MEHMET ÖZPOLAT

 1922'de Gaziantep'in Kilis ilçesinde doğdu. 1941'de Hava Astsubay okulunu bitirdi. Yurdun çeşitli yerlerinde Astsubay olarak görev yaptı. 1970'de emekli oldu.

"Eskişehir'de görev yapmaktayım. Burada samimi dostum Saatçı Şükrü Efendi ile muhabbetimiz vardı. 1943-1944 yıllarında saatçı Şükrü Efendinin dükkânından 15-20 bin liralık saat çalınmıştı. Biz o dükkânda bu vakayı konuşurken dükkâna tanımadığım birisi selâm verip girdi. Hırsızlık olayını duymuş; bize, 'Emirdağ'da bir hoca var, sizin saatleri çalan hırsızı bulur.' dedi. Bu olaydan sonra biz Saatçı Şükrü Yürüten ile beraber Emirdağ'a gitmeye karar verdik. Ertesi gün Emirdağ'a hareket ettik. Emirdağ'da Üstadı ziyaret etmek için Mehmet Çalışkan Ağabeyi bulduk. 'Burada bir hoca varmış, (Şükrü Yürüten'i işaretle) bu kardeşimizin saatleri çalındı, bu hoca çalanı bilirmiş, bizi bu hocaya götürür müsün?' dedik. Cevaben bize, 'Ben hocaya gidip bir sorayım, size cevap getireyim' dedi. Biraz sonra geldi. Mehmet Çalışkan Ağabey bize hitaben; 'Üstad sizi kabul etmiyor. "Risale-i Nur okusunlar, sonra yanıma gelsinler." diyor' dedi.

"Biz de Eskişehir'e geri döndük. Eskişehir'e varır varmaz Risale-i Nuru aramaya başladık. Odun Pazarında Tenekeci Osman'da Risale-i Nur olduğunu öğrendik. Ve sonunda bulduk. Bize beklememizi söyledi. Evine gidip Risale-i Nur Külliyatı'ndan İslâm yazılı Gençlik Rehberini getirdi. Biz o gece Saatçı Şükrü Yürüten'in evinde namaz kılan bir albay, yarbay, yüzbaşı ve Hastane Baştabibi beraber toplandık. Gençlik Rehberi'ni geç saatlere kadar okuduk ve bu eserin çok muazzam ve kıymetli bir eser olduğuna karar verdik. Bir hafta sonra Eskişehir As. Şube Bşk. Turhan Fevzioğlu'nun kardeşi Albay Reşad Fevzioğlu, Binbaşı Hayri Bey, Yzb. Ekrem Hanyalı, Astsubay Ahmet Yayla, Ahmet Özyazar, Saatçi Şükrü toplanıp Pazar günü sabah namazını müteakip Emirdağ'a hareket ettik. Emirdağ'a varır varmaz Ceylan Çalışkan Ağabey ile haber gönderdik ve Üstad bizi hemen kabul etti. Üstad bize şu dersi verdi:

"Ben softa bir hoca değilim. Bakımcı da değilim. Siz asker olduğunuz için orduda daha kıymetli bir yeriniz var. İman hizmetinizde daima çalışın.'

"Daha sonra namaz vaktinin geldiğini söyledi. Biz de müsaade istedik, ayrıldık. O gün Eskişehir'e geri döndük.

 "İkinci ziyaretim"

"O günlerde Samsun'da çıkarılan mahalli Büyük Cihad gazetesi, 'Nurculuk yapıyor' diye kapatılmıştı. Gazetenin sahibi Saatçı Şükrü'nün dükkânına geldi. Kısa bir görüşmeden sonra, 'Beni Üstada götürür müsünüz?' dedi. Benim durumum müsait olduğu için teklifini kabul edip beraberce Emirdağ'a gittik.

"Otobüsten iner inmez kimse ile konuşmadan yanımıza kardeşlerden birisi geldi ve bize hitaben, 'Üstad sizi bekliyor' dedi. Biraz şaşırarak o kardeşin peşi sıra Üstad'ın kaldığı eve gittik.

"Üstad karyolada bağdaş kurmuş oturuyordu. Kardeşlerle sohbet ediyordu. Bizi görünce, 'Hoş geldiniz kardeşler, oturun' dedi. O anda kardeşlerle olan sohbet devam etti. Bu sohbet namaz hususunda idi ve 15-20 dakika devam etti. Daha sonra Büyük Cihad gazetesi sahibine dönerek;

"Kardeşim sizin gazetenizin kapandığına üzüldüm. Merak etmeyin, ileride gazeteniz açılır, yayına başlarsınız. Ben, bana yaptıkları eziyetlere hakkımı helal  ettim. Siz de ediniz.'

dedi. Bu sohbet kısa bir süre devam etti ve ayrıldık.

 "Üçüncü ziyaretim"

"Üstad'ın Emirdağ'da mahkemesi vardı. Biz de mahkemeye katılmak için yola çıktık. Bu mahkemenin açılması da şöyle olmuş: Emirdağ savcısı Jandarma Başçavuş'a emir vermiş 'Bediüzzaman'ın başında şapka yoksa tevkif et. Bana getir.' Jandarma Başçavuş'da Üstadı takip etmiş. Üstad Hazretleri Emirdağ'da kalırken Emir Dağı eteklerinde kırlarda faytonla gezmeye çıkar, bazen yaya, bazen birkaç gün kırlarda ve dağda kalır; bazen de faytonu bekleterek birkaç saat içinde geri dönerdi. Bu gezintilerin birinde Jandarma Başçavuş Üstadı takip edip kırlarda yanına yaklaşıyor, Üstad onunla sohbet ediyor. Başçavuş Savcıya gidip 'Bediüzzaman'ın başı açıktı, bir şey yoktu' diye savcıya beyanda bulunmuş. Savcı buna rağmen Üstad Hazretlerini mahkemeye vermiş ve Jandarma Başçavuşu'da şahit olarak yazmış. Biz de bu mahkemeye katılmak için Eskişehir'de Albay Reşad Fevzioğlu, Bnb. Hayri Bey, Yzb. Ekrem Hanyalı, astsubaylardan Ahmet Yayla ve Nihat otobüsle gittiler. Biz de benim iki kapılı Wolswagen marka arabamla Eskişehir'de çıkan Yeşil Nur gazetesi sahibi Nuri Akyar, Av. Abdurrahman Şeref Laç, ismini hatırlamadığım genç ve bir hafız ile Emirdağ'a hareket ettik. Cuma namazını Hamidiye nahiyesinde kıldık, tesbihat yapmadan yola devam ettik.

 

"Biz Emirdağ'da doğru Üstad Hazretlerinin evine gittik. Üstad bizi merdiven başında beyaz elbiseler içinde ayakta bekliyordu. Bizi görünce,

'Kazanız geçmiş olsun, Risale-i Nur'un başına büyük bir felaket gelecekti, siz önlediniz.' 

dedi. Biz buraya gelirken yolda bir kaza atlatmış ve sağ-salim kurtulmuştuk.

 

"Daha sonra devam ederek, 'Bugün bu mahkeme bitecek. Bitmezse kıyamet kopacak' diyerek odasına girdi. Biz de eve girmeden mahkemeye katılmak üzere Adliye binasına gittik.

"Eskişehir'den gelen subay, astsubay arkadaşların hepsi resmi kıyafetli idik. Adliye önünde mahkeme saati geldiğinde mahkemeye katıldık. Hakim, 'Esas şahit yok, onu bulun gelin, mahkemeye devam edelim.' dedi. Biz de dışarı çıkıp Jandarma Başçavuşu sorduk. Orada taksi olarak çalışan bir Jeep şoförü, 'Ben nerede olduğunu biliyorum' dedi. Ahmet Yayla ile Jeepe binip Jandarma Başçavuşunu aramaya  gittik. Giderken o bozuk yollarda çok süratle yol alıyorduk. Ben, sanki araba uçuyor sanıyordum ki, bir ara küçük bir çayın üzerinden geçtik, tekerleklerin yere değmediğini gördüm. Bir kasabaya geldik. Karakola gittik. Jandarma Başçavuşunu karakol bahçesinde ceketini çıkarmış oturuyor bulduk. Sanki hiç mahkemesi yokmuş gibi duruyordu. Haberinin olduğunu ve kasıtlı olarak o nahiyede bulunmakta olduğunu öğrendik. Biz Jandarma Başçavuşa mahkemeden hiç bahsetmeden, "Kardeşim, sen neredesin, biz seni arıyoruz?' dedik. Başçavuş da telaşla 'Geliyorum' diyerek acele ceketini giyip arabaya bindi. Emirdağ'a hareket ettik, Adliye binasının önüne gelince Jandarma Başçavuşun aklı başına geldi. 'Kardeşim, siz beni nereye getirdiniz? Ben de zannetim ki, siz havacı astsubayları görünce uçak düştü, beni onun için götürüyorsunuz sandım' dedi.

 "Mahkemeye girdik. Sonuçta, mahkeme, beraat kararı ile neticelendi. Biz tekrar Üstad Hazretlerinin evine gittik. Üstad Hazretleri bizi yine merdiven başında beyaz elbiseleri ile karşıladı. Bize hitaben 'Kazanız mübarek olsun. Bütün Nurcu kardeşlerimi ve sizi sabah dualarıma dahil ettim' dedi. Sonra ayrıldık. Eskişehir'e döndük.

 "Dördüncü ziyaretim"

Emirdağ'da Saatçı Şükrü, Saatçı Muhiddin, Üstad Hazretlerini ziyarete gittik. Doğru evine gittik. Kapıyı Ceylan Çalışkan Ağabey açtı, içeri aldı. Doğru Üstad Hazretlerinin odasına girdik, selamlaştık. Üstad Hazretleri karyolanın üzerinde düzüstü oturmuş, ağabeylere ders veriyordu. Bize 'Geçin oturun' dedi. O gün seçim günüydü. Bizden sonra, oy kullanmış kardeşler yanımıza geldiler Üstad Hazretleri onlara sordu.

"Keçeliler oyunuzu nereye kullandınız?" Onlar hiç ses çıkarmadılar. "İslâmı ihya edecek insanlara verseydiniz iyi olurdu.' dedi. Ben Üstad Hazretlerini hitaben, 'Talebe nümayişleri çıktı, Menderes'in işi zorlaştı' dedim. Üstad cellalendi, iki dizi üstünde doğruldu:

 

"Kardeşlerim, kardeşlerim Menderes kim oluyor ki? Ben istesem onu şimdi aşağı indiririm. Ben onun imanla İslâmla yola gelmesini bekliyorum. O masonların çemberine düşmüş, etrafına masonlar sarmış, o masonlar onun başını yiyecek.'

"Üstad Hazretleri dersinde müsbet-menfi siyaset adamlarını bize izahatla bildirdi.

 "Beşinci ziyaretim"

"1953 senesinde Gaziantep'e izne gittiğimde Suriye sınırında Yazıbağ isminde köye gittik. Orada 13-14 yaşlarında bir çocuk, at üstünde yanımıza geldi, çocuğun elindeki çubuktan yapılmış kamçıya gözüm takıldı, çok hoşuma gitmişti. Benim bu halim çocuğun babasının dikkatini çekmiş, oğluna hitaben 'Oğlum kamçıyı misafirimize ver hediyemiz olsun ona' dedi. Ben de teşekkür ederek kamçıyı aldım.

"İzin bitiminde Eskişehir'e döndüm, daha sonra sivil olarak Saatçı Şükrü ile beraber Emirdağ'a Hazret-i Üstadı ziyarete gittik. Ben o kamçıyı Üstad Hazretlerine hediye ettim. 'Kardeşim, bu kamçının karşılığını verecek benim hiç bir şeyim yok, dön arkanı' dedi. Arkama kamçıyla üç defa vurdu. O günden sonra sırt ağrısı nedir bilmiyorum. Aynı zamanda o zamandan beri  sırt üstü yatamadım.

 "Bu sohbetin sonunda Üstad Hazretleri, 'Kalkın, Eskişehir'e gideceğiz' dedi. Ceylan'a 'Arabayı hazırla' dedi. Arabanın arkasına Üstad Hazretlerini yatırdık. Arabanın ön tarafına Saatçı Şükrü, ben, Ceylan da şoför olarak bindik. Yola çıktık.

"Emirdağ'dan Eskişehir istikametine doğru hareket ettik. Emirdağ'ın çıkışında Üstad Hazretleri, 'Kardeşlerim, ben ölürsem beni Emir Dağında bulunan Emir Hazretlerinin yanına defnedin' dedi. Eskişehir'e yaklaştığımızda, 'Beni Eskişehir'e defnedin' dedi. Daha sonra, 'Yok kardeşlerim, yok kardeşlerim, benim dirimden çok ölümden korkacaklar. Benim mezarım belli  olmayacak' dedi.

"Eskişehir'e geldik ve Üstad  Hazretlerini Yıldız Oteline yerleştirdik. Ertesi gün otelde Üstad Hazretlerini birçok havacı subay ve astsubay arkadaşlar ile ziyaret ettik. Ziyaret esnasında Üstadımız ders verdi.

 "Altıncı ziyaretim"

"1952 senesinin Ramazan ayının 27. günü Üstad Hazretlerini Emirdağ'da ziyarete gittik. Üstad Hazretleri bizi kabul etti ve yanına girdik. Üstadı gördüğümde rengi bem beyazdı, mübarek gözlerinden yaşlar akıyordu. Mübarek dilini çıkardı, dili beyazlaşmıştı.

"Kardeşlerim, kardeşlerim, masonlar beni bu gece zehirlediler. Ben bu gece sahur yemeğimi, soğuması için penceremin kenarına bırakmıştım. Masonlar bekçiyi öğretmişler. Bekçi tahta merdivenle penceremin kenarına kadar çıkıp arsenik zehirini yemeğime koymuş. Ben de yedim, çok hasta oldum, Çevşeni okudum. Allah'a yüz bin defa şükür, kurtuldum.'

dedi. Biz de Üstad Hazretleri hasta olduğu için müsaade alıp ayrıldık.

 *  *  *

 Üstad Hazretlerini Eskişehir'de Yıldız Otelinden gizlice Saatçı Şükrü ile beraber alıp onu Saatçi Şükrü'nün evine yerleştirdik. Kimsenin haberi yoktu.

"Dükkâna geldik, bir polis gelip Saatçı Şükrü Efendiyle 'Sen Bediüzzaman'ı evine götürmüşsün' dedi. Biz hayretler içersinde kaldık. Halbuki bunu ikimizden başka kimse bilmediği halde, bunun polisler tarafından bilinmesi tek ihtimal kalıyordu, aramızda bir muhbir vardı. O muhbiri polislerin yardımı ile bulduk. Geldik Üstad Hazretlerine durumu anlattık, Üstad Hazretleri 'Ben biliyorum, siz karışmayın' dedi. O arkadaş müthiş bir şefkat tokadı yedi, hanımı onu beğenmeyip boşadı. Sırtında büyük bir ur çıktı. Hastaneye yattı, çok ıstırap çekti. Hastanede yatarken bir gün rüyasında Üstad Hazretleri yanına gelip yumruğu ile sırtındaki ura vurup yarayı patlatmış, ondan sonra iki gün daha yattı, sıhhatli olarak taburcu oldu. Bu tokatlardan sonra kendini Risale-i Nur'a vakfetti ve büyük hizmetler yaptı. İnşaallah geçmiş günahlarına kefaret olur.

 "Yedinci ziyaretim"

"Eskişehir Muttalip köyünde Hacı Hilmi Efendi (Üstad'ın talebesi) talebere Kur'ân okuturdu. Bir Cuma günü, hatim cemiyeti vardı. Yarbay rütbesinde Hava Hastanesinde görevli bir doktora Muttalip köyüne, cemiyete gitmeye davet ettim. Doktor cemiyete gelmemek için, 'Şeyhler ne tarih bilir, ne coğrafya bilir. Kış günü karpuz çıkarırlarmış.' dedi. Yine de beraber hatim cemiyetine gittik. Caminin dış kapısında Hacı Hilmi Efendi bizi karşıladı, yarbayla tanışmadığı halde 'Yarbayım size bir tarih dersi vereyim' diyerek Osmanlı İmparatorluğunu Ertuğrul Gaziden alarak Kurtuluş Savaşlarına kadar ve diğer mevzulara da temas ederek cami kapısında ayakta bir saat anlattı. Daha sonra yarbaya dönüp 'Hani oğlum, şeyhler tarih dersi bilmezdi?' dedi.

"Namazdan sonra caminin yukarısındaki Hoca Efendinin odasına çıktık. Bize üç kişilik pilav geldi, yedik orada Hacı Hilmi Efendinin hücresi vardı. Hoca Efendi hücreye geçerek elinde bir karpuz ile yanımıza geldi. Yarbaya dönerek, 'Alın oğlum, bu da kış meyvesi yiyin' dedi. Ben de karpuzu dörde böldüm, birini Hacı Hilmi Efendinin hücresine bıraktım, diğerini biz yedik. Eskişehir'e dönüşte Diyarbakır'a tayin olduğumu öğrendim. İstifa dilekçesini yazdım, tabur komutanına verdim. Tabur komutanı beni çok severdi. 'Oğlum sana 15 gün izin, düşün, gitmek istersen dilekçeni muameleye koymam, eğer gitmemek istersen dilekçeni muameleye koyarım' dedi.

 "Bundan sonra Tenekeci Osman ile beraber Eskişehir'e Üstadı ziyaretine gittik. Üstad bize ders verirken bir ara Osman Efendi, Üstad Hazretlerine 'Kardeşimizin tayini Diyarbakır'a çıktı, fakat gitmek istemiyor, istifa etmek istiyor' dedi. Üstad Hazretleri birden celallendi ve iki dizi üstünde kalkarak;

'Biz havacı kardeşlerimizi daha çok görmek istiyoruz. Sen istifa veriyorsun, doğru  Diyarbakır'a, görevinin başına gideceksin. Sen Diyarbakır'da daha çok hizmet edeceksin. Daha iyi arkadaşlarla tanışacaksın. Diyarbakır'da Mehmet Kayalar'a da benden selâm söyle, doğru vazife başına.' dedi.

dedi. Helalleştik, ayrıldık. Bu görüşme Eskişehir ve Emirdağ görüşmelerinin sonuncusu idi.

"Ben bu görüşmeden sonra dilekçemi geri aldım ve 1953 senesinde Diyarbakır'a gittim. Mehmet Kayalar Ağabeyi buldum, tanıştım. Üstad Hazretlerinin selâmlarını söyledim. Kayalar Ağabey, Dağkapı'daki evinde yatsı namazından sonra dersler olduğunu, iştirak etmemi söyledi. Biz de her gece, yatsı namazından sonra astsubay ve sivillerle beraber Kayalar Ağabeyin derslerini takip ettik.

 "Mehmet Kayalar Ağabey bir gün bana dönerek 'Barla'ya gideceksin, Üstadı göreceksin' dedi. Ben de izin aldım. Bana bir mektup verdi, 'Bu mektubu doğru Üstada teslim et' dedi. Yola çıktım. Önce Isparta'ya geldim. Ağabeyleri buldum. Tahiri Ağabey, beni Eğridir dolmuşlarına kadar götürüp bindirdi. Akşam üzeri Barla'ya vardık. Üstad'ın evini sordum. Gösterdiler, evine gittim, merdivenin başında beni Zübeyir Ağabey karşıladı. Ben niçin ve nereden geldiğimi anlattım. Zübeyir Ağabeye mektubu verdim. O sırada yatsı namazı olmuştu. Abdestleri tazeledik, Üstad imam, Zübeyir Ağabey müezzin, ben cemaat olarak namazı kılmaya başladık. Namaz esnasında Üstad Hazretleri, yirmi yaşında bir genç gibi tekbir alıyor ve secdeye gittiğinde binanın sallandığını hissediyordum. Bu hadiseden sonra namaz tesbihatı yapıldı. Üstad Hazretleri hiç konuşmadan odasına çekildi. Biz de Zübeyir Ağabey ile beraber onun odasına geçtik. Zübeyir Ağabey bana, sabah namazına kadar İslâm yazısı ile Tesbihatı yazdı, teslim etti. Sabah namazını tekrar Üstad Hazretlerinin arkasında kıldık, tesbihattan sonra Üstad Hazretleri:

"Kardeşim Mehmet Kayalar benim vekilim, maşaallah, barekallah, sizin gayretlerinizden memnunum ve sizin hepinizi dualarıma dahil ettim' dedi.

"Bu görüşme esnasında Üstad Hazretleri bana bakıyordu, fakat manen başka âlemlerde yaşıyordu. Çünkü suallerime gecikmeli olarak cevap veriyordu. Bunun izahını yapamıyorum, ancak o hâli gören anlayabilir. Ben onun bu hâlini, benimle konuştuğunu, fakat kendisinin mânevi olarak kafasının başka şeylerle meşgul olduğunu yüz simasından gözlerinden anlayabilmiştim. Üstad bana dönerek, 'Hüsrev'le görüştün mü?' dedi. 'Evet, yarım saat kadar görüştük' dedim. Hüsrev Ağabeyin teksir makinesi alacağını ve bütün beldelere Nurları çoğaltarak göndereceğini söyledim. Üstad Hazretleri çok sevindi 'Bârekallah fütuhata eriyoruz' dedi. 'Mehmet Kayalar ve kardeşlere selâm söyle, bütün kardeşlerimi dualarıma dahil ettim' dedi ve yanından ayrıldım.

"Üstad Hazretlerinin odasında bir ince yer yatağı, ince bir yorgan, bir cep saati, ibrik, çay takımı vardı. Başkaca göze çarpan dünyalık bir şey görmedim.

"Beni Zübeyir Ağabey, Karayollarının cipine bindirdi, Eğirdir'e döndüm. Oradan Isparta, Diyarbakır'a geldim. Bu son görüşmem oldu."

(Son Şahitler adlı eserin, dördüncü cildinden derlenmiştir...)
 

Makale Yazarı: 
Son Şahitler