştı.

'Üstad vefat etti. Namazı cemaatle kılınacaktır!'

"Gözler ağladı, gönüller ağladı. Ulu Sultan uçmuştu."

 (Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...)
 

Makale Yazarı: 
Son Şahitler