MEHMET KAYIHAN

 Afyon Hapishanesinde müdürlük yaptı. Bediüzzaman'ı l947'de bu görevi esnasında tanıdı.

 "Yakında Bediüzzaman'ı getireceğiz"

Afyon Hapishanesi Müdürü Mehmet Kayıhan, Bediüzzaman Said Nursî'nin hapishaneye getirilişini şöyle anlatıyor:

"Ben eskiden Uşak'ta Savcılık Başkâtibi idim. Daha sonra müracaat ederek, Çorum Cezaevi Müdürlüğüne tayinimi çıkarttım. Sonra Balıkesir ve l947 senesinde de Afyon'a tayin edildim. Bu yıllarda Emirdağ'da oturan Bediüzzaman Sait Nursî isminde bir zat vardı. Bedüzzaman'ın din propagandası yaptığı hükûmetçe tesbit edildiği için, polis memuru Uşak'lı Sabri Banazlı'yı ve diğer arkadaşlarını sivil elbiselerle Emirdağ'a göndermişlerdi.

"Bir gün polis Sabri Banazlı cezaevine gelerek bana: 'Yakında sana, Bediüzzaman isminde birisini getireceğiz.' diye haber verdi. Daha sonra da Said Nursî'yi hapishaneye getirdiler."

Mehmet Kayıhan'ın hatıralarının bu kısmında, insanın hatırına şöyle bir soru geliyor:

- Henüz ifadeleri alınmadan, mahkemeye sevkedilmeden, basit bir polis memurunun Bediüzzaman'ın hemen hapishaneye gireceğini haber vermesi nasıl izah edilebilir?

Tetkiklerimizin neticesinde vardığımız sonuç şudur: Artık son demlerini yaşayan Halk Partisi iktidarı can çekişmektedir. Giderayak, eziyet çektirecek bir masuma ihtiyacı vardır. Bu iş içinde gene yılların eskitemediği, zulümlerin yok edemediği Said Nursî seçilir...

Basit maşalar da hazırdır.

 Müdürün Üstad'ın koğuşuna bayrak astırması

Araştırmalarımız da Afyon Hapishanesi Müdürü Mehmet Kayıhan'ın bir Cumhuriyet Bayramında, Said Nursî'nin koğuşuna astırdığı bayrak hâdisesi enteresandır. Güya Bediüzzaman koğuşuna asılan bu bayrağı istemeyecek, reddedecek, yırtacak ve yırttıracak. Bizim Müdür Bey'in arzuladığı olay da böylece meydana gelecek.

O Bediüzzaman ki, o şanlı hilâl uğruna, Kafkas dağlarında, karlı Bitlis derelerinde, nice fedâi talebelerini fedâ etmişti. Rus kurşunlarına imanlı sinesini siper etmiş, o nazlı hilâl uğruna mübarek kanını seve seve akıtmıştı.

Müdür Mehmet Kayıhan'ın koğuşuna bayrak astırması karşısında Bediüzzamanın tavrını kendinden dinleyelim:

"Müdür Bey, size teşekkür ederim ki, Kurtuluş Bayramının bayrağını koğuşuma taktırdınız. Harekât-ı milliyede İstanbul'da, İngiliz ve Yunan aleyhindeki 'Hutuvat-ı Sitte' eserimi tab' ve neşrile, belki bir fırka asker kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki; Mustafa Kemal şifre ile iki defa beni Ankara'ya taltif için istedi. Hattâ demişti: 'Bu kahraman Hoca bize lâzımdır.' Demek benim bu bayramda, bu bayrağı takmak hakkımdır."

Medrese-i Yusufiye

Said Nursî nice karanlık kalbleri aydınlatmıştı. İman ile, İslâm ile, ilâhî ferman Kur'ân ile... Girdiği, kapatıldığı zindanları da aydınlatmış, ışıl ışıl parlatmıştı...

Hapishaneye Medrese-i Yusufiye demişti... Yani, Yusuf (a.s.)'ın Medresesi... Masum nebi, gül yüzlü Yusuf Aleyhisselâm, Mısır zindanlarında yedi yıl yatmıştı. Bu acı iftira hâdisesine telmih yapan Said Nursî, bundan dolayı girdiği zindanlara 'Sicn-i Yusuf' diyordu. Buraya kendisiyle birlikte girenler cahil olarak giriyor, âlim olarak çıkıyorlardı.

Hapse girişle birlikte Yusufiye Medresesinde dersler başlardı. İman dersi, irfan dersi, Kur'ân dersi... Derslerin en yücesi, müfredatın en ulvîsi sürer giderdi... Tâ tahliye ile temize çıkana kadar, gönüller Nurlarla temizlenirdi.

 MEDRESE-İ YUSUFİYE MEKTUPLARI

 Elimizde iki defter bulunuyor. Defterler Afyon hapsi maznunlarından merhum Zübeyir Gündüzalp'e ait. Bediüzzaman'ın bu fedakâr ve sâdık talebesi, defterinin başına şu notu yazmış:

"Afyon Medrese-i Yusufiye'sinin mübarek hatırası, Medrese-i Yusufiye'nin açılış tarihi.' Ayrıca Bediüzzaman'ın tasdik ve tashih işareti, amblemi patenti de defterin başında: "Te" ve "sad" yâni "Tashihli" yazılı..

Bu mektuplardan konumuzla ilgili olanlardan sadece bir kaç tanesini okumak, sanırım Bediüzzaman'ın büyük şahsiyetini ve ulvî davasını, birazcık olsun anlamaya yardımcı olacaktır. O halde şu satırlardaki samimiyet dolu ifadelere geliniz birlikte göz atalım:

"Bizler için şimdi her şeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek veçhine bakmak lâzımdır ki: Mânâsız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici haller nazar-ı dikkatimizi celb edip, kalbimizi meşgul etmesin. Sekizinci Söz'de bir bahçeye iki adam, biri çıkar, biri giriyor. Bahtiyarı bahçedeki çiçeklere, güzel şeylere bakar. Safa ve istirahat eder. Diğer bedbaht, temizlemek elinden gelmediği halde, çirkin, pis şeylere hasr-ı nazar eder. Midesini bulandırır. İstirahata bedel sıkıntı çeker. Çıkar, gider. Şimdi hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin safhaları, hususan Yusufiye Medresesi, bir bahçe hükmündedir. Hem çirkin, hem güzel, hem kaderli hem ferahlı şeyler beraber bulunur. Âkil odur ki, ferahlı ve güzel şeylerle meşgul olup çirkin, sıkıntılı şeylere ehemmiyet vermez. Şekva ve merak yerinde şükreder, sevinir.' (Şualar, 429-430).

"Benim kanatim gelmiş ki: Beni merhametsizce tazip edenlerin bir kısmı, Yahudi komitesiyle ve mürted ve komünist ve zındık ve anarşist komitesiyle bilerek veya bilmeyerek bir alâkaları var ve Türk milletinden değildirler. Çünkü Türkte ve İslâmiyette, belki insaniyette fıtrî bir tarzda ihtiyarlara, hem gariblere, hem hastalara, hem zayıflara, hem münzevilere, hem ciddi âlimlere karşı şefkat, hürmet, acımak, dostane bakmak hasleti var olduğu halde; şimdi benim gibi bütün acınacak haller, birden üstünde var iken tam bir kin, bir adavet, bir gayz ile, ihanetlerle beni sıkıntıların içinde görüyorum. Fakat merak etmeyiniz. Onların hiç ehemmiyeti yok. Ben aldırmıyorum. Beş para kıymet vermiyorum." 

"Hayatım tehlikede ve mason bolşevizm hesabına bana eşedd-i zulüm ve tazyikle işkence eden ve bana tahammül fevkinde, bütün bütün kanunsuz ve hapis usulüne muhalif tazibleri, bizi başka mahkemeye, davamızı nakil etmeye mecbur eder. Sen bütün kuvvetin ile, hem buradaki avukatlar ve İstanbul'daki dostlar, hem Ankara'daki Hulusi'ye telgraf ile, hayatımın tehlikede olduğunu bildirmek lâzımdır. Tahammül kalmadı. Su-i kastten gelen tesemmüm ve hastalık ve ihtiyarlık ve tecrid-i mutlak ve hattâ pencerede yemeği gitirene bakmak ve konuşmak ve üçüncü defa, bir su-i kasd yapsınlar diye dünkü hâdise oldu. Hem bu hakikatı ve acı halimi görüşme günü Ceylân, Zübeyir'e bildirsin. O da mümkün olduğu kadar çalışsın. Kanaatım budur, o iki adam mason hesabına beni karıştırmaya mecbur etmeye çalışıyorlar. Mahkeme-i Temyiz bizi, vatan ve millet namına bunların eşedd-i zulmünden kurtarmaya, kanun namına teşebbüs etmesi elzemdir."

 "Hadise budur:

"Altı ay bir cihette bana hizmet eden, şimdi altı ay tebdil-i hava alan Kerim, beni pencerede görmek ve veda etmek niyetiyle kapıya gelmiş. Bana haber verdiler. Ben baktım, 'Allah selâmet versin' dedim. Birden müdür geldi, büyük bir hâdise gibi gardiyanları ve nöbetçiyi tekdir etti."

"Aziz Sıddık Kardeşlerim,

"Bir ehemmiyetsiz mes'eleyi size beyan etmek için bir ihtar aldım. Şöyle ki: Gizli düşmanlarımızın telkinatıyla benim aleyhimde hatır ve hayale gelmeyen propaganda yapılmış. Mahkameye ve makam-ı iddiayı şaşırtıyorlar. Meselâ, birisi şudur: Müslüman memurları aleyhime çevirmek desisesiyle derler 'Said bize dinsiz der' Hattâ savcının doksan hatasını gösteren cetvelde, otuz altıncı hatayı resmen mahkemeye okudu. Buna karşı bir iki yerde ve mahkemede bir defa kısaca cevap verildiği halde, yine o propaganda kimseyi kandırmadığı ve akim kalmakla beraber devam ediyor. Şimdi buna karşı derim:

"Evvelen: Ben fıtratında ziyade şefkat itibariyle, eskiden beri sair âlimlere nisbeten mümkün olduğu kadar tekfirden çekindiğimi beni tanıyan bilir.

"Saniyen: Mezheb-i Hanefîde çok maddelere küfür denildiği halde, Mezheb-i Şafiîde, o günahlara küfür denmez. Günah-ı kebire denilir. Eğersarih küfürü görse, o vakit hüküm eder. Ben Şafiî iken, yine te'vili mümkünolsa hüküm etmekten çekinirim. Çünkü, tekfir bana çok ağır geliyor.

"Salisen: Benim sarfettiğim zındık ve dinsiz kelimelerini gizli ve şahsen tanımadığım ve kırk seneden beri, bu millete, iman ve İslâmiyet aleyhinde çalışmalarımı bildiğim kökü Avrupa'da bir komite efradına diyorum. Bana zulüm edenlerin çoğunu, masumların hatırı için hakkımı onlara helâl ediyorum. Yalnız bazan hiddet ettiğim vakit, ehl-i dalâlet derim. Yâni harekâtında dalâlet ve zulme ve fıska düşer. Yoksa küfre düşer demek değildir.

"Rabian: Gayr-i muayyen ve şahısları ve isimleri zikredilmeyen insanlara dair, fena sıfatlar için, 'Böyle yapan münafıktır, veya dinsizliğe yardım eder veya kâfir olur' denilse, hattâ gıybet dahi sayılmaz. Ve Kur'ân-ı Hakimde böyle mübhem şahıslar hakkındaki şiddetli tabiratı gibi bir tabirolduğu halde, savcı o tabiratı kendine muayyen şahıslara alsa, kendi kendini tekfir eder. Bana ilişmesi bütün bütün kanunsuzdur." (Said Nursî)

(Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...)
 

Makale Yazarı: 
Son Şahitler