1. Neden Esmâ
Âyet-i kerîmede, bütün Güzel İsimlerin (Esmâ-i Hüsnâ) Allah’a âit olduğu beyan buyurulur.2 Bir başka âyet-i kerîmede, “Onun isimleriyle adlandırılabilecek başka birisini bilir misin?”3 buyurularak bu mânâteyid edilir. Daha başka bir âyet-i kerîmede de, Allah’a ortak koşanlar, ilâhlarına isim takmaya çağrılır,4 yani, “Allah’ın güzel isimleri gibi bir ismi, taptığınız varlıklara yakıştırabilecek misiniz?”şeklindeki bir meydan okuma ile karşıkarşıya bırakılır.
Bir hadîs-i şerifte ise, Allah’ın doksan dokuz ismi bulunduğu bildirilmişve bu isimleri sayanlar Cennetle müjdelenmiştir.5 Ancak âlimler, Allah’ın isimlerinin 99 sayısıile sınırlıolmadığını, hadisteki murâdın, “en faziletli 99 isim”olarak anlaşılmasıgerektiğini belirtmişlerdir. Nitekim Resulullah (a.s.m.) Efendimize vahiyle gelen Cevşenü’l-Kebîr’de, Allah’ın bin kadar ismi sayılmaktadır. Büyük Müfessir Fahreddin Razîise, Allah’ın isimlerinin sonsuz olduğunu Tefsîr-i Kebîr’inde bildirir.
Kur’ân ve hadîsin bizi Allah’ın isimlerini öğrenmeye teşvik etmesi, sadece bir liste ezberletmek gayesine münhasır olamaz. Bu teşvikler, bize yaratılışsırrımızıaçıklayan “Ben insanlarıve cinleri, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım”6 meâlindeki âyet-i kerimenin ışığında değerlendirilmelidir. Bu âyet-i kerîmeyi, Bediüzzaman Âyetü’l-Kübrâ’nın Mukaddimesinde şöyle özetler:
İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ıKâinatıtanımak ve Ona îmân edip ibâdet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratıve fariza-i zimmeti, mârifetullah ve îmân-ıbillâhtır ve iz’ân ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.7
Bu açıklamalar bizi, Allah’a îmân ile beraber gelen “mârifetullah”bahsine getirmekte ve bunu, yaratılışve bu dünyada bulunuş sebebimiz olarak önümüze koymaktadır. Gerçekten de, insanın dünyaya ayak basışından bu yana gelip geçen bütün peygamberlerin ve indirilen kitapların “Allah’a îmân edin”çağrısına karşılık, beşer aklında ilk olarak uyanan şöyle bir sorudur:
Peki, kimdir o Allah? Nasıl bir zâttır? Onu nasıl tanıyacağız?
İşte, Kur’ân’da ve hadîste geçen Allah’ın isimleri, yani Esmâ-i Hüsnâ, bu soruyu cevaplandırmaktadır.
Şöyle düşünelim: İnsan, bütün sevdikleriyle beraber darağacıönünde idam sırasınıbeklemekte iken, âniden meçhul bir kimsenin lûtfuyla hepsinin birden hayatının bağışlandığınıöğrenecek olsa, o târif edilmez sevinçle beraber kalbinde ilk olarak uyanacak duygu, ona ve sevdiklerine bu lûtfu yapanıtanımak iştiyâkıolacaktır.
İşte, bu kararsız dünyada ne aradığınıbilemeyen, bütün sevdikleri göz önünde birer birer yok olup giden, kendisi de onlarla beraber ebedîbir yokluğun pençesine düşmek üzere bulunan insan, ebedîbir hayat ve ebedîbir saâdet müjdesini aldığızaman, kendisine bu müjdeyi göndereni mutlaka tanımak ister.
Kur’ân ise, ilk sûresinin başındaki besmeleden, son sûresine kadar, insana Rabbini güzel isimleriyle tanıtır. İnsana düşen, artık bu isimleri okumak, öğrenmek, mânâlarınıkeşfetmek, o isimlerin târif ve tavsiflerindeki mertebelerde dolaşmak, böylece bütün varlığınıdolduran şükran hislerini sunabileceği bir yer bulmuşolmanın sevinciyle Rabbi hakkındaki bilgisini ve mârifetini arttırarak, Onu sevmek ve kendini Ona sevdirmeye çalışmaktır.
2. Esmâyıokutan anahtar
Bir kuşa ilk baktığınızda, onun uçmak için yaratıldığınıanlarsınız. Balığın yüzmek, koyunun süt vermek, devenin susuz çöllerde kumlara batmadan günlerce yol almak üzere yaratılmışve bu gayelere uygun âlet ve cihazlarla donatılmışolduğu da ilk bakışta hemen anlaşılır.
İnsanın duygu ve kabiliyetleri ise, bütünüyle yukarıda zikredilen âyet-i kerîmeyi tefsir eder mâhiyettedir. Eğer bu dünyaya, “kâinattan Yaratıcısınısormak ve öğrenmek üzere”bir varlık gönderilecekse, bu mutlaka insan olacaktır. Çünküböyle bir vazife için neye ihtiyacıvarsa, hepsi, sonsuza varan bir kabiliyetle ona verilmişve öylece gönderilmiştir.
Bunlardan akıl, beşduyu, konuşma ve anlama kabiliyeti gibi ilk hatıra gelenlerin yanısıra, ülfet perdesi altında gözümüzden kaçan çok önemli bir unsuru, Bediüzzaman Otuzuncu Sözde derinlemesine inceler. Hattâbu unsuru, “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; hepsi de yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi”8 meâlindeki âyet-i kerîmede geçen emânet deyiminin bir vechi olarak tefsir eder. Bu, ene adıyla bilinen “benlik”duygusundan başka birşey değildir:
“Sâni-i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve nümuneleri câmi bir ene vermiştir-tâki o ene, bir vâhid-i kıyâsîolup evsâf-ırubûbiyet ve şuûnât-ıulûhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazîhatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyâsîteşkil edebilir. İlim ve tahakkukla hakikîvücudu lâzım değildir.
“Sual: Niçin Cenâb-ıHakkın sıfât ve esmâsının mârifeti enâniyete bağlıdır?
“Elcevap: Çünkümutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığıiçin, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Ne vakit hakikîveya vehmîbir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte, Cenâb-ı Hakkın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsımuhît, hudutsuz, şeriksiz olduğu için, onlara hükmedilmez ve ne olduklarıbilinmez ve hissolunmaz. Öyleyse, hakikînihâyet ve hadleri olmadığından, farazîve vehmîbir haddi çizmek lâzım geliyor. [Üstad, bahsin biraz ilerisinde “Vaktâki ene vazifesini şu suretle ifâetti; vâhid-i kıyâsîolan mevhum rubûbiyetini ve farazîmâlikiyetini terk eder”diyerek bu farazîve vehmîsınırın bir süre sonra ortadan kalkacağınıbelirtir.] Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet-i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer. Onunla muhît sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz’eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra Onundur”diye bir taksimat yapar; kendindeki ölçücüklerle onların mâhiyetini yavaşyavaşanlar. Meselâ, daire-i mülkünde mevhum rubûbiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlıkının rubûbiyetini anlar. Ve zâhirîmâlikiyetiyle Hâlıkının hakikîmâlikiyetini fehmeder. Ve “Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir”der. Ve cüz’îilmiyle Onun ilmini fehmeder. Ve kisbîsanatçığıyla o Sâni-i Zülcelâlin ibdâ-ısanatınıanlar. Meselâ, “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de, şu dünya hânesini birisi yapmışve tanzim etmiş”der. Ve hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ıİlâhiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlıahval ve sıfât ve hissiyat, ene’de münderictir. Demek ene, âyine-misâl ve vâhid-i kıyâsîve âlet-i inkişaf ve mânâ-yıharfîgibi, mânâsıkendinde olmayan ve başkasının mânâsınıgösteren, vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir.”9
Elinde ene gibi bir anahtarla kâinatın kapılarınıaçan insan, artık duygularının kendisine getirdiği bilgileri yorumlayarak Rabbini tanımaya hazırdır. Ancak bu, soyut düşüncenin varabileceği en son noktadır. Ve ancak insan düşüncesi, ilim ve temrinle böyle bir merhaleye varabilecek bir kabiliyette yaratılmıştır. Yeteri kadar gelişmişbir insanın muhayyilesi, kâinattaki atomlarıtek tek saymaya ihtiyaçduymaksızın, birtakım ilmîhesaplamalarla 79 sıfırlıbir rakamıkullanabilir; yahut kâinatın büyüklüğünüanlamak için galaksi kümelerini tek tek ziyaret etmeyi aklından geçirmeden, ışık yılınıölçüolarak kullanabilir.
Allah’ın sıfat ve isimlerini tanımak için ise bundan daha ileri bir tecrid merhalesine ulaşmışbir zihne ihtiyaçvardır. Çünkükâinatın atomlarıda, genişliği de sınırlıdır; İlâhîisimler ve sıfatlabir insanta zaman ve mekân olmak üzere, akla gelebilecek her türlüsınırlamanın üzerindedir. Ve bu isim ve sıfatlarda Allah’ın hiçbir ortağıyahut benzeri yoktur. Bu ise, onların anlaşılmasınıbütünüyle imkânsız kılan bir durumdur. Öyleyse, Bediüzzaman’ın işaret ettiği gibi, Allah’ın isim ve sıfatlarınıtanımak için, önce benlik duygusunun yardımına, yani kendi sınırlıkabiliyet ve faaliyetlerimizle yapacağımız karşılaştırmalara ihtiyaçvardır. Bu karşılaştırmalar için konulacak hayalîve vehmîsınırların hiçbir hakikati olmadığını ise, bir müddet sonra yine o duygu bize gösterecektir. Başka bir deyişle, önceleri “Sobam evimi nasıl ısıtıyorsa güneşde dünyayıöyle ısıtıyor” diyeceğiz. Sonra, yeryüzündeki hidrojen bombalarıyla güneşteki nükleer faaliyetler arasında benzetmeler kuracağız. Sonra da, güneşin merkezindeki sıcaklığın 15 milyon derece civarında bulunduğunu hesaplayacağız. Gerçi 15 milyon derece sıcaklığın nasıl birşey olduğunu hiçbir zaman tecrübe edemeyeceğiz ve anlayamayacağız. Fakat bu konudaki âcizliğimiz, öyle bir güneşte böyle bir sıcaklığın bulunmasıgerektiği yolundaki kesinleşmiş bilgimizi hiçbir zaman zedelemeyecektir. Çünküelimizde bir ölçü, bir vâhid-i kıyâsîvardır ve Kelvin ölçeğine göre bu sıcaklığıifade edebileceğimiz bir rakam mevcuttur.
Elinde ene ölçeğiyle kâinattan Rabbini soran insan ise, gerek kâinatın bütününde, gerekse büyük küçük herbir varlıkta, bilhassa canlı varlıklarda aradığısoruların cevabınıbulacak ve sonunda, Bediüzzaman’ın tâbiriyle, “bir şahsiyet-i İlâhiye, bir ehadiyet-i Rabbâniye ve sıfât-ıseb’aca mânevîbir sîmâ-i Rahmânîve temerküz-üesmâîve ‘İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn’deki hitâba muhâtap olan Zâtın bir cilve-i taayyünüve teşahhusu”ile karşılaşacaktır. Yani, şekil ve suretten sonsuz derecede münezzeh bulunan Zât-ıVâcibü’l-Vücudu, varlıklarda temerküz eden isimlerinin ve yedi kudsîsıfatının meydana getirdiği bir “mânevîsîmâ”ile tanıyacaktır:
“O cüz’îzîhayatlarda pek zâhir bir surette anlaşılır ki, onun Sânii onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Âdetâ, o zîhayatın masnûiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücübir zâtın mânevîbir teşahhusu, bir taayyünüîmâna görünür.
“Ve bilhassa, zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında, gayet âşikâr bir tarzda o mânevîteşahhus, o kudsîtaayyün, sırr-ıtevhid ile, îmanla müşahede olunur. Çünküo teşahhus-u ehadiyetin esaslarıolan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ve basar gibi mânâların hem nümuneleri insanda var, o nümunelerle onlara işaret eder. Çünkü, meselâgözüveren zât, hem gözügörür, hem ince bir mânâolan gözün gördüğünügörür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçüusta, göze gözlüğün yakıştığınıgörür, sonra yapar. Hem kulağıveren zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sâir sıfatlar buna kıyas edilsin.
“Hem, esmânın nakışlarıve cilveleri insanda var; onlarla o kudsîmânâlara şehâdet eder.
“Hem insan zaafıyla ve acziyle ve fakrıyla ve cehliyle diğer bir tarzda âyinedarlık edip, yine zaafına, fakrına merhamet eden ve medet veren Zâtın kudretine, ilmine, iradesine ve hâkezâsâir evsâfına şehâdet eder.
“İşte, dâire-i kesretin müntehâsında ve en dağınık cüz’iyâtında, sırr-ıvahdetle bin bir esmâ-i İlâhiye, zîhayat denilen küçücük mektuplarda temerküz edip açık okunduğundan, o Sâni-i Hakîm zîhayat nüshalarınıçok teksir ediyor. Ve bilhassa zîhayatlardan küçüklerin tâifelerini pek çok tarzda nüshalarınıteksir eder ve her tarafa neşreder.”10
3. Tasavvuf, ilm-i kelâm ve Risale-i Nur
Ehl-i hakikatin, “hakikat ve mârifetullahıbulmak için kesret dairelerini unutmak”11 şeklindeki yaygın temâyülüne karşılık, Bediüzzaman, tam tersine, kesret dairelerinde mârifetullahın yollarınıarar ve bulur. Bunun verâset-i Nübüvvet sırrıyla doğrudan doğruya Kur’ân’dan alınan bir yol olduğunu belirten Bediüzzaman, böylece, Risale-i Nur’un bir tecdid hareketi olduğunu da îmâeder:
“Muhyiddin-i Arabî’nin nazarına, Fahreddin Râzî’nin ilm-i kelâm vasıtasıyla aldığımârifetullah ne kadar noksan görülüyor; öyle de, tasavvuf mesleğiyle alınan mârifet dahi, Kur’ân-ıHakîmden doğrudan doğruya verâset-i Nübüvvet sırrıyla alınan mârifete nisbeten o kadar noksandır. Çünkü, Muhyiddin-i Arabîmesleği huzuru dâimîyi kazanmak için “Lâmevcûde illâHû”deyip, kâinatın vücudunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzuru dâimîyi kazanmak için “Lâmeşhûde illâHû”deyip, kâinatınisyân-ımutlak altına almak gibi acib bir tarza girmişler. Kur’ân-ıHakîmden alınan mârifet ise, huzuru dâimîyi vermekle beraber, ne kâinatımahkûm-u adem eder, ne de nisyân-ımutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp Cenâb-ıHak nâmına istihdam eder; herşey mir’ât-ımârifet olur. Sadi-i Şîrâzî’nin dediği gibi, herşeyde Cenâb-ıHakkın mârifetine bir pencere açar.”12
Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, klâsik ilm-i kelâm metodlarının yetersizliğini ortaya koymakla beraber, yine ilm-i kelâmda bundan çok daha büyük bir potansiyel bulunduğuna işaret etmektedir ki, bir mektubunda bunu daha açık şekilde dile getirir:
“Eski zamandan beri ekser yerlerde medrese tâifesi tekkeler tâifesine serfurûetmiş; yani inkıyad gösterip onlara velâyet semereleri için müracaat etmişler, onların dükkânlarında ezvâk-ıîmâniyeyi ve envâr-ıhakikati aramışlar. Hattâ, medresenin büyük bir âlimi, tekkenin küçük bir velîşeyhinin elini öper, tâbi olurdu. O âb-ıhayat çeşmesini tekkede aramışlar.
“Halbuki, medrese içinde daha kısa bir yol hakikatin envârına gittiğini ve ulûm-u îmâniyede daha sâfîve daha hâlis bir âb-ıhayat çeşmesi bulunduğunu ve amel ve ubûdiyet ve tarikatten daha yüksek ve daha tatlıve daha kuvvetli bir tarîk-i velâyet ilimde, hakaik-ıîmâniyede ve Ehl-i Sünnetin ilm-i kelâmında bulunmasınıRisale-i Nur, Kur’ân-ıMu’cizü’l-Beyânın mucize-i mâneviyesiyle açmış, göstermiş, meydandadır.”13
4. Esmâ nasıl okunur?
Bir sanatkârıtanıtan eserleridir. Biz Mimar Sinan’ıSelimiye ve Süleymaniye ile, Yunus Emre’yi şiirleriyle, Mevlânâ’yıMesnevî’si ile, Itrî’yi bayram tekbiriyle tanırız. Eserlerinde gördüğümüz güzellik ve mükemmellik, onların büyüklüğühakkında bize fikir verecektir.
Eseri tanımak, bizi eserin ardındaki fiile götürür. MeselâItrî’nin bayram tekbiri, yüzyıllardır nesilden nesle aktarılan ve her dinleyişimizde içimizi lâhûtîhislerle dolduran muhteşem bir musikîeseridir. Bu eseri dinlediğimizde anlarız ki, onu büyük bir sanatkâr bestelemiştir. Çünkübir musikîeseri kendiliğinden ortaya çıkmaz; bir “besteleme”faaliyetinin sonunda vücuda gelir. Demek ki, her eserin arkasında bir fiil vardır. Eserin güzelliği, onu ortaya çıkaran fiilin güzelliği hakkında bize bir ölçüverir.
Fiilin arkasında mutlaka bir fâil vardır. Beste yapan kimseye biz “bestekâr”adınıveriyoruz. Dolayısıyla, her besteleme fiili gibi, bayram tekbirini ortaya çıkaran fiil de bir bestekârdan gelmiştir. İşte bu “bestekâr”ismi, bayram tekbirini besteleyen sanatkârın bir ünvanıdır. Başka bir deyişle, nasıl “beste”dediğimiz eserin ardında bir besteleme fiili varsa, bu fiilin arkasında da bir bestekâr ismi vardır. Böyle bir muhâkemeyle, bayram tekbirinden hareketle, onun sanatkârıolan Itrî’nin “bestekâr”ünvanına varıyoruz. Söylemeye gerek yok, bayram tekbirindeki mükemmellik, Itrî’nin “bestekâr”ünvanındaki büyüklük ve mükemmelliğini de bize açıkça gösteriyor.
Bu noktadan itibaren sanatkârın kendisi hakkındaki bilgilere daha da yaklaşmışoluyoruz. Çünküisim ve ünvanlar, o ismin sahibi hakkında bize bazıipuçlarıverir. Meselâbir kimsenin “bestekâr”ismiyle anılması, o kimsede bazıözelliklerin bulunduğunu göstermektedir. Çünkü herkes bestekâr değildir ve olamaz da. Öyleyse bir bestekârı, hele bayram tekbiri gibi bir şaheserin bestekârınıdiğer kimselerden ayıran özellikler, sıfatlar olmalıdır. Herşeyden önce bestekârın varlığışarttır. Çünküolmayan birşey, mevcut bir eseri ortaya çıkaramaz. Sonra bestekârın hayat sahibi olmasıgerekir. Çünkücansızlar beste yapamaz. Bestekâr işitmelidir. Çünküanadan doğma sağırların, asla işitmediği ve bilmediği sesleri âhenkli bir şekilde kullanarak bir müzik eseri ortaya çıkarmasımümkün değildir. Bestekâr bilgi sahibi olmalı, musikîilminin derinliklerine nüfuz edebilmelidir. Ayrıca bestekârın anlatmak istediği birşeyler olmalıve sesleri ve sazlarıkonuşturarak, anlayabilecek kabiliyete sahip kimselere mesajınıbestesiyle aktarabilmelidir. İşte bunlar gibi özellikler, “bestekâr”ismiyle anılan bir kimsede var olmasıgereken sıfatlardır. Demek ki eser fiili, fiil ismi gösterdiği gibi, isim de bazısıfatların varlığına delil teşkil etmektedir.
Sıfatlar ise, o kimsede, bu sıfatlara uygun birtakım kabiliyetlerin bulunduğunu gösterir. Meselâmüzik bilgisi bir bestekârın sıfatıdır. Ama yıllarca müzik dersi aldığıhalde perdeleri ve makamlarıbirbirinden ayırd edemeyen nice insanlar vardır. Demek ki, müzik bilgisine vukuf da, bu bilgiye uygun şekilde bazıkabiliyetleri gerektirmektedir. Bunun gibi, bestekârlığın gereği olan ne kadar sıfat varsa, hepsi de kendisine münasip kabiliyetler ister: hayat sahibi olmak için hayata kabiliyetli bir vücuda sahip olmak, bilgisini yerli yerince kullanabilmek için ince bir zevke, bir ruh zenginliğine sahip olmak gibi... Öyleyse, eser sahibinin sıfatlarıda, o sanatkârda bulunan bazıkabiliyetlerin varlığınıgöstermektedir.
Nihayet bu sıfat ve kabiliyetler, sanatkârın kendisi hakkında bize fikir verir. Böylece, eserde gördüğümüz özelliklerden yola çıkarak takip ettiğimiz mantık silsilesi, karşımıza sanatkârın mânevîbir portresini çıkarır. Telefonda sesini duyduğumuz bir dostumuzun sîmâsınasıl hayalimizde canlanıyorsa, eserini gördüğümüz ve tanıdığımız bir sanatkârın fiil, isim, sıfat ve kabiliyetlerinden çıkan bir mânevîsîmâsıda bilgimizde ve hayalimizde öylece teşekkül eder. Ve bu mantık silsilesinin en başında yer alan eserde gözlediğimiz bütün güzellik ve mükemmellikler, gide gide, o eser sahibinin kendi güzellik ve mükemmelliği hakkında bize fikir verir. Hattâo kadar fikir verir ki, Selimiye Camiini fotoğraflarından inceleyen bir mimar, Koca Sinan’a hayatıboyunca komşuluk etmişkör bir adamdan çok daha iyi bir şekilde onu tanıyabilir.
Yukarıdan beri verdiğimiz misaller, bir sanatkârın sadece bir ismi etrafında cereyan ediyordu. Şimdi bakışaçımızıbiraz daha genişletelim. Bunun için, değişik isim ve ünvanlara sahip olan “ideal”bir kimseyi misal olarak alacağız. “Ahmet Bey”adıyla anacağımız bu kimse, mesleğinin zirvesine erişmişbir mühendis olsun. Bunun yanında da, pek çok mahâret ve sanatlara sahip bulunsun. Meselâöğretim üyeliği yapsın, roman yazsın, hüsnühat sahibi olsun, ney üflesin, evinin bahçesinde nâdide çiçekler yetiştirsin. Bütün bu faaliyetlerinin hepsinde de, Ahmet Beyi, mühendisliğindeki kadar mahâret ve mükemmellik sahibi farz ediyoruz.
Bir müşterisine “Ahmet Beyi nasıl bilirsiniz?”diye sorduğumuzda, “Çok iyi bir mühendistir”diyecek ve onu mühendis isminin mükemmelliğiyle tarif edecektir.
Aynı soruyu öğrencilerine soracak olsak, çok iyi bir hoca olduğunu söyleyecekler ve onu profesör isminin mükemmelliğiyle anlatacaklardır.
Okuyucularıise onu edip isminin mükemmelliğiyle tanırlar ve çok iyi bir yazar olduğunu söylerler.
Hat sanatından anlayanlar, Ahmet Beyi mükemmel bir hattat ismiyle anlatırlar; çünkü onu bu sanat dalındaki eserleriyle tanımaktadırlar.
Musikîmeclisindeki arkadaşlarının gözünde de Ahmet Bey mâhir bir neyzendir; çünküonlar kendisini neyzen ismiyle tanımaktadırlar.
Komşu evin bahçıvanıonu daha değişik bir ismiyle tanıdığından, Ahmet Beyi çok iyi bir bahçıvan olarak tarif edecektir.
Ahmet Beyin işyerinde çalışanlar ise kendisini işahlâkı, prensipleri ve güzel huylarıyla tanımakta ve onu mükemmel bir âmir ismiyle anlatmaktadırlar.
Görüldüğügibi, Ahmet Beyi tanıyan herkes onun mükemmelliğinde birleşmekte, ancak herbiri onu ayrıbir ismiyle anmaktadır. Bu isimlere bakarak Ahmet Beyi şöyle tarif edebiliriz: O hem mükemmel bir mühendistir, hem ediptir, hem hattattır, hem musikişinastır, hem bahçıvandır, hem âmirdir. O bütün bu isimlere, ve bu isimlerin gerektirdiği bütün sıfat ve kabiliyetlere sahip bir kimsedir. Bazılarıonu bir ismiyle tanır. Bazılarıbirkaçismiyle tanıyabilir. Bazılarıda, onun bütün bu faaliyetlerine birden şahit olduğu ve bütün eserlerine âşinâbulunduğu için, Ahmet Beyi bütün isimleriyle tanıyabilir. Kısacası, Ahmet Beyi tanıtan, onun eserleri ve fiilleridir. Onun isimlerini tanımak, bu eserleri ve fiilleri tanımaya bağlıdır. Sonra da bu isimlerin herbirinin gerektirdiği sıfatlarıve kabiliyetleri dikkate alarak, Ahmet Beyin kendisi hakkında bilgi sahibi oluruz.
Ahmet Bey ile ilgili olarak verdiğimiz misallerin de bir eksik tarafıvar: Onun herbir isminin, ayrıayrıeserlerinde ve faaliyetlerinde ortaya çıktığınıfarz ettik. Meselâprojelerinin mükemmelliğinde mühendis ismini, romanlarında edip ismini, hattında hattat ismini okuduk. Oysa, zaman olur ki, Ahmet Bey bir eserinde birden fazla ismini okutabilir. Meselâbahçesini tanzim ederken botanik bilgisiyle mühendisliğini beraber kullanabilir. Hattâdaha da ileri giderek, tek bir eserinde, bütün isimlerini birden toplayabilir. Meselâyazdığıbir romanda, Ahmet Beyin bütün isimlerinden parıltılar bulabilirsiniz. O zaman, Ahmet Beyi bütün yönleriyle tanımak isteyen bir kimse, onun bütün hayatınıtarassut altında tutmak zorunda kalmaz. Tek bir kitabınıdikkatlice okumak suretiyle Ahmet Beyin bütün isimlerini öğrenebilir, bu isimlerin kaynağıolan sıfat ve kabiliyetler silsilesini takip ederek onun mânevîbir portresini çıkarabilir.
Bediüzzaman, Yirmi İkinci Sözde ve diğer bazıeserlerinde, böyle bir muhâkeme sonunda Âlemlerin Rabbini eserleriyle tanımanın yolunu bize gösterir:
“Şu kitâb-ıkebîr-i kâinat, nasıl ki vücud ve vahdete dâir âyât-ıtekvîniyeyi bize ders veriyor. Öyle de, o Zât-ıZülcelâlin bütün evsâf-ı kemâliye ve cemâliye ve celâliyesine de şehâdet eder ve kusursuz ve noksansız kemâl-i zâtîsini ispat ederler.
“Çünkü, bedîhîdir ki, bir eserde kemâl, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemâline delâlet eder. Fiilin kemâli ise, ismin kemâline ve ismin kemâli sıfatın kemâline ve sıfatın kemâli şe’n-i zâtînin kemâline ve şe’nin kemâli, o zât-ızîşuûnun kemâline, hadsen ve zarûreten ve bedâheten delâlet eder.
“Meselâ, nasıl ki kusursuz bir kasrın mükemmel olan nukuşve tezyinâtı, arkalarında bir usta ef’âlinin mükemmeliyetini gösterir. O ef’âlin mükemmeliyeti, o fâil ustanın rütbelerini gösteren ünvanlarıve isimlerinin mükemmeliyetini gösterir. Ve o esmâve ünvanlarının mükemmeliyeti, o ustanın sanatına dâir sıfatlarının mükemmeliyetini gösterir. Ve o sanat ve ısfatlarının mükemmeliyeti, o sanat sahibinin şuûn-u zâtiye denilen kabiliyet ve istidat-ızâtiyesinin mükemmeliyetini gösterir. Ve o şuûn ve kabiliyet-i zâtiyenin mükemmeliyeti, o ustanın mâhiyet-i zâtiyesinin mükemmeliyetini gösterdiği misillü, aynen öyle de:
“Şu kusursuz, fütursuz, “Hel terâmin futûr”sırrına mazhar olan şu âsâr-ımeşhûde-i âlem, şu mevcûdât-ımuntazama-i kâinatta olan sanat ise, bilmüşâhede bir Müessir-i Zil’iktidarın kemâl-i ef’âline delâlet eder. O kemâl-i ef’âl ise, bilbedâhe o Fâil-i Zülcelâlin kemâl-i esmâsına delâlet eder. O kemâl ise, bizzarure o esmânın Müsemmâ-i Zülcelâlinin kemâl-i sıfatına delâlet ve şehâdet eder. O kemâl-i sıfat ise, bilyakîn o Mevsûf-u Zülkemâlin kemâline delâlet ve şehâdet eder. O kemâl-i şuûn ise, bihakkılyakîn, o Zîşuûnun kemâl-i zâtına öyle delâlet eder ki, bütün kâinatta görünen bütün envâ-ıkemâlât, Onun kemâline nisbeten sönük bir zıll-i zaif suretinde âyât-ıkemâli ve rumûz-u celâli ve işârât-ıcemâli olduğunu gösterir.”14
Eserler ve fiiller, gözle gördüğümüz varlıklar ve hâdiselerdir. Bunlardan isim ve sıfatlara geçmek ise, ilim ve tefekküre ihtiyaçgösterir: mahlûkat üzerinde görünen ikram, inâyet ve tezyin fiillerinden Kerîm ismine geçmek gibi...15 Başka bir deyişle, eser ve fiilden isim ve sıfata intikal ettiğimizde, gözle görünen gerçeklerden ilmîkesinlik taşıyan gerçekleri bulup çıkarmışoluruz.
Ancak ne fiiller, ne de isimler, hiçbir zaman karşımıza tek tek çıkmazlar. Herbir varlık üzerinde Esmânın nakışlarıöylesine içiçe dokunur ki, bunlarısaymak, tahlil etmek, birbirinden ayırd etmek müşkülleşir:
“Her yerde aynıisim, aynıfiil birbiri içinde, hem nihâyet mertebede, hem ihâtalıdırlar, hem birbirinin nakşınıöyle tekmil ederler ki, güya o isimler ve o fiiller ittihad edip, kudret ayn-ıhikmet ve rahmet ve hikmet ayn-ıinâyet ve hayat oluyor. Meselâ, hayat verici ismin birşeyde tasarrufu göründüğüanda, yaratıcıve tasvir edici ve rızık verici gibi çok isimlerin aynıanda, her yerde, aynısistemde tasarrufatlarıgörünüyor. Elbette ve elbette ve bedâhetle şehâdet eder ki, o ihâtalıisimlerin Müsemmâsıve her yerde aynıtarzda görünen şümullüfiillerin Fâili birdir, tektir, vâhiddir, ehaddir. Âmennâve saddaknâ!”16
“Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin”17 meâlindeki âyet-i kerîmenin tefsirinde birbiri içinde tecellîeden fiil ve isimlerin ayrıntılıbir tahlilini, Otuzuncu Sözde, “güzel bir çiçek ve insan cins-i lâtifinden gayet güzel bir hasnâ”üzerinde gösteren Bediüzzaman, bu bahsi şöyle özetler:
“Sâni-i Zülcelâl, bütün masnûâtınıöyle bir tarzda yapmışki, ekserisi, hususan zîhayat kısmı, çok esmâ-i İlâhiyeyi okutturur. Güya herbir masnûuna ayrıayrı, birbiri üstünde yirmi gömlek giydirmiş, yirmi perdeye sarmış, her gömlekte, her perdede ayrıayrıesmâsınıyazmış. Meselâ, temsilde gösterildiği gibi, tek güzel bir çiçekle, insanın kısm-ısânîsinden bir ferd-i hasnânın yalnız zâhirîhilkatlerinde çok sayfalar vardır. Başka büyük ve küllîmasnûâtıo iki cüz’îmisale kıyas et.
“Birinci sayfa: Umumîşekil ve miktarınıgösteren heyettir ki, “YâMusavvir, yâMukaddir, yâMunazzım”isimlerini yâd eder.
“İkinci sayfa: Suretlerinde ayrıayrıâzâların inkişâfıyla hâsıl olan çiçek ve insanın basit heyetidir ki, o sayfada Alîm, Hakîm isimleri gibi çok isimler yazılıyor.
“Üçüncüsayfa: O iki mahlûkun ayrıayrıâzâlarına ayrıayrıhüsün ve ziynet vermekle, o sayfada Sâni’ve Bâri’isimleri gibi çok isimler yazılıyor.
“Dördüncüsayfa: Öyle bir ziynet ve hüsün o iki masnûa veriliyor ki, güyas lûtuf ve kerem tecessüm etmiş, onlar olmuş. O sayfa “Yâ Lâtîf, yâKerîm”gibi çok isimleri yâd eder, okur.
“Beşinci sayfa: O çiçeğe leziz meyveler, o hasnâya sevimli evlâtlar, güzel ahlâklar takmakla, o sayfa “YâVedûd, yâRahîm, yâMün’im” gibi isimleri okutturuyor.
“Altıncısayfa: O in’âm ve ihsan sayfasında “YâRahmân, yâHannân”gibi isimler okunuyor.
“Yedinci sayfa: O nimetlerde, o neticelerde, öyle lemeât-ıhüsün ve cemâl görünüyor ki, hakikîbir şevk ve şefkatle yoğrulmuşhâlis bir şükür ve sâfi bir muhabbete lâyık olur. O sayfada “YâCemîl-i Zülkemâl, yâKâmil-i Zülcemâl”isimleri yazılıokunuyor.
“İşte yalnız bir güzel çiçek ve hasnâbir insan ve yalnız maddîve zâhir suretinde bu kadar esmâyıgösterirse, acaba umum çiçekler ve bütün zîhayat ve büyük ve küllîmevcûdat, ne derece ulvîve küllîesmâyıokutuyor, kıyas edebilirsin.
“Hem insan ruh, kalb, akıl cihetiyle, hayat ve letâif sayfalarıyla Hayy, Kayyûm ve Muhyîgibi ne kadar esmâ-i kudsiye-i nûrâniyeyi okur ve okutturur, kıyas edebilirsin.
“İşte Cennet bir çiçektir. Hûri tâifesi dahi bir çiçektir. Rûyi zemin dahi bir çiçektir. Bahar da bir çiçektir. Semâda bir çiçektir; yıldızlar o çiçeğin yaldızlınakışlarıdır. Güneşde bir çiçektir; ziyasındaki yedi rengi o çiçeğin nakışlıboyalarıdır. Âlem güzel ve büyük bir insandır; nasıl ki insan küçük bir âlemdir. Hûriler nev’i ve rûhânîler cemaati ve melek cinsi ve cin tâifesi ve insan nev’i, birer güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icad edilmiştir. Hem herbiri külliyetiyle, hem herbir ferdi tek başıyla Sâni-i Zülcemâlinin esmâsınıgösterdikleri gibi, Onun cemâline, kemâline, rahmetine ve muhabbetine birer ayrıayrıaynalardır.... Eğer bir çiçekte esmâyıokuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan, Cennete bak, bahara dikkat et, zeminin yüzünütemâşâet. Rahmetin şu büyük çiçekleri olan Cennet ve bahar ve zeminde yazılan esmâyıvâzıhan okuyabilirsin, cilvelerini ve nakışlarınıanlar, görürsün.”18
Bir çiçek ve bütün çiçekler, bir varlık ve bütün varlıklar, bir fert ve bütün bir tür, Bediüzzaman’ın bize ders verdiği tefekkür sisteminde beraberce göz önüne alınmalıdırlar. Çünküiçinde yaşadığımız gerçek dünya bundan ibarettir. Ağacın başındaki kuşyavrusu, hiçbir zaman tek başına beslenmez. Aynıanda, yeryüzünün bütün köşelerindeki bütün kuşyavrularına, hattâbütün insan ve hayvan yavrularına birden rızıklarıaynı hârikulâdelik içinde ve aynırahmet ve şefkat tecellîleri altında yetiştirilir. Bir zerre tek başına dönmez. Bütün zerreler ve bütün küreler aynışekilde, aynıilim, hikmet ve kudretle hep beraber dönerler. Bir insan, tek başına kendi hususîdünyasıiçinde yaşamaz. Bütün dünyayıpaylaşan bütün insanlar, aynıanda, o büyük dünya içindeki kendi hususîdünyalarının nimetleriyle beraber yaşarlar.
İşte, tek bir varlıktaki pek çok fiil ve ismi beraber okuduğumuz gibi, tek bir varlığın üzerindeki o muhteşem tecellîleri de, aynıkaderi paylaşan sayısız varlıklar üzerindeki tecellîleriyle beraber okumaya başladığımız zaman, bu dünyaya gönderilişsırrımızıbiraz olsun anlamışve bu şirin gezegen üzerinden kâinat kitabının sayfalarınıokuyan aziz bir misafir olarak, Âlemlerin Rabbini tanımaya, mârifetullah ve muhabbetullah deryâlarında kulaçatmaya başlamışız demektir:
“Meselâ, iktidarsız ve ihtiyarsız bir yavrunun imdadına umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkıortasından beyaz, sâfî, temiz bir süt göndermek olan cüz’îfiil ise, tevhid nazarıyla bakıldığıvakit, birden bütün yavruların pek çok hârikulâde ve pek çok şefkatkârâne olan küllîve umumî iâşeleri ve validelerini onlara musahhar etmeleriyle rahmet-i Rahmân’ın cemâl-i lâyezâlîsi kemâl-i şâşaa ile görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cemâl gizlenir ve cüz’îiâşe dahi esbâba ve tesadüfe ve tabiata havale edilir, bütün bütün kıymetini, belki mâhiyetini kaybeder.
“Hem meselâmüthişbir hastalıktan şifâbulmak, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden zemin denilen hastahane-i kübrâda bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczahane-i ekberden ilâçlarıve dermanlarıyla şifâihsan etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlakın cemâl-i şefkati ve mehâsin-i rahîmiyeti küllîve şâşaalıbir surette görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cüz’îfakat alîmâne, basîrâne, şuurkârâne olan şifâvermek dahi, câmid ilâçların hâsiyetlerine ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata verilir, bütün bütün mâhiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder. . . . Evet, bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rızık, bir küçük ayna iken, tevhidin sırrıyla birden bütün emsâline omuz omuza verip ittisal ettiğinden, o nevi büyük aynaya dönüp o nev’e mahsus cilvelenen bir çeşit cemâl-i İlâhîyi gösterir. Ve fânî, muvakkat olan güzellikle bâkîbir nevi hüsn-üsermedîyi irâe eder.”19
Bu tefekkürün bir ileri safhasında, Bediüzzaman bütün dünyayıiçindeki bütün varlıklarıyla beraber göz önüne serdiği gibi, fiilleri, isimleri, sıfatlarıve şe’nleri de bir arada nazarımıza sunar:
“Eğer Cemîl-i Zülcelâlin esmâsındaki hüsünlerin mevcûdat aynalarında bir cilvesini müşahede etmek istersen, zeminin yüzünübir küçük bahçe gibi temâşâedecek bir geniş, hayâlîgözle bak. Ve hem bil ki, rahmâniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tâbirler, Cenâb-ıHakkın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şe’nlerine işaret ederler.
“İşte, başta insan olarak bütün hayvanatın muntazaman bir perde-i gaybdan gelen erzaklarına bak, rahmâniyet-i İlâhiyenin cemâlini gör.
“Hem bütün yavruların mûcizâne iâşelerine ve başlarıüstünde ve annelerinin sînelerinde asılmıştatlı, sâfî, âb-ıkevser gibi iki tulumbacık süte temâşâeyle, rahîmiyet-i Rabbâniyenin câzibedâr cemâlini gör.
“Hem bütün kâinatıenvâıyla beraber bir kitab-ıkebîr-i hikmet ve öyle bir kitap ki, her harfi yüz kelime, her kelimesi yüzer satır, her satırıbin bab, her bâbıbinler küçük kitap hükmüne getiren hakîmiyet-i İlâhiyenin cemâl-i bîmisâline bak, gör.
“Hem kâinatıbütün mevcûdâtıyla mîzânıaltına alan ve bütün ecrâm-ıulviye ve süfliyenin muvazenelerini idâme ettiren ve güzelliğin en mühim bir esasıolan tenâsübüveren ve herşeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ıhayatıverip ihkak-ıhak eden ve mütecâvizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak, gör.
“Hem insanın geçmiştarihçe-i hayatını, buğday tanesi küçüklüğündeki kuvve-i hâfızasında ve her nebat ve ağacın gelecek tarihçe-i hayat-ısaniyesini çekirdeğinde yazmasına ve her zîhayatın muhâfazasına lüzumu bulunan âlât ve cihâzâta, meselâarının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak ve hafîziyet ve hâfiziyet-i Rabbâniyenin letâfetli cemâlini gör.
“Hem zemin sofrasında Kerîm-i Mutlak olan Rahmân-ıRahîmin misafirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrıayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslürenklerine ve mütenevvi, hoştatlarına ve her zîhayatın zevk ve safâsına yardım eden cihazlara bak, ikram ve kerîmiyet-i Rabbâniyenin gayet şirin cemâlini ve gayet tatlıgüzelliğini gör.
“Hem Fettah ve Musavvir isimlerinin tecellîleriyle, başta insan olarak bütün hayvanatın su katrelerinden açılan pek çok mânidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok câzibedar sîmâlarına bak, fettâhiyet ve musavviriyet-i İlâhiyenin mucizatlı cemâlini gör.
“İşte bu mezkûr misallere kıyâsen, Esmâ-i Hüsnânın herbirisinin kendine mahsus öyle kudsîbir cemâli var ki, birtek cilvesi koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor.
“Birtek çiçekte bir ismin cilvei cemâlini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir. Ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cenneti îman gözüyle görebilirsen bak, gör, cemâl-i sermedînin derece-i haşmetini anla.20
5. Bir varlıkta bütün Esmâ
Eserden başlayıp fiil, isim, sıfat ve şuûnattan geçerek Zât-ıVâcibü’l-Vücudu bize tanıtan bir tefekkür silsilesinin yolunu böylece açtıktan sonra, Bediüzzaman, tek bir varlıkta bütün kâinatıokuyacak kadar genişbir bakışaçısınıönümüze serer. Ve, kâinat dolusu varlıkların herbirinde tecellîeden fiillerin ve isimlerin birliğine dikkat çekerek, tek bir zerrenin arkasında, kâinat dolusu şâhitlerle bir yığınak yapar:
“Âlemde herbir şey, bütün eşyayıkendi Hâlıkına verir.
“Ve dünyada herbir eser, bütün âsârıkendi Müessirinin eserleri olduğunu gösterir.
“Ve kâinatta herbir fiil-i îcâdî, bütün ef’âl-i îcâdiyeyi kendi Fâilinin fiilleri olduğunu ispat eder.
“Ve mevcûdatta tecellîeden herbir isim, bütün esmâyıkendi Müsemmâsının isimleri ve ünvanlarıolduğuna işaret eder.
“Demek herbir şey doğrudan doğruya bir bürhân-ıvahdâniyettir ve mârifet-i İlâhiyenin bir penceresidir.... Herbir eser, bütün âsârı müessirine verdiği gibi, herbir fiil dahi, bütün ef’âli fâiline isnad eder. Çünkü, görüyoruz ki, herbir fiil-i îcâdî, ekser mevcûdâtıihâta edecek derecede genişve zerreden şumûsa kadar uzun birer kanun-u hallâkıyetin ucu olarak görünüyor. Demek o cüz’îfiil-i îcâdîsahibi kim ise, o mevcûdâtıihâta eden ve zerreden şümûsa kadar uzanan kanun-u küllîile bağlanan bütün ef’âlin fâili olmak gerektir. Evet, bir sineği ihyâeden, bütün hevâmıve küçük hayvânâtıîcad eden ve arzıihyâeden Zât olacaktır. Hem mevlevîgibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcûdâtıtahrik edip tâşemsi seyyârâtıyla gezdiren aynıZât olmak gerektir. Çünkükanun bir silsiledir; ef’âl onunla bağlıdır.
“Demek, nasıl herbir eser bütün âsârıMüessirine verir ve herbir fiil-i îcâdîbütün ef’âli Fâiline mal eder. Aynen öyle de, kâinattaki tecellîeden herbir isim, bütün isimleri kendi Müsemmâsına isnad eder ve Onun ünvanlarıolduğunu ispat eder. Çünkü, kâinatta tecellîeden isimler, devâir-i mütedâhile gibi ve ziyâdaki elvân-ıseb’a gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmil ediyor, tezyin ediyor. Meselâ, Muhyîismi birşeye tecellîettiği vakit ve hayat verdiği dakikada, Hakîm ismi dahi tecellîediyor, o zîhayatın yuvasıolan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Aynıhalde Kerîm ismi dahi tecellîediyor; yuvasınıtezyin eder. Aynıanda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzar eder. Aynızamanda Rezzak ismi tecellîsi görünüyor; o zîhayatın bekasına lâzım maddîve mânevîrızkınıummadığıtarzda veriyor, ve hâkezâ... Demek, Muhyîismi kimin ise, kâinatta nurlu ve muhît olan Hakîm ismi de Onundur. Ve bütün mahlûkatışefkatle terbiye eden Rahîm ismi de Onundur. Ve bütün zîhayatlarıkeremiyle iâşe eden Rezzak ismi dahi Onun ismidir, ve hâkezâ...
“Demek herbir isim, herbir fiil, herbir eser öyle bir bürhân-ıvahdâniyettir ki, kâinatın sayfalarında ve asırların satırlarında yazılan ve mevcûdat denilen bütün kelimâtı, kâtibinin nakş-ıkalemi olduğuna delâlet eden birer mühr-üvahdâniyet, birer hâtem-i ehadiyettir.”21
Bütün varlıkları, bütün İlâhîfiil ve isimleri birbiri içinde gösteren bu hakikat dahi, kâinatın bütün hakikatleri gibi, Allah’ın isimlerinden bir güzel ismin tecellîsinden başka birşey değildir. Başka bir eserinde Bediüzzaman, bu hakikati “Ferd isminin tecellî-i âzamı”olarak ifade eder.22
Ferd isminin tecellîsini tekmil eden ve herbir varlıkta Vâcibü’l-Vücudu isim ve sıfatlarıyla tanıtan ise, Ehadiyet tecellîsidir. Bediüzzaman, ehadiyeti “birşeyde ekser esmânın tecellîsi”olarak târif eder:
“Kâinatın heyet-i mecmuasında tezâhür eden haşmet-i rubûbiyet vahdâniyet-i İlâhiyeyi ispat edip gösterdiği gibi, zîhayatların cüz’iyatlarına mukannen erzaklarınıveren nimet-i Rabbâniye dahi, ehadiyet-i İlâhiyeyi ispat edip gösterir. Vâhidiyet ise, bütün o mevcûdât Birinindir ve Birine bakar ve Birinin îcâdıdır demektir. Ehadiyet ise, herbir şeyde Hâlık-ıKülli Şey’in ekser esmâsıtecellîediyor demektir. Meselâgüneşin ziyâsı, bütün zeminin yüzünüihâta ettiği haysiyetiyle vâhidiyet misâlini gösterir. Ve herbir şeffaf cüzde ve su katrelerinde güneşin ziyâsıve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması, ehadiyet misâlini gösterir. Ve herbir şeyde, hususan zîhayatta ve bilhassa herbir insanda o Sâniin ekser esmâsıonda tecellîettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.”23
6. Netice
Bu tesbit bizi, başta naklettiğimiz, “Şecere-i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlâhiye, bir ehadiyet-i Rabbâniye ve sıfât-ı seb’aca mânevîbir sîmâ-i Rahmânîve temerküz-üesmâîve ‘İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn’deki hitâba muhâtap olan Zâtın bir cilve-i taayyünüve teşahhusu tezâhür eder”hükmüne getirmektedir. Bu hükme varıncaya kadar katettiğimiz merhaleleri özetlersek:
1. Gözle gördüğümüz varlıklarıbirer eser olarak aldığımızda, o eserin ardındaki fiili görüyoruz. Fiili teşhis ettikten sonra o fiilin ardındaki ismi okuyor, sonra o ismin ardındaki sıfatlarıanlıyor, sonra sıfatların ardındaki şe’nlere varıyor, sonra da o fiil, isim, sıfat ve şuûnâtın sahibi olan Zât-ıZülcelâlin varlık ve birliğini ve cemâl ve kemâlini tasdik etmişoluyoruz. (Bu tebliğde Risale-i Nur’dan sadece birkaçesmâparıltısı zikredilmiş, sıfat ve şe’nler konusuna hiçgirilmemiştir. Çünkübu konular, bilhassa şuûnât, Risale-i Nur’da ayrıntılıbir şekilde incelenen ve tahkikî îmânıhakkalyakîn mertebesine çıkarabilecek bir potansiyel taşıyan son derece derin ve o nisbette de hassas konular olduğundan, ayrıtebliğler ve kitaplar hacminde incelenmeyi gerektiren bir mâhiyet arz etmektedir.)
2. Fiiller ve isimler, herbir varlıkta içiçe daireler gibi beraberce tecellîettiğinden, bunlarıbirbirinden tecrid ederek değil, bir arada, fakat aradaki incelikleri ayırd ederek ve tecelliyattaki zenginliği zevk ederek incelemek gerekmektedir.
3. Esmâ-i Hüsnânın güzelliğini ve tecellîlerindeki nihâyetsizliği görebilmek için, cüz’îfiilleri küllîtecelliyat içinde ele almalı, yani bir varlıktaki cüz’îbir tecellîyi, kâinattaki bütün emsalleriyle beraber omuz omuza vermişşekilde görecek şekilde bakışaçımızıgenişletmeliyiz.
4. Aynışekilde, bir eserdeki bir fiil, aynıeserde ve bütün eserlerdeki isim-sıfat-şuûnât silsilesini de bir bütün olarak gözlerimizin önüne sermektedir.
5. Bundan bir adım ötesi ise, tek bir varlıktaki tek bir fiilin ardında kâinattaki bütün fiilleri, tek bir varlıktaki bir Esmâtecellîsinin ardında bütün kâinatıkuşatan bütün Esmâyıbirden bulmaktır.
Ana hatlarıyla ve çok kabaca bu beşmerhale ile özetleyebileceğimiz tefekkürüyakalayabilen insan, kâinatıKur’ân’ın ışığında bir kitap gibi okuyan, herşeyde Rabbini bütün isim ve sıfatlarıyla birlikte bulan, huzur-u dâimînin anahtarınıkeşfetmiş, kendisine tevdi edilen emâneti yeri yerince kullanıp “ahsen-i takvim”sırrına erişerek meleklere üstünlüğünügöstermiş, Rahmân’ın nâdide sanat eserleriyle süslüşu dünya sergisine seçkin bir dâvetli olarak ayak basmakla nasıl bir lûtfa eriştiğini anlayabilmişinsandır.
Bu tefekkürüyakalayabilmek, elbette ki kolay değil; sürekli bir ilim tahsiline ve hergün, her vakit tekrarlanacak egzersizere ihtiyaç gösterir. “Bir gün çalışmazsam aradaki farkıben anlarım; iki gün çalışmazsam orkestra şefi anlar; üçgün çalışmazsam dinleyici anlar”diye virtüözün sanatındaki hassasiyeti, Rabbini tanımaya müştak bir kul da mârifetullah sahasında göstermek zorundadır. Fakat bu zorluğun yanında, Cennetin mânevîlezzetleri de vardır:
Onun tanımanın, Onunla beraber olmanın, Onun bize gösterdiğini görüp anlattığınıanlamanın, Ona muhatap olmanın, her yerde her zaman Onu bulup Âlemlerin Rabbiyle başbaşa sohbet etmenin lezzeti...
İşte Risale-i Nur’un dâveti budur.
1. 1950 yılında İstanbul’da doğdu. Gençyaşta basın-yayın hayatına atıldı. 1967 yılından itibaren çeşitli gazete ve dergilerde çalışmaya başladı. Kuruluşundan itibaren Yeni Asya ve Yeni Nesil Gazetelerinde çalıştı. 1979 yılında, ilim ve imanıkaynaştıran eserler konusunda bir çığır açan “İlim-Teknik Serisi”ni hazırlayan Yeni Asya Araştırma Merkezi’nin kurulmasında aktif rol aldıve genel koordinatörlüğünüüstlendi.
Halen serbest-yazar olarak, aylık Zafer dergisinde periyodik, başka gazete ve dergilerde de non-periyodik olmak üzere yazılar yazmaktadır.
Yayınlanmışeserleri:
1) Atom
2) Big Bang - Kâinatın Doğuşu
3) Bir Arının Hatıra Defteri
4) Araştırma Teknikleri
5) Uzay
6) Gezegenler
7) Madde ve Enerji
8) Dünya
9) Kur’ânımızıÖğrenelim
10) Kur’ân-ıKerim ve Açıklamalımeâli (Heyet)
11) Şeytanla Münazara
12) Risale-i Nur Işığında Cevşen Meâli
2. En’am Sûresi, 180; Kehf Sûresi, 110; TâhâSûresi, 8; Haşir Sûresi, 24.
3. Meryem Sûresi, 65.
4. Ra’d Sûresi, 33.
5. Tirmizî, Daavât: 83.
6. Zâriyât Sûresi, 56.
7. Bediüzzaman Said Nursî. Şualar, s. 84.
8. Ahzâb Sûresi, 72.
9. Bediüzzaman Said Nursî. Sözler, s. 503
10. Şuâlar, s. 9.
11. Bediüzzaman Said Nursî. EmirdağLâhikası, 1: 57.
12. Bediüzzaman Said Nursî. Mektubat, s. 306. Bkz. Bediüzzaman Said Nursî. EmirdağLâhikası, 2: 68-9.
13. Bediüzzaman Said Nursî. Kastamonu Lâhikası, 172.
14. Sözler, s. 283-4.
15. A.g.e., s. 58, 75, 588, 620.
16. Şuâlar, s. 137.
17. İsrâSûresi, 44.
18. Sözler, 589-90.
19. Şuâlar, s. 7-9.
20. A.g.e., s. 62-3.
21. Mektubat, s. 309-10.
22. Bediüzzaman Said Nursî. Lem’alar, s. 304, 309.
23. Mektubat, s. 216. Bkz. Mektubat, s. 228; Şuâlar, s. 557; Sözler, s. 56, 275, 278, 529, 536, 553, 557; Hülâsatü’l-Hülâsa, 31. Mertebe.
