RİSALE-İ NURDA KELÂMULLAH

GİRİŞ

Evrende her şey anlamlıdır ve bu anlamlılık bir hakikati ifade eder. İnsan ise, evrenin anlamını anlama ve dolayısıyla evrensel hakikati bulma duygusuna sahiptir. Zaman ve mekân içerisinde yaratılan insan, evrenin ayrılamaz bir parçasıdır. Varlık âlemini kuşatabilmesi için yaratılmışlık gerçeğinden kendini soyutlaması gerekir. Böyle bir imkânsızlığı özünde taşıyan insanın bizzat kendisinden evrensel hakikati bulması beklenemez. Ancak, insanın tüm ihtiyaçlarını karşılayan yaratıcı, evrenin anlamını anlamaya muhtaç yarattığı insanın bu ihtiyacını da karşılar.

Tarih boyunca insanlar hakikatı arama çabası içinde olageldiler. Her şeyin kasıtla yaratıldığını görüp, evrenin bir yaratıcısının olması gerektiğini düşünenler, peygamberlerle gönderilen mesaja muhatap oldular. Evrenin konuştuğu dili bu mesajın rehberliğinde yorumladılar ve nasıl bir hakikata işaret ettiğini anladılar.

Diğerleri ise, bu mesaja sırtlarını çevirip, evrenin konuştuğu dili bizzat kendilerinin anlayabileceklerini iddia ettiler. Hakikati kendilerinin bulabileceklerini sandılar. Fakat, vakıa hiç de böyle olmadı. Vahyi dinlemeyen filozoflar, sistematik bir metodolojide ittifak edemediler ve tarih içinde hep birbirlerini yanlışlayarak geldiler.

Bu durum, 20. yy düşünürlerinin, insanın hakikati bizzat kendisinin bulmasının mümkün olup olmadığını açıkça ve cesurca gündeme getirmelerine neden oldu. Dışımızdaki olayları nasıl anlıyoruz ve anladığımızı nasıl biliyoruz? Anladığımızın doğru olup olmadığını nasıl test edebiliriz? İnsanın önyargısız bir anlama faaliyetinde bulunması mümkün müdür? gibi sorulara cevap arandı. Hermenötik (Anlambilim) üzerine çalışmalarıyla tanınan Gadamer, bütün anlamaların aslında birer yorum olduğunu açıkça ifade etti. Anlama ile yorum arasında temelde bir farkın olmadığını kabul eden filozoflar, artık, yorumlardan etkilenmemiş, önyargılardan kendini sıyırmış 'objektif', tarafsız bir anlamadan söz etmenin imkânsızlığını ilân ettiler.

Post-modern düşünürlerin çoğu, kâinatın kendisi konuşmaz, biz onu konuştururuz, herkes kendine göre bir anlam verir; dolayısıyla evrensel bir doğru veya yanlıştan bahsedilemez, tezinde birleştiler. Böylece hakikatın varlığını inkâra kadar gittiler. Eğer hakikat yoksa, zorunlu olarak insanlığın "önlenemez yıkıma" terkedileceği de bilinen bir gerçekti.

Bununla birlikte, problem, yalnızca insanın neyi bilip bilemeyeceği konusunda entellektüel bir tartışmadan ibaret değildi. Problem, insanlık için en temel soruların cevapsız kalışıydı: Biz neyiz? Hangi kurallar bizi bağlayıcı olmalıdır? Geleceğe ait ümitlerimizi hangi esaslara dayandırmalıyız? Bu sorulara evrensel cevapların bulanamamasından kaynaklanan rahatsızlık, moral, sosyal ve politik hayatımızı da etkilemekteydi.

Şurası bir gerçektir ki, bizim dışımızda bir dünya vardır. Bizim inançlarımızdan, tahminlerimizden, arzularımızdan bağımsız, istesek de istemesek de varlığını bize zorla hissettiren ve ne düşünebileceğimiz, ne söyleyebileceğimiz, ne yapabileceğimiz konusunda bizi yönlendiren bir dünya olduğuna dair yaşam deneyimize dayalı "esaslı bir duyguya" sahibiz. Ve bu duyguyu görmemezlikten gelemeyiz.

Demek ki, gerçek vardır. Ancak, insan bu gerçeği kendisi tespit edemez. Kendisinin ve beraberinde bulunan şu evrenin hakikatını anlamak için çırpınan insana, 'objektif ol', 'önyargısız ol', 'bilimlere güven', 'aklın sana yeter' türünden yapılan tavsiyelerin tümünün sahte olduğu artık açıkça ortaya çıkmış oldu.

İnsan, evrenin bir parçası olarak yaratılmıştır. Zaman ve mekân boyutuyla evrenin dışına çıkıp onun tümünü kavrayabilecek bir özelliğe sahip değildir. Evrenin anlamını, hangi dili konuştuğunu, tahminen değil, gerçek anlamda ancak evrenin yaratıcısı bilebilir ve insana da ancak O bildirebilir.

BÖLÜM I: RİSALE-İ NUR'DA ÂLEM TASAVVURU

"Mücessem lâfz-ı mânidardır âlemde her mevcud." (482/2). Bediüzzaman Said Nursi

Düşünürlerin çoğu evrenin bir kitap gibi anlamlı olduğunu söylediler ve onu yorumlamaya çalıştılar. Spinoza gibi bazı düşünürlere göre, bir metni bile yorumlamanın metodu, evreni yorumlama esasına dayanır.

Evrenin anlamlı bir kitap olduğunu söylemek doğrudur ama, esas sorun bu kitabın tanımının nasıl yapılacağındadır. Anlamlı bulmakla birlikte, hiçbir mantıksal gerekçeye dayanmaksızın, evreni, rastlantılar sonucu kendi kendine var olan bir kitap gibi görenler, onu 'tabiat kitabı' (book of Nature) olarak nitelendirdiler. Bu anlamlı kitabın bir Yazıcısının olması gerektiğini kabul edenler ise onu, 'İlâhi kitap' (book of God) olarak gördüler.

Said Nursi, bir harfin bile yazıcısız olamayacağını apriori olarak anlayabilen insanlar, "nasıl bir harfinde bir kitap yazılan şu kâinat kitabını kâtipsiz zannediyorlar?" (172/1) diye hayretini dile getirir. Onun gözünde kâinat, antika bir kitap gibidir. Her bir harfi sanki zümrüt, elmas, inci gibi kıymetli taşlarla yazılmış, okumasını bilen ya da bilmeyen herkesin hayretle karşıladığı bir kitap. Hakikatini anlamak isteyenler için o kıymetli mücevherlerin her biri, anlamındaki güzelliklere işaret eder.(49/1).

Nursi, her bir varlığın evrensel bir hakikati olduğunu savunur. Ona göre her şey, düşünebilen yaratıkların incelemeleri için Rableri tarafından gönderilmiş bir mektuptur. (481/2). Harika bir sanat eseri olan bu mektubun her harfi yazarının özelliklerini tanıtır. Bu özellikler ise, her zaman her yerde görünen evrensel hakikatlerdir. Küçük ya da

 

büyük her bir mevcudu sonsuz anlam ifade eden şu evrenin dayandığı hakikatler ise, Yaratıcısının Esma-i İlâhiyesidir.

Nursi'nin, kâinatı bir Esma-i İlâhiye kitabı olarak tanımlaması, İslâm düşünce tarihinde yeni değildir. Nitekim, İbn Arabî de Futuhât-ı Mekkiye'sinde kâinatı bir çeşit Esmâ-i İlâhiye kitabına benzetmiştir.

Evreni anlamanın ancak Yaratıcısı ile ilişkilendirilmek suretiyle mümkün olduğunu savunan Nursi, bu ilişkilendirilmenin Yaratıcının İsimleri aracılığı ile yapılması gerektiğini vurgular. İslâm düşünce tarihinde Esma-i İlâhiyeye dayandırılarak evreni anlama çabaları, aslında, Kur'an'ın rehberliğinde düşünme geleneğinin bir ürünüdür. Örneklerini daima herkesin her zaman gözlemleyebileceği varlıklardan seçen Kur'an'a uyarak Nursi de, risalelerinde basit örneklerle evren-Esma-i İlâhiye ilişkisini okuyucularına göstermek ister. Meselâ, bir çiçeği ele alır ve herkesin bildiği özellikleriyle Yaratıcısının İsimlerini nasıl zikir ettiğini uzun uzun anlatır. Yani, çiçek bir görev yapar. Kendini Yapanın vasıflarını ilân eder. Bilinçli, düşünen insanlar da bu ilânı okuyup anlamakla görevlidir. Yeryüzü de bir çiçek gibidir, o da bir tesbih görevi yapar. Yani, üzerinde ilân ettiği Yapıcısının özelliklerinin, ancak tüm evrenin Yapıcısına lâyık özellikler olduğunu, yani Onun, Yaratıcı tanımına uymayan eksikliklerden uzak olduğunu gösterir.

 

Görünüşte bilinçsiz katı madde gibi görünen her bir mevcudun, canlı ve bilinçli, birbirleriyle bağımlı, iç içe geçmiş tesbih görevleri vardır. Bir ağaç, hem bütün bir ağaç olarak, hem de o ağacın yaprakları, meyveleri, çiçekleri de ayrı ayrı kendi başlarına bir bütünlük içinde Yaratıcılarına tanıklık yaparlar. Her mevcut anlamlı bir cümledir. O mevcudu oluşturan parçaları ise birer kelimedir. İnsanlar konuşurken kurdukları cümlelerin kelimeleri ve harfleri o cümlenin tüm anlamını taşımazlar. Nursi'nin gözlemlerinde, evrenin kullandığı dilde ise durum tamamen farklıdır. Her cümlenin taşıdığı mesajın tümünü, hologramda olduğu gibi, o cümleyi oluşturan her bir kelime de aynen taşımaktadır. Büyüklük ve küçüklük, bütün ya da parça oluş, ilân ettiği mesaj itibariyle, yapmış olduğu tesbih görevi itibariyle, farklı değildir. Bir meyvenin hücresi de ancak Yaratıcısının ilmi, iradesi ve gücü ile hareket ettiğini söyler. Bir ağaç büyürken de aynı ilânı yapar, gökyüzü denizinin oluşturduğu cümlenin kelimeleri olan güneş, yıldızlar ve gezegenler de hareket ederken aynı anlamı insanlara taşırlar.(229/1).

İnsan, varlıkların anlamsız olamayacağını anladığı zaman, onların ifade ettiği anlamları anlamaya başlar. Değilse, büyük veya küçük, bütün veya parça, tek başına veya birleşik olarak hiçbir şey insan için hiçbir anlam ifade etmez. Her şey ya tümüyle anlamlıdır, ya da hiçbir şeyin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü evren bütün sözcükleriyle aynı mesajı taşıyan bir cümledir.

Varlıkların anlam taşıma görevlerinin büyüklük ve küçüklükleriyle ters orantılı olabilecek bir sanat özelliğine de sahip olduklarına dikkati çeken Nursi, bir insanın en az tüm bir kâinat kadar yaratılış harikası olduğunu söyler. Bir çiçek bir yıldızdan daha az mesaj taşımaz. Bir çekirdek içindeki potansiyel ağaç, yani vücudu takdir edilmiş bir kaderî ağaç, bahçede cismanî vücut verilmiş bir ağaçtan daha vurgulu bir şekilde Yaratıcısının özelliklerini ilân eder. Çıplak gözle görülemeyecek kadar çok küçük bir zerre üzerine partiküllerle yazılmış bir kitap, gökyüzünde yıldızlarla yazılmış bir kitaptan daha harika bir sanat mucizesi

olabilir.(463/2, 334/2).

Nursi, evrenin anlamını anlamada rehber olarak kabul ettiği Kur'an ile evren arasında bir bütünlük kurar ve evreni, "cismânî bir Kur'ân-ı Sübhânî" (969/2) olarak tanımlar. Kâinat ile Kur'an'ı özdeşleştiren bu ifadenin altında Kur'an ayetleri ile yaratılış ayetlerinin aynı kaynağı ve aynı özellikleri paylaştığı görüşü yatar. Anlam yaprakları bir gül goncası gibi iç içe sarılmış (859/1) şu kâinat kitabının her sayfası bir kitap, her satırı bir sayfa kadar mana ifade eder. Kur'an ayetleri de, her devirde her insanın her halet-i ruhiyesine karşılık gelecek değişik anlamları içerir.(183/1).

Şimdiye kadar ortaya çıkan bütün fen bilimleri, keşfettikleri kurallarıyla, varlıkların dillerini inceleyerek aslında Yaratıcının özelliklerini çalışagelmişlerdir.(261/1). İslam düşüncesinde, yaratıcı ile yaratıklar, yani, Allah ile dünya arasındaki ilişkinin bilgisi, aslında, Allah'ı tanıma bilgisi olarak algılanır. Osman Bakar'ın ifadesiyle, "Bir Müslümanın Allah'ı tanıma çabasının temelli bir bölümünü, İlâhî yaratma fiilinin bir sonucu olan evren hakkındaki bilgisi oluşturur."

Dikkatle incelenince, varlıkların taşıdıkları özelliklerin, Yaratıcılarının Esma ve Sıfatlarının yansımaları olduğu ortaya çıkar. Yaratıkları incelemek, Nursi'ye göre, İlâhi yaratma fiilini ve bu fiilin eserlerini Esma-i İlâhiye dürbünleriyle incelemek anlamında olmalıdır. Bu isimlerin müsemmasına, bu sıfatların sahibi olan Zat'a ancak bu yolla ulaşılabilir.(773/2). Vahyin getirdiği haberlerin ışığı altında Kâinatı incelemek ve kâinatın şahitliği altında vahyi tasdik etmek demek olan Kur'an-kâinat denkliği böylece kurulmuş olur.

Eğer bu denklik bozulursa, Yaratıcının kudretinin ve ilminin birer yansıması olan ve varlıkları bir düzen altına alan İlâhî yaratma fiilinin kanunları, bağımsız yaratıcı bir kudret sahibi gibi görülmek zorunda kalınır.(682/1). Yaratıcının sonsuz özelliklerine şahitlik yaptığı için 'alem-i şehadet' diye anılan şu evrenin parçalarını bir düzene koyan "şeriat-ı fıtriye-i kübra-yı İlâhiyenin cilveleri" [Allah'ın yaratmasının evrensel kurallarının görüntüleri]ne, 'doğallık' izafe etmek gibi bir yanlışlık ortaya çıkar.(1369/2, 682/2).

Nursi, Yaratıcının evrensel kurallarının iki türlü olduğunu söyler. Biri, Allah'ın kelâm sıfatının tecellisi olan, âlem-i asgar diye nitelendirilen insanların davranışlarını düzenleyen ve insana uyması tavsiye edilen kurallardır. Diğeri, Allah'ın irade sıfatının tecellisi olan, makro insan diye nitelendirilen evreni (insan-ı ekber olan âlemi) düzenleyen ve evamir-i tekviniye, sünnetullah, kavanin-i âdetullah, yani yaratılış kanunları adıyla anılan kurallardır. Bunlar, itibarîdirler, yani var sayılırlar ve gözlemlenmeden apriori olarak bilinemezler. İnsanlar ancak yaratılış gerçekleştikten sonra, yaratıcının yaratma biçiminden ampirik gözlemlerine dayanarak aposteriori kurallar çıkarabilirler. Yaratılış kuralları bilgi cinsindendir, varlık âleminde vücutları yoktur. Dolayısıyla, kudreti gerektiren yaratma fiili bunlara izafe edilemez. Bu kuralların, Yaratıcının kudret sıfatının özelliği olan tesir ve icada, yani yaratmaya kabiliyetleri olduğu hiçbir surette ne ispat edilebilir (provable), ne de doğrulanabilir (verifiable). Bu yaratılış kurallarına tabiat (nature) adını takmak tamamen yanlıştır.(228/1, 334/2, 575/1).

İslam geleneğinde, Allah'ın kanunlarının hem insan hayatında hem de âlemin yaratılışında aynen hakimiyetini sürdürdüğünü düşünmek oldukça yaygındır. Bu ikisi arasındaki fark, Allah'ın iki ayrı sıfatının tecellisinden kaynaklanır. Bir şeyin varlığı ancak Allah irade ederse mümkün olur; kendisi için irade edilen var oluş kuralına zorunlu olarak teslim olur. "Her bir varlığın var oluş kuralını bilmek, o varlığın İlâhi iradeye teslim oluş şeklini bilmek demektir." Bir teslimiyet dini olan İslamiyette bilimsel çalışmaların amacı da, varlıkların Allah'ın iradesine teslim oluşlarının kurallarını bulmak ve bu kurallar ağının dokumasıyla kendilerini gösteren İlâhî isimleri insanlara tanıtmak olmalıdır.

Kur'an ile gönderilen anlatıma dayalı, yani sözlü kuralların, kâinatta görünen yaratılış kuralları ile iç içeliğini 'ayet' kelimesi güzel bir şekilde ifade eder. Kur'an'da ayet sözcüğü, hem Kur'an'ın cümleleri için ve hem de varlıkların her biri için kullanılır. Bu durum, İslam dininde Kur'an gibi kâinatın da bir İlâhî vahiy olarak algılandığını gösterir. Gazali, kâinattaki her varlığın daha üst âlemde bulunan bir şeyin ayeti, sembolü olduğunu söyler.

Evren bir ayet olarak algılanırken dikkat edilmesi gereken nokta, bu kelimenin imaj, kopya veya suret anlamına gelmediğidir. Ayet, kendinden başka bir şeye işaret eder ve işaret ettiği şeyin herhangi bir özelliğini kendinde bulunduramaz. Gadamer, "... gösterge (sign), kendi içeriğinde olan bir şeye işaret etmez. Hatta, işaret ettiği şeyin içeriğinin bir benzerini dahi kendisinde bulundurması gerekmez." der.

Demek ki, evrenin kendi Yaratıcısına bir ayet olduğunu söylemek, onun Yaratıcısına ait bir özelliği içermediğini belirtmek anlamına gelir. Evren, yalnızca, bilinçli bir gözlemleyici olan insanın kavrayabileceği dilde Yaratıcısını ilân eden ayetler bütünüdür. Nasıl ki, Kur'an, insan aklının kavrayabileceği düzeyde Yaratıcısının konuşmasıdır, yani tenezzülât-ı İlâhiyedir. Kâinat da, insan aklının kendi kapasitesince anlayabileceği düzeyde insana konuşan İlâhî kudret ve irade dilinin bir konuşmasıdır. O da bir tenezzülât-ı İlâhiyedir.

Çalışmamızın Risale-i Nur'da Âlem Tasavvuru başlığı altındaki bu kısmında ulaşılan sonuçlar, Kur'an ile kâinat arasında ilişki kurmanın aşamalarındaki farklılığı belirtecek bir karşılaştırma yaparak özetlenebilir.

Evreni yaratılmış olarak algılayanlar, evren ile kutsal metin arasında bir ilişki görürler. Çünkü her ikisi de Yaratıcıdan gelmektedir ve dolayısıyla vahiydir. Bu sonuç, Risale-i Nur'da benimsenmekle birlikte, onun farklılığı, bu iki vahiy türünü birbirleriyle ilişkilendirme biçimindedir.

 

Bu ilişkilendirme biçimini üç aşamada değerlendirirsek, Risale-i Nur, üçüncü aşamayı temsil eder.

Birinci aşama

Kur'an: Kitap

Kâinat: Kitap

Her ikisi de Allah'ın vahyidir. Aralarında birbirlerinin anlaşılmasına yardımcı olan bir ilişki görülmez.

-  Kur'an kitabı Allah'ın Kelâm sıfatından, kâinat kitabı da Allah'ın İrade sıfatından gelir.

-  Kur'an, tarihsel bir kutsal metin olarak algılanır.

-  Kur'an'dan dinî ilimler, kâinattan fen bilimleri çıkarılır. Her iki bilimin de oluşumunda kullanılan metodlar birbirlerini etkilemezler.

İkinci aşama

Kur'an: Kelâm-ı İlâhî

Kâinat: Kitap

Her ikisi de Allah'ın vahyidir. Aralarında bir ilişki görülür ve bu ilişki tek yönlüdür: Kâinatın tanımı, Kur'an'dan alınan habere göre yapılır.

-  Madem Kur'an her şeyin Yaratıcısının Allah olduğunu söyledi. Öyleyse, kâinatın Yaratıcısının Allah olması gerektiği sonucuna ulaşılır.

-  Kur'an, Allah'ın İlm-i Ezelîsinden gelir ve fakat belli bir tarih dilimindeki konuşmasıdır.

-  Metodolojisinde,Allah'ın kitabı olan Kâinat, Kur'an ile gelen haberin doğruluğunu tasdik için şahit olarak kullanılmaz.

-  Dini ilimlerin oluşumunda kâinattan yararlanılmadığı gibi, kâinattan çıkarılan fen bilimlerinin oluşumunda da Kur'an'dan yararlanılmaz.

Üçüncü aşama (Risale-i Nur'un bulunduğu aşama)

Kur'an: Tekellüm-ü İlâhi

Kâinat: Konuşan kitap

Her ikisi de Allah'ın vahyidir. Aralarında karşılıklı ve sürekli ilişki vardır. Kur'an, kâinatı tefsir eder; kâinat, Kur'an'ın davasına bürhandır.

-  Kâinat, Kur'an'ın rehberliğinde okunur. Kur'an'ın davasına da kâinat şahitlik eder.

-  Kur'an Allah'ın İlm-i Ezelîsinden gelir ve her zaman "taze nazil oluyor" (972/2) gibi okunur.

-  Kur'an, Allah'ı İsimleriyle bildirir. Kâinat da bu gaybî haberin doğruluğuna, kendisini Yaratanın İsimlerini ilân ederek şahitlik yapar. Böylece, marifetullaha ulaşmak için bir metodoloji çıkar.

-  Dini ilimler ile fen bilimleri birbirleriyle öyle kaynaşırlar ki, aralarında alan farkı kalkar; din ilimleri ve fen bilimleri ayırımı anlamsızlaşır.

 

 

BÖLÜM II: KONUŞMANIN HARFLERİ: ATOMİZM

 

"Bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-i mütenahi lâzımdır" (1368/2). Bediüzzaman Said Nursi

İnsanoğlu kapasitesi elverdiği kadarıyla kâinatı anlama çabasını her zaman gösterdi. Kâinatı anlamak, onun en küçük birimi olan zerreyi doğru anlamakla başlar. İslâm toplumunda, Democritus'tan başlayan ve Aristocularla devam eden atom anlayışına karşı çıkış, hicri ikinci asırda (miladi yedinci asırda) yaşayan Dirâr b. 'Amar'dan gelir. Dirar b. 'Amar, zerrenin, cevher ve araz (essence and accidents) denilen iki farklı parçadan oluştuğunu savunan anlayışı reddeder. Ona göre cisim, yalnızca arazların kümeleşerek bir bütün teşkil etmiş halidir. Zerre, var edildiği andaki arazların hepsinin bütünüdür.

İslâm düşünce tarihinde Sunnî Kelâmın esasını oluşturan Eş'arı (ölümü hicri 303) atomculuğunun özü bu anlayışta yatar. Daha sonraları Ebu Bekir Bakıllani (ölümü hicri 403), İmam Gazali (ölümü hicri 505), Fahreddin Razi (ölümü hicri 606) gibi zatlar bu görüşü desteklemişlerdir.

Eş'ari atomculuğunun Batı dünyasındaki ismi Occasionalism'dir. Buna göre, her şey veya her olay, özünde fanidir. Dünya, zaman ve mekan itibariyle birbirini zorunlu kılmayan, her birine kendine has muayyen, somut şahsiyet verilmiş varlıkların bulunduğu bir yerdir. İlâhî iradenin dışında varlıklar hiçbir surette kendiliklerinden birbirleriyle bağlı değildirler. Birbirlerini etkilemedikleri gibi, bir anda var olan zerrenin, ikinci ana geçişteki zerre ile de zorunlu ve kendiliğinden bir ilişkisi yoktur. Birbirine bağlı gibi görünen A ile B, birbirleriyle bağlı olmak onların tabiatında olduğundan değil, Allah onların böyle görünmelerini irade ettiğindendir. Kâinatta gözlemlenen her sonucun sebebi, doğrudan doğruya Allah'tır. Bu açıklamaların sonucu olarak, Occasionalism'in, felsefecilerin ve pozitivist bilimcilerin anladığı manadaki sebep-sonuç ilişkisini reddettiğini söylemek mümkündür.

Eş'ari atomculuğu, Allah'ın kudretinin mutlak oluşunu tam anlamıyla tasdik etmek ve bir şeyin yalnızca varlık alemine gelmesinde değil, aynı zamanda, o şeyin bir andan diğer ana geçişte varlığını sürdürmesinde de Allah'ın doğrudan müdahalesinin bulunduğunu vurgular. Yani, bir atom, varlığını, yaratıldığı bir andan ikinci bir ana bizzat kendisi taşımaz. Bakillâni'nin ifadesiyle, "Varlığını ikinci bir ana taşıyor gibi görünen bir atom, ikinci ana geçmeden bu alemden fena alemine gider, ikinci anda artık ikinci bir atom yaratılmıştır." Bu ifadeden şu sonuç çıkar: Allah bir atomu yarattığı zaman, onun hem cevherini ve hem de arazını aynı anda yaratır.

Eş'ariler bir anda var olan atomun, bir sonraki anda var olan atom ile, onun varlığını zorunlu kılan bir ilişkinin olmadığını söyleyerek, eşya arasında hiçbir yatay ilişkinin bulunmadığını savunurlar. Bu anlayış, Aristocu sebep-sonuç ilişkisi kavramını red demektir. Her şeyin veya her olayın yegâne sebebi olarak tanımladıkları Allah anlayışı,kendileri de yaratılmış olan ikincil sebeplerin etkenliklerini tamamen reddeder. Fani, yaratılmış hiçbir şey, bir başka şeyin varlığına hiçbir surette sebep olamaz. Eşyanın tabiatında birşeyi var etmeye yeterli sebep olacak güç ve özellik yoktur.

Eşyanın ne özünde ve ne de arazlarında kendine ait bir özelliğin varlığını kabul etmeyen Eş'arilerin görüşünde, 'tabiat kanunları' nesnel bir gerçekliğe sahip değildir. Onlara göre, 'tabiat kanunları' denen şeyler, Allah'ın iradesiyle belirlenmiş, tamamen zihnî kavramlardır; haricî vücutları yoktur. Eşyanın varlık âlemine geliş biçimine bakılınca, değişmez 'kanun' gibi görülen durum, yalnızca Allah'ın yaratma tarzıdır. Eşyanın sabit, değişmez bir tarzda var edilişi, Yaratıcının ilminin, kudretinin, hikmetinin, düzenli yaratma iradesinin sonsuzluğunu gösterir.

 

Buraya kadar Eş'arilerin, gözlemlenebilen Kâinatın en küçük birimi olarak kabul edilen zerreyi nasıl anladıklarını ana hatlarıyla sunmaya çalıştık. Şimdi ise, Said Nursi'nin konu hakkındaki görüşlerini özetlemeye gayret edeceğiz.

Nursi de, sebep ile sonuç arasında yatay bir ilişkinin olmadığını vurgulayan Eş'ari anlayışına katılır. Risale-i Nurlarda sonuçların var olmalarında, sebeplerin etkili olduğu (causation) görüşü tereddütsüz reddedilmekle birlikte, her sonucun bir sebep ile beraber yaratılışının (causality) Yaratıcıyı tanıma ve tanıtmada önemli bir vesile olarak kullanıldığı görülür. Nursi, bu noktada Eş'arilerden önemli bir metodolojik farklılık sergiler. Her sonucun bir faili vardır. Eğer yaratık varsa, mutlaka Yaratıcısı olmalıdır.(311/2). Fakat, esas problem, bu Yaratıcının nasıl tanımlanacağındadır.

Nursi, eserlerinin birçok yerinde, sebep gibi görülen yaratıkların, sonuçları etkileyecek hiçbir özelliğe sahip olmadıkları gerçeğini dile getirir. Her sonucun mutlaka bir faili vardır ve bu fail, ancak sonuçta görülen tüm özellikleri verebilecek kapasiteye sahip bir Fail olabilir. Nursi, Faili tanımak için sonuçtaki özelliklere bakmak gerektiğini Kur'an'ın bir usulü olarak algılar. Sonuçlara verilen özelliklerden Failin mutlak vasıflarını (Esma-i İlâhiyeyi) tanımanın, ancak, yaratık âleminde sebep-sonuç ilişkisine (causality) dikkat etmekle mümkün olabileceğini savunur.(191/2-192). Sebeplerle sonuçların beraber bulunması bir iktiran (birarada bulunma) dır, illet (Yaratıcı sebep) zannedilmemelidir.(653/2). Fail, "müsebbebi [sonucu] sebep ile beraber halk ederek, cilve-i esmasını ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet, bir mukarenek [yanyanalık]" vermiştir.(682/2). Çünkü, her sonuç, tüm evren ile tam ahenk içinde olacak şekilde vücut bulur. Sonuçta gözlemlenen bu özellikleri verebilmek için, bütün evreni kapsayan bir ilim, kudret, irade... sahibi olmak gerekir. Bu dünyada sebep görevini yapan eşyanın kendileri de yaratılmaktadırlar. Sonuçları yaptıklarını iddia edecekleri ne bir ilme, ne bir kudrete ve ne de bir iradeye sahiptirler. "Demek, esbab-ı zâhiriye hiçtir. Yalnız bir Kadîr-i Zülcelâl onları halk edip hikmetiyle esbaba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor." (311/1).

Sebep ile sonuç arasındaki ilişkinin, veya bir anda var edilen atom ile ikinci bir anda varlık âleminde görünen atom arasındaki ilişkinin sorumlusu, doğrudan doğruya her şeye gücü yeten Faildir. Nursi'nin ifadesiyle, "Kadir-i Külli Şey, esbabı halk etmiş, musebbatı [sonuçları] da halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbaba bağlıyor. Kâinatın harekâtının tanzimine dair kavânîn-i adetullahtan ibaret olan... tabiat-ı eşyayı iradesiyle tayin etmiştir. Ve o tabiatın vücud-u haricîye mazhar olan veçhini [yaratık âlemindeki görünümünü] kudretiyle icad etmiş ve eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş"tir.(683/1).

'Tabiat kanunları' tanımında da Nursi, Eş'ari geleneğini sürdürür. Naturalistlerin 'tabiat'
dedikleri şey, mevhumdur, itibaridir, nesnel dünyada vücudu yoktur. Nursi, 'tabiat' denen
şeyin ancak bir sanat olabileceğini, sani' olamayacağını; bir nakış olabileceğini, nakkaş
olamayacağını; bir nizam olabileceğini, nâzım olamayacağını; yaratılıştan çıkarılan hükümler
olabileceğini, hâkim olamayacağını; Yaratıcının yaratmadaki düsturları olabileceğini, fail ve
yaratıcı olamayacağını; bir kanun dense bile, yaratıcı bir kudret olamayacağını söyler.(571/1,
682/1). Ona göre, 'tabiat kanunları' değil de, yaratıcının evreni bir bütün halinde yaratmasında
gözlemlenen manevî ve yanlız vücud-u ilmisi bulunan ahkâmlar ve düsturlar vardır. Bu
ahkâmlar, yaratıcının mutlak, yani sınırsız ve değişmez olan isimlerinin bir kanun şeklinde
evrende                                                        tezahür etmesidir.


Meselâ, Yaratıcının her zaman ve her yerde kasıtlı, düzenli, hikmetli, rahmetli, bilerek yaratması, evrende, irade, nizam, hikmet, rahmet, ilim kanunları olarak gözlemlenir. Bu kanunlar da, Yaratıcının her zaman ve her yerde mutlak Mürid, Nâzım, Hakîm, Rahîm, Alîm olduğuna işaret ederler.(916/2).

Nursi, zerre ve hareketi konusunda da Eş'ari çizgiyi takip eder. Bir zerrenin bir anda bulunduğu konumunu, bizzat kendisi kendinden kaynaklanan bir özelliğine dayanarak belirleyemeyeceğini savunur. Zerre, sonsuz imkânat içinde herhangi bir pozisyonda bulunması mümkün iken, birden bire en anlamlı, en uyumlu, tüm evrenin yaratılışının amacına en uygun konumu takip ederek, belirli bir özelliğe bürünüp, o konuma mahsus bir keyfiyeti takınıp, düşünen insanları bile hayretler içerisinde bırakacak hikmetli bir sonuç sergileyecek bir pozisyona girer. Nursi, bu durumun, mutlaka bütün evreni yaratacak kudrette bir Yaratıcının olmazsa olmaz varlığına tanıklık ettiğini söyler.(1368/1). Her bir zerre, evrende geçerli olan umumî dengeyi korur. Diğer tüm zerrelerle olan her bir ilişkisinde ayrı bir görevi ifa eder. Aklı ve iradesi olmayan bu zerrenin, evrenin tüm zerreleriyle bilinçli bir ilişki ağının içerisinde bulunması, ancak Yaratıcısının kast ve hikmetini gösterir, Onun birliğinin delillerini sergiler. Böylece, yaratıcısına bir bürhan olur. O halde, der Nursi, "Allah'a giden yollar, yaratıklarını nefesleri (her bir andaki hareketleri) adedincedir."

(1368/2).

Zaman içerisinde zerrelerde gözlemlenen sürekli değişikliklerin, materyalist ve natüralistlerin vehmettikleri gibi tesadüfen, anlamsızca, kasıtsızca,kendi kendine oluşan bir hareket olamayacaklarını savunan Nursi, onların, ezelî Yaratıcının şu Kâinat kitabındaki yaratılış cümleciklerini yazarken kudret kaleminin titreşimlerini ve akışını temsil ettiklerini söyler. Çünkü bütün mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, her bir anındaki hareketinde 'Bismillah' der, yaratıcısının isimlerini, özelliklerini yansıtır, dile getirir.(247/1).

 

Nursi, zerrenin hareketini şöyle tanımlar: "âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde olan bir ihtizazdır, bir harekâttır."(247/2). Zamanı ise, Allah'ın ilminin şu mümkün âlemdeki "mevt ve hayata, vücut ve fenâya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtası" (247/1) olarak tanımlar. Nursi'ye göre, her bir zaman dilimi bir modeldir; her bir mekân da bir modeldir. Yaratıcısı, zaman içerisinde, "taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icad ediyor, birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor:" (74/1) Nursi, zaman içerisinde yenilenen dünyanın, insanların rahatlıkla gözlemleyebilecekleri bir dilimini örnek olarak alır. Meselâ, bir bahar mevsimindeki kudret mucizeleri, rahmet hediyeleri diye adlandırdığı meyveler, sebzeler, çiçekler hikmetli birer kitap gibi her mevsim yeniden yazılır. Her mevsimde, rahmet mutfağı taze olarak kurulur. Nursi, bu gibi örneklerle, "mücedded" (daima yenilenen) yaratıklara nasıl her mevsim, benzer fakat değişik sanatlı elbiseler giydirildiğine dikkati çekerek zaman ve mekânın "emir" (74) ile "yeniden, yoktan, hiçten yapılıp" (311/1) vazife yapmak üzere gönderildiğini anlatır.

Bu anlatımlarda Nursi'nin hedefi, zerrenin hem zaman ve hem de mekân boyutunda doğrudan doğruya Yaratıcısını tanıtma görevi yaptığını belirtmektir. Zaman içinde hareket eden zerrelerdeki değişmeleri, Nursi, tek bir kalemden çıkan bir mektubun yazılışı esnasındaki hareketlere benzetir. Bu durum Yaratıcının tekliğine işaret eder. Mekân boyutundaki değişiklikleri de dâima tazelenen aynalara benzetir. Bu aynalar, Yaratıcının isimlerinin ayrı ayrı vasıfları olduğunu ve sonsuz değişik düzeylerde tecelli ettiklerini gösterir.(199-200).

Nursi, eserlerinde, zerrenin hareketini daima parça-bütün içinde değerlendirir. Bir zerre tek başına değil, ilişkili olduğu bütün içinde anlamlandırılmalıdır. Kâinattaki düzen o kadar iç içedir ki, "Kâinatı halk edemeyen, bir zerreyi halk edemez. Bir zerreyi tam yerinde halk edip muntazam vazifeleriyle çalıştıran, yanlız kâinatı halk eden Zat olabilir." (1837/1) sonucuna ancak parça-bütün ilişkisi göz önünde bulundurularak ulaşılır. Aynı ilişkiyi kurarak, bir zerrenin hemen mukarinindeki (bitişiğindeki), sebep gibi görünenlerin, o zerrenin Yaratıcısı olamayacakları kolaylıkla anlaşılabilir.

İslâmî düşünce geleneğinde gerek Kur'an'ın anlaşılmasında ve gerekse insanın anlaşılmasında bu bütüncül yaklaşıma sıkça rastlanır. Tefsir biliminde, Kur'an'ın bir ayeti, Kur'an'ın tümü dikkate alınarak anlaşılmalıdır. İnsanı anlama çabasında da, her bir insanın 'küçük bir kâinat' olduğu, onun tüm kâinat ile iç içeliği sürekli vurgulanır. Nursi, bunlara ilâveten, kâinatın bütününden ayrı olarak ele alınamaz olan bir zerrenin dahi bu bütün içerisinde değerlendirildiğinde anlaşılabilir olduğunu savunur. Schleiermacher, anlamanın vazgeçilmez bir şartı olarak, "Bir parçanın anlamı ancak onun bulunduğu bağlamdan (context), yani parçası olduğu bütünden çıkarılır." derken aynı noktaya parmak basar.

Parçadan bütüne geçme ve bütünün içinde parçayı anlama ve anlatma çabası, Risale-i nur'da yaygın olarak bulunur. Allah'ın birliğini anlatırken, kendine has bir anlam yüklediği 'ehadiyet' ve 'vahidiyet' kelimelerini, 'ehadiyetten vahidiyete geçiş' ve 'vahidiyet içinde ehadiyeti görme' gibi ifadelerle birbirlerine geçişli olarak kullanılır. Okuyucuların dikkatini çekmek için kullanılan örneklemelerde de bu geçişler tekrarlanır. Bu iç içelikte varılan sonuç: bir göze yerleştirilen atomun, ancak evrenin tümünün Yaratıcısının eseri olabileceğidir. Örnek olarak şu alıntıyı yapabiliriz: "Şu kitabın bir noktası olan hurdebini bir huveynat [mikroskopik bir bakteri] ki, çok defa büyütüldükten sonra görünür. Dikkat et: Nasıl mu'ciznûmâ, hayret-fezâ [hiçbir sebebin yaratamayacağı, insanları hayrette bırakacak] bir misâl-i musağğar-ı kâinattır! [evrenin küçültülmüş bir örneğidir]... Onu yazan, bütün kâinatı da o yazmıştır:" (1368-1369).

 

"Parçadan bütüne ve bütünden parçaya sürekli dönüşler yapılmalıdır. Bu dairesel dönüşüm anlamanın vazgeçilmez bir özelliğidir." derken Schleiermacher, metinlerin anlaşılmasında parça-bütün ilişkisinin ihmal edilemezliğini dile getirir. Yalnız şurası unutulmamalıdır ki, insanların sınırlı kapasiteleri ile kullandıkları cümlelerde ve yaptıkları işlerde bu parça-bütün arasındaki geçişli dairesel döngü evrensel anlamda kullanılmaz; yalnızca kısmen geçerlidir.

 

BÖLÜM III: KÂİNAT KONUŞUYOR

"Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin." Kur'an, İsrâ Suresi (117): 44

İrili ufaklı yüz otuz üç risaleden oluşan Risale-i Nur Külliyatında en fazla referans verilen âyet, yukarıda baş kısmının Türkçe anlamı verilen İsra Suresi'nin 44. âyetidir. Her şeyin her an tesbih ettiğini Nursi, çok basit anlatımlarla okuyucusunun dikkatine sunar:

"Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak. İşte, bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesimin esmesiyle oynaması içindeki lâtif ağzını gör... Şimdi kuşlara bak. Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları bir Sâni-i Hakîmin intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat'î ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat ve ifade-i maksat

etmeleridir."(306-308).

Bu örnekleri, "Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine... Hep beraber nutka gelmiş... vahdete... kudrete şahitleriz biz." (354/2) gibi, şiirselleştirilmiş ifadelerle de zenginleştirmek mümkündür. İnsanın günlük hayatında iç içe yaşadığı taşların, madenlerin, rüzgârların, ırmakların, denizlerin, çiçeklerin, meyvelerin, sebzelerin, ayın, güneşin güzelliklerinden, faydalarından, insan için menfaatli özelliklerinden, yağmurun şıpırtılarının anlamsız olamayacağına o kadar sıklıkla referans verilir ki, nerdeyse Risale-i Nur'un yarısı şu dünyadaki varlıkların anlamlı, faydalı, maksatlı yaratılmış olduklarından bahseder denilse, mübalağa edilmiş olmaz. Hatta Nursi, evrenin o derece anlamlı, sanatlı ve faydalı amaçlar güdülerek yaratılmış olduğuna dikkati çekerek, insan aklının evrendeki bu anlamlı düzeni çalışarak oluşturduğu fen bilimleri kütüphanesini, bu evren kitabından aldığını ve ona göre yazdığını söyler.(454/1).

Risale-i Nur'da İslâm dinin temel inanç esaslarının anlatımı, tamamen şu görünen dünyadaki eşyanın yapmış olduğu tesbihata dayandırılır. Nursi, bu anlatım tarzını Kur'an'dan aldığını söyler. Onun gözünde tesbihat, bir konuşmadır (tekellüm); bir konuşturmadır (intak); bir lisandır, anlamlı bir keyfiyettir; bir açıklamadır, eşyanın yapmış olduğu görevin neler olduğunu açıklar; bir ilândır, Rabbin özelliklerinin (esma ve sıfatının) neler olduğunu bildirir; bir tanışmadır (taarrüf), insana Rabbini tanıtır; bir tanımadır (marifet), insan eşyanın tesbihatına muhatap olarak Rabbini tanır; bir davettir, insanı Rabbini tanımaya çağırır; bir sevgi mesajıdır, bir tebessümdür, Rabbin merhametini gizlice muhtaç kullarına bildirir; bir şehadettir, gayb aleminin bu dünyada tanıklığını yapar; bir tenzihtir, eşyanın üzerinde görünen özellikler, Yaratıcısının kusursuz, noksansız, mutlak özelliklere sahip olduğunu gösterir.

Evrende her bir varlığın tesbih ettiği haberini Kur'an'dan işiten kimsenin zihninde, kâinat dirilir, sanki ayakta zikir yapan bir âlem ile karşılaşır. Karanlık gökyüzünde birer cansız ateş yığını gibi görünen yıldızlar veya yeryüzünde ilk bakışta anlaşılamayan gizemli yaratıklar vahyin getirdiği bu haberle hep birlikte birer ağız olup anlamlı kelimeler söylemeye başlar. Nursi, her varlığın tesbih görevini yaptığını düşünen kimsenin gözünde, yeryüzü bir kafa, kara ve denizler birer lisan ve bütün hayvanlar ve bitkiler zikir yapan kelimeler şeklinde gözüktüklerini söyler. (53/2,164-165,195/1,198/1). Kâinat bir bütün halinde sanki bir insandır, büyük bir sesle zikreder. Küçük parçacıkları ise küçük sesleriyle o büyük sese katılarak hep beraber Yaratıcılarının noksansızlığını, mutlaklığını ilân ederler. Sanki 'Lâ ilâhe illâ Hû' diyerek zikrederler.(319/2).

 

a- Daimî Faaliyet

Nursi, Rahman Suresi'nin "O her an bir tasarruftadır" anlamındaki 29. ayeti ile, Bürûc Suresi'nin "Dilediğini daima yapan Odur" anlamındaki 16. ayetinin tefsirini yapmaya şöyle bir soru ile başlar: Kainatta gözlemlediğimiz, insanı hayrette bırakan şu faaliyetin sırrı nedir? Neden şu durmayan faaliyet durmuyor ve her şey daima dönüp tazeleniyor?

Cevap olarak da, yaratıklarda gördüğümüz çeşitliliğin, Yaratıcının İsim ve Sıfatlarının sonsuz çeşitlilikte tecelli etmesinden kaynaklandığını söyler. Bu İsim ve Sıfatların bütün incelikleriyle nakışlarını göstermeleri için de, bir kitap gibi olan kâinatın, bir mektup gibi olan her bir mevcudun, her an tazelenmesi ve yenilenmesi gerekir. Onlar yeniden yeniye anlamlı bir şekilde yazılmalı ki, bütün şuur sahipleri tarafından daima okunsun ve onların sonsuz anlamları ifade ettikleri anlaşılsın.(386/1).

Kâinatta gözlemlenen faaliyetin daimî oluşunu sık sık gündeme getiren Nursi, okuyucularının bu olguyu algılamalarına yardımcı olmak için, önce yaratılıştaki asırlık değişmeleri, sonra yıl içerisindeki değişmeleri, her mevsimde bir kâinatın gidip yeni bir kâinatın geldiğini, hatta her günde yepyeni bir dünyanın birbiri arkasına takılıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıldığını anlatır.(74/1,314/2).

Nursi'nin dünyasında, "hadsiz zerrât tarlasında" yeniden yeniye yaratılan fani mevcudat ve olaylar zaman nehrinin içinde sürekli akıp giderler. Her şey, her an, gerçekte yaratılışta hiçbir etkisi olmayan, yalnız zahirî olan sebepleriyle beraber vefat ederler. "Her sene, her gün bir kâinat ölür, bir tazesi yerine gelir." (118/2) Okuyucusunun gözünde daima değiştirilen bir evren vardır. Her varlık bir modeldir. Yani, Yaratıcının yaratma emirlerine "itaat ve inkiyad ile istidatlarına göre bir nevi ibadet yaparlar." (1278/2). Bu modeller değişik anlamları ifade etmek üzere bir kitabın cümleleri gibi dizilirler. Her bir zaman dilimi bu anlamlara ayrı bir boyut kazandırır.

Dama yeniden yazılan ve bütünlüğü hiç bozulmayan bu kâinat kitabını dikkatli okuyan bir kişinin Yaratıcıyı tanıması kaçınılmazdır. Çünkü, Nursi'ye göre, bir fiilin fâilsiz, bir sıfatın o sıfatı kendinde taşıyan bir mevsufsuz, veya bir sanatın sanatkârsız olması mümkün değildir.(311/2,916).

Evrendeki fiiller ise iç içedir ve daimîdir. Bir ağacı inceleyen kişi, "bir maddeden inşa" edilen o ağacın, şeklinin, onu ağaç yapan sıfatların, "belki zerratından başka bütün keyfiyat ve ahvallerinin" yalnız o ağaca mahsus olmak üzere "hiçten icad" edilerek ibdâ suretinde yaratılışını görür. "Bir maddeden inşa" suretindeki yaratılışında kullanılan zerratının da, Yaratıcının "memurları" olduğunu ve fakat "icraatçıları" olmadığını anlar. Bu memurların da, "Yaratıcının kudretinin icraatını ilân" etmek üzere yaratıldıklarını görür. Bu iki türlü yaratma fiilini gözlemlemek için, aynı ağacın bir dalına baktığında da, yalnızca o dala mahsus olmak üzere şekil, sıfat ve keyfiyatın hiçten icad edilerek verildiğini anlar. Bu şekilde ağacın en küçük birimine de baksa, o birimin yaratılışında "maddeden inşa" suretinde icadını ve aynı zamanda, o maddeye has şekil, sıfat ve keyfiyatlarının da "maddesiz ibdâ", suretinde hiçten icadını gösteren bir fiille karşılaşacaktır.(682/2, 1278/2, 2025/1).

 

Böylece, her cismin bir inşa ve bir de ibdâ suretinde iç içe yaratılışını müşahede ederek, Nursi'nin "faaliyet-i mustevliye" dediği, sınırlı âlemdeki sınırsız ve daimî yaratılış faaliyetini gözlemlemek mümkün olur. Bu sonsuz faaliyet, her şeyin varlık alemindeki konumuna en uygun şekilde, kasten, merhametle, en büyük ile en küçük arasında bir fark olmaksızın, sonsuz kolaylık ve bollukla Yaratanın, yaratık cinsinden, yani sınırlı olamayacağını bildirir. Aynı zamanda, daima değişen ve tazelenen eşyanın en küçük birimiyle birlikte daima yenilenmesi, bu Yaratıcının İsim ve Sıfatlarının sonsuzluğuna işaret eder. Meselâ, mevcudatın düzenli, ölçülü, anlamlı bir şekilde yaratılıyor olmaları, Yaratıcının ilminin sonsuzluğuna; vücutlarının korunmaları, canlı olanların canlılıklarını sürdürmeleri, Onun mutlak Kayyum ve Hayat Veren olduğuna delildir. Bu örneklerde görüldüğü gibi, hem daimî, hem de kapsamlı, daima değişen ve yenilenen sonsuz yaratılış, Yaratıcı İlâhın, görmek, işitmek, konuşmak, hikmetli ve kudretli olmak gibi vasıflarının sonsuz olması gerektiğini kavramamıza yardımcı olur.(916-917).

 

b. "Taharrük tekellümdür"

"Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu." Kur'an, Fusillet Suresi (41):21

Faaliyetin daimî ve kapsamlı olduğuna dikkat edilince, yaratıkların isterse zerrelerine, isterse zerrelerinin terkibiyle yaratılan, meselâ, bir kuş formuna bakılsın, Yaratıcının sürekli bir şekilde anlam aktarması yaptığı görülür. Eşyanın zaman içerisinde bütün zerreleriyle birlikte hep anlamlı bir şekilde hareket halinde olması, Nursi'ye göre, kâinatı zevkle dinlenecek bir musiki-i İlâhiye olarak görmemize imkân verir. Kâinat bir bütün halinde, sonsuz nağme çeşitleriyle ses verip tesbih eden, Yaratıcılarının vasıflarını anarak ilân eden İlâhî bir orkestradır. Bu da, evrenin daima zikir halinde olması demektir. İnsan ise, bu zikri duyan, anlayan ve aynı zamanda ona katılabilecek kabiliyetle donatılmış bir ser-zâkirdir. Her insan kafası, kâinatın sessizce yapmış olduğu bu zikrin manalarını kelimelere dökerek seslendirebilecek bir baş zâkirdir. Yani, kâinatın konuşmasına kendi konuşması ile katılabilecek kabiliyettedir. Nursi'nin benzetmelerinde insan kafası, bir aynasız fotoğraf, bir telsiz telgraf veya bir plâksız fonoğraf gibidir.(823/2;284/2).

Bir film şeridinin sabit bir karesine bakılması gibi, kâinatın bir anına bakılırsa, Nursi, böyle bir sabit kareyi gül çiçeğine benzetir. Birbiri içinde sarılı sonsuz gül yapraklarının her biri, çeşit çeşit yiyeceklerle donatılmış sonsuz sofraları içermektedir. Her bir sofra kendi lisanıyla Yaratıcısının ne kadar Rahim, Kerim, Rezzak olduğunu ilân eder.(1122/1). Her bir canlı, ölçülü, düzenli ve faydalı haliyle, Yaratıcısının Hayat veren, İrade ve Hikmet Sahibi olduğunu söyler. Anlamlı yaratıkların içinde bir de konuşan insan yaratanın, mutlaka kendisinin de konuşur olduğunu, yani Kelâm sıfatı ile mevsuf olduğunu anlamak zor değildir.

Kehf Suresi'nin, "De ki: Rabbinin kelimelerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, hatta bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbinin kelimeleri tükenmeden o denizler tükenirdi." Anlamındaki 109. ayetinin tefsirinde geçen "kelimat" (kelimeler) sözcüğünün, Nursi, evrende görünen her bir yaratık demek olduğunu belirtir. Bunlar, mücessem (maddi cisme bürünmüş) kudret kelimeleri veya ilmin hikmetli kelimeleridir. Özellikle, canlılar aleminin küçücük yaratıkları birer kelime-i Rabbaniyedir. Yaratıcısının Mütekkellim olduğunu ilan eden mahlûkatın devamlı hareket halinde olması, bu Yaratıcının kelâmının nihayetsiz olduğunu gösterir. Bununla birlikte, evrenin her bir cüz'ününün, tam bir ahenk halinde bir bütünlüğü olan İlâhi musikiye katılması, bu Mütekellim'in hem varlığına, hem birliğine ve hem de sonsuzluğuna (mutlakiyetine) delâlet eder.(195/1,730-731,916­917,1120/1).

 

Nursi, Rabbin kelâm sıfatının tecellisi olan vahiy ve ilhamlarla konuşmasındaki kelimeler ile, mücessem kelimeler diye adlandırdığı, İrade ve Kudret sıfatlarının tecellileri olan yaratıklar, arasında önemli bir ilişki görür. Mücessem kelimeler olan yaratıkların hal dilleriyle, vahyin konuşma dilinin kelimeleriyle gönderdiği haberin doğruluğuna şahitlik yaptıklarını eserlerinin tümünde tekrar tekrar dile getirir. Nursi'ye göre, bu maddî ve cismanî olan âlem-i şehadet bir ceset, bir suret, bir kitabın lâfzını ifade eden cümleler gibidir. Nasıl ki ceset, ruha dayanır, onunla ayakta durur. Lâfız da manaya dayanır, ona göre nurlanır. Bu cismanî âlem lâfzının manası, bu kâinat kitabının yazarının özelliklerini belirten Esma-i İlâhiyeye dayanır, onlara bakar, onları ifade eder. Şu âlemdeki bütün güzellikler, kendilerinde görünen manalarının manevî güzelliklerinden ileri gelir. Bu manaların hakikatleri de Esma-i İlâhiyeden gelir ve onların bir çeşit gölgeleridir.(880/2).

Bu gölgeler daima değişmektedirler. Her bir canlının vücudu bir kelime ise, bu kelime söylenir, yazılır ve sonra fenaya girip kaybolur. Fakat kendi vücuduna bedel, manasını, suretini, insan ise ruhunu, hem de mislini, dünyevî faydalarını, yani zahirî vücutlarından daha kıymetli olan manevî vücutlarını kendi yerlerinde bırakır sonra giderler. Meselâ, der Nursi, bir önceki bahar mevsiminde yaratılan yaprak, çiçek, meyve gibi varlıklar, bu bahardakinin benzeridir. Farkları itibarîdir. O itibarî fark da, hikmetli birer kelime, rahmetli birer söz, kudreti gösteren birer harf gibi olan bu yaprakların, çiçeklerin, meyvelerin işaret ettikleri manaların inceliklerini, değişik anlamlarını, Nursi'nin ifadesiyle, "nukûş-u esmâ-i ilâhiye" yi yansıtması içindir.(877).

Bir mevcudu oluşturan parçalarının bütünüyle olan ilişkisinden de Esma-i İlâhiyenin nakışlarındaki incelikleri okumak mümkündür. Nursi, bu okumayı örneklendirmek için, bir ağacın gövdesinden çıkan dalları başa, o dallardan çıkan ince dalları dillere, o dallardaki düzenli dizilmiş meyveleri de kelimelere, ve tüm ağaçtaki harika özellikleri taşıyan tohumcukları da harflere benzetir. Bu ağacın konuşması tek bir cümle değil, birden fazla başta, yüzlerce dillerle ve binlerce kelimelerle yapılan bir konuşmayı ifade eder. Her bir tohumda ise, bu ahenk içinde yapılan konuşma tekrar dile getirilir. Yani, bir harf küçüklüğündeki tohum, tüm ağacın ifade ettiği belki de bir kitap kadar geniş bilgiyi içermektedir. Bu iç içelik, yaratıcının her şeyi mucizevî bir şekilde yarattığını gösterir. Yani, Yaratıcı, tek başlarına anlamsız küçük parçaları birleştirerek, anlamlı büyük bir ağaç yaratmamaktadır. Her bir küçük parçanın içerisinde, hologramda olduğu gibi, büyük parçanın bütün özellikleri yerleştirilmiştir.(63).

"Bir kelimeyi yazan, harfini yazanın gayrisi değildir." der Nursi, "Bir kitabı yazan sayfayı yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi." Hem evren öyle bir kitaptır ki, her bir harfinin içinde bütün evrenin ifade ettiği manayı taşıyan ince kitapçıklar yazılır. Evren öyle yaratılmış ki, onu kim yarattıysa dünyayı o yarattı; dünyayı kim yarattıysa canlıları o yarattı; canlıları kim yarattıysa bir ağacı, dallarını, meyvesini ve tohumlarını o yarattı, demek zorundayız.(63/2,1345-1346).

Özetle, Nursi, sanatlı ve anlamlı bir kitaba benzettiği evreni, statik bir kitap değil, dinamik bir kitap olarak sunar. İlâhi kudret, daimî faaliyetiyle, kâinatı bütün parçalarıyla birlikte ahenk içinde konuşturur. Güya göklerin ve yerin müteharrik varlıklarının hareketleri, evrenin konuşmasındaki kelimelerdir. Bu taharrük (devamlı hareket halinde yaratma) ise bir tekellümdür (evrenin konuşturulmasıdır). Faaliyetin sürekliliği sonucu, varlık âleminde görünen eşyanın tekrar zevali (yenisi getirilince eskisinin fena âlemine gönderilmesi) bir tesbihtir (o eşyada görünen özelliklerin eşyanın kendisine ait değil, bilâkis onlara, Yaratıcılarını tanıtmak üzere verilmiş özellikler olduğunun ilânıdır). Demek, evrendeki sürekli hareketlilik, Yaratıcının, kendisini şuur sahiplerine Esmasıyla tanıtan bir konuşturmasıdır.(481/2).

 

Evreni bir kitaba benzeten düşünürlerden Nursi şu iki noktada farklılık gösterir: Evren, devamlı değişerek konuşmasını tazeleyen İlâhi bir kitaptır. Ve, bu konuşma Yaratıcıyı, Esma-i Hüsnasının sonsuz mertebedeki tecellileriyle tanıtmak amacıyla yaptırılır.


BÖLÜM IV: KÂİNATLA KONUŞAN KELÂMLA DA KONUŞUR

"Hiç imkân var mı ki, bu kâinatın Sânii, mahlûkatını yüz bin dillerle birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın? Haşa!"(970/2). Bediuzzaman Said Nursi

Madem her bir harfi binlerce manayı içeren bu evren kitabını yazan, onu irade ve ihtiyar ile düzenlemiş, süslemiş ve bilerek yazmıştır. Öyleyse, bu kitabın anlamını da bildirmesi gerekir. "Elbette nasıl ki yapan bilir", der Nursi, "öyle de bilen konuşur." Eğer anlamlı bir kitabın manası doğru anlaşılmazsa, hiç yazılmamış gibi olur.(177,261,703/1,969/2).

Bir zatın varlığını gösteren en açık ve kuvvetli delil konuşmasıdır. Şu mevcudat, yaratılışlarındaki harikalık ile, Yaratıcılarının ilim ve kudretinin sonsuzluğuna delâlet ettiği gibi, daima konuşmaları ile de kelâm-ı İlâhînin sonsuzluğuna işaret eder.(730,917/1). Nasıl ki, Yaratıcı, kendini tanıttırmak için sonsuz diller olan şu harika varlıklarla kemalâtını ilân ediyor, elbette kendi sözleriyle dahi kendi sonsuzluğunu bildirmesi gerekir.

Her yarattığı eserde ilim ve kudretiyle kendinin Alîm ve Kadîr özelliklerine sahip olduğunu gösteren Yaratıcı, bilinçli insana, anlamlı bir konuşma yapacak özellikte yarattığı şu evrenin tanıklığı altında kendinin Mütekellim de olduğunu bildiriyor. Madem Mütekellimdir, öyleyse, varlığını ve birliğini yalnızca yaratıkların tanıklığına bırakmamalı, kendine lâyık bir kelâm ile de konuşmalıdır, der Nursi.(906/2).

Evrenin yaratıcısını merak eden insan, Ona muhatap olmak ister. Kendisini yarattığı, ihtiyaçlarını karşıladığı ve bu güzel dünyada misafir ettiği için memnuniyetini ifade etmek ister. Fakat, yaratık cinsinden olmayan Yaratıcıya nasıl muhatap olacağını, teşekkürlerini nasıl ifade edeceğini bilemez. Dünyadaki güzellikleri yaratarak kendini insanlara fiilen sevdiren Yaratıcı, onlarla konuşup, onları kendine muhatap alıp sohbet ederek de sevdirmesi, Onun rahmetinin gereğidir. Madem teşekkür etme ihtiyacı vermiş. Kendisine nasıl teşekkür edileceğini bu sohbetinde bildirmesi beklenir.(907/2).

Şu dünyayı mükemmel bir saray gibi yaratan, sonsuz nimetleriyle misafirlerine ikramda bulunarak fiilen ve halen konuşan şu sarayın sahibi, onlarla kavlen ve kelâm ile konuşması niçin beklenmesin? (703/1,906,970/1). Nursi sorularına şöyle devam eder:Şu evrenin Yaratıcısı, her cins yaratığı kendi aralarında konuştursun, anlaşmalarını sağlasın, özellikle insanları bilinçli bir konuşma özelliği ile donatsın da kendisi söz ile konuşamasın veya konuşmasın. Böyle bir ihtimali kabul etmek ne kadar makuldür? Bir dilin binlerce çeşit tad alma özelliğine karşı yüz binlerce çeşit nimetler yaratan, insanlara böylece rahmetini ve şefkatini gösteriyor. İnsanları, bu nimetlerin nereden geldiğini, niçin gönderildiğini, kendilerini de niçin böyle kafile kafile gelip, biraz burada kalıp tekrar gittiklerini merak edecek, konuşarak soracak özellikte yaratıyor. Böyle bir Yaratıcı hiç mümkün müdür ki, bu ziyafet yerindeki misafirlerin sorularına kendi konuşmasıyla cevap vermesin, elçileri vasıtasıyla bu gizemli yaratılışın sırlarını onlara bildirmesin? (90/1,863/2,969-970).

Evren ile insan arasındaki ilişkiyi, Rububiyet-ubudiyet ilişkisi olarak değerlendiren Nursi, antika sanatlarla süslenen şu evreni, Rububiyetin tecelli ettiği bir sanat tablosuna benzetir. Bu tabloda görünen güzellikler üzerinde düşünen, onları takdir eden ve onlar için teşekkür eden insan ise ubudiyet ile görevlidir. Rububiyetin bütün haşmetiyle tezahür etmesine mukabil, bilinçli yaratılmış insanların ubudiyetlerini en güzel ve kapsamlı bir şekilde ifa etmeleri için eğitilmeye ihtiyaçları vardır. İşte, bunun için Rab, uluhiyetin azametini hakkıyla anlayabilecek kapasitede yarattığı insan nevini muhatap alıp konuşmalı ve onlara bu mükemmel evreni yaratmasındaki maksadı açıklamalıdır.(90/2,257,970).

Ayrıca, dünyada her şeyin geçici oluşu gerçeği karşısında, kendi geleceğini ciddi boyutlarda endişe ile merak eden insan, acizliğine karşı bütün kâinata gücü yeten bir Rabbe sığınmaya muhtaç yaratılmıştır. Bu kâinatın İlâhi olan Zat, madem insanı, bu dünyada başıboş olmadığını, bir sahibinin bulunduğunu anlamaya muhtaç yaratmıştır. Öyleyse, kendini onlara konuşmasıyla da bildirmesi gerekir.(907/1).

İnsanın acıkmasına karşı binlerce çeşit yiyeceklerle karşılık veren, güzelliği sevmesine karşı her şeyi süsleyerek fiilen cevap veren Zat, sözleriyle de insana muhatap olup konuşması gerekir.(906-907). Bu sözler, vahiy diye adlandırılan kutsal metinlerdir.

Şimdi ise, Yaratıcının "sözü ve kelâmı denilen" (911/1) ve on dört asırdan beri insanlara kelamullah olduğu iddiasıyla muhatap olan kutsal kitap Kur'an'ı ele alacağız.

 

BÖLÜM V: KELÂMULLAH OLARAK KUR'AN

"Kur'an, âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanıdır."(161/1). Bediuzzaman Said Nursi

İnsanlar, yaratıkların hal diliyle yaptığı konuşmayı anlamaya çalışırlar. Daha önceki bölümlerde açıklandığı gibi, yaratıkları konuşturanın, onların konuşmasını insan diline çevirmesi, anlamlarını insana açıklayan bir konuşma yapması gerekir. Bu konuşmaların birbirleriyle çelişmemesi, hatta birbirlerini açıklamaları ve onaylamaları beklenir. Kâinatın şahitliğine ters düşen bir ifade, o ifadeyi taşıyan metnin kâinatın Yaratıcısına ait olmadığının, yani kutsal olmadığının belgesidir.

Kâinat ile kutsal metin arasındaki bu karşılıklı ilişkiyi kuracak olan insandır. Kâinatı anlamakla görevli insanın, bu görevini yerine getirirken kullandığı tüm özelliklerinin -akıl dahil tüm duygularının- evreni ve kendisini yaratan tarafından verildiğini daima göz önünde bulundurması gerekir. Eğer hem evrenin ve hem de insanın yaratılmışlığı kabul edilmezse, o takdirde her şey saçma olur. Yani, her ne şekilde olmuşsa kasıtsız olarak oluşmuş olan bir şeyin, bir kastı zorunlu kılan anlamı taşıması imkânsızdır. Eğer insan evrenden bir anlam çıkarmaya teşebbüs ediyorsa, hem insanın ve hem de evrenin kasıtlı olarak yapılmış olduğunu kabul etmek zorundayız.

Akıl dahil tüm duygularının Yaratıcısının evrenin Yaratıcısı olduğu bilincinde olan insanın, evreni yorumlama çabasında, kendi yorumunun doğruluğunu kontrol edebilmesi için, kutsal metin denilen Yaratıcının kelimelerle konuşmasına, yani Kelâmullaha ihtiyacı vardır.

Sonuç olarak, fonksiyonları farklı olmakla birlikte şu üç unsurun birbirleriyle denklendiğini görmekteyiz. Şöyle ki:

a.  Evren: Yaratıcının fiil ve hal diliyle yaptığı bir konuşmadır.

Fonksiyonu: Yaratıcının sözü olduğu iddiasıyla ortaya çıkan metinlerin, gerçekten Yaratıcının sözü, yani kutsal metin olup olmadığının anlaşılmasında insanın elinde nesnel bir delil olmak.

Hedefi: Sessiz konuşmasıyla insana Yaratıcısını tanıtmak.

b.  Kutsal Kitap: Yaratıcının insanın anlayabileceği bir dille konuşmasıdır. Fonksiyonu: İnsanı evreni anlama, yani yorumlama çabasında rehber olmak. Hedefi: Kelimelerle konuşmasıyla insana Yaratıcısını tanıtmak.

 

c. însan: Evreni ve kutsal metni kendinde buluşturan bir fihristedir.

Fonksiyonu: Evrenin sessiz konuşmasının tanıklığı altında kutsal metni tespit etmek. Aynı zamanda, ölçü birimi olarak kullanılmak üzere kendisine verilen duygular aracılığıyla evren ve kutsal metin arasındaki uyumluluğu anlamak ve bu uyumluluğun gerçekliğini onaylamak.

Hedefi: Evrenin tanıklığı ve vahyin, yani kutsal kitap ve peygamberin rehberliği altında duygularıyla birlikte kendisinin Yaratıcısını tanımak.

Şimdi ise, önce, kutsal metin tanımına uyan kitapların genel karakteristik yapısını tespit etmede dikkat edilecek iki konu üzerinde duracağız. Bunlardan birincisi, kutsal kitapların birer 'tenezzülât-ı İlâhiye' olduğudur. İkincisi ise, kutsal metnin tarihselleştirilemeyeceğidir. Sonra da, Kur'an'ın,bütün yönleriyle kutsal metin tanımına tam uyduğu konusunda Nursi'nin getirdiği izahlara geçeceğiz.

 

a. Tenezzülât-ı İlâhiye

"Tenezzülât-ı İlâhiye te'nis-i ezhan içindir."(2035/1). Bediuzzaman Said Nursi

Kutsal kitapların muhatabı insanlardır. Dolayısıyla, onların akıllarına ve kabiliyetlerine göre konuşmak gerekir. Sonsuz ilmiyle konuşan şu âlemin Rabbi, muhatabının hissine, fehmine uygun bir üslup ile konuşacak ki, konuşmadaki maksadı gerçekleşsin.

İlâhî kelâm, belâgatın gereği, beşerin kullandığı dil ile ve hatta onun üslup ve şivesiyle konuşacak ki, muhatap, söylenilen söze yabancı kalıp korkmasın. Eğer Yaratıcı, insanlara vereceği bilgileri, onların anlayacağı dilde ve ölçülerde vermezse, insanlar ne

o sözü dinlerler ve ne de ondan faydalanırlar. Zaten belâgatın gereği de budur. Nursi, "Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir filozofla konuşmaktan aşağı değildir." der.

Söylenilen bir söz, bir yönüyle konuşana bakar, onu tanıtırsa da, daha çok muhatabına bakar; değerini muhatabının kavrayışına ve faydalanma kapasitesine ne kadar uygun olup olmadığına göre kazanır. Kutsal metinlerdeki konuşmanın, muhatabının kavramasına uygun bir ölçü ile yapıldığını dikkate almadan, konuşanı değerlendirip, "sonsuz ilim sahibi,tüm evrenin ezelden ebede kadar yaratıcısı bir İlâh, bir insan gibi mi konuşur,' demek, yanlış bir çıkarım olur. Sonsuz kudrete göre, bir atomu yaratmak ile bir galaksiyi yaratmak arasında hiçbir fark yoktur. Sonsuz ilme göre de, en basit bir beşer kelâmıyla konuşmak bir eksiklik ya da yetmezlik değil, bilâkis, hikmetli oluşun, anlamlı bir tercih yapılmış olduğunun göstergesidir.

Aralarında bir münasebet, bir muamele, hatta bir konuşma olan iki şeyin, mutlaka birbirine benzemesi veya eşit olması gerekmez. Bir yağmur damlacığında ışığını yansıtan güneşin, o damlaya eşit olduğunu söylemek hata olacağı gibi, Yaratıcının da insanların şu dünya ile ilişkilerini bir düzen altına almak için yapmış olduğunu konuşmasındaki basit ifadeleri, Yaratıcıya yakıştıramamak veya 'kâinatın Yaratıcısı böyle basit şeylerden bahsetmez.' Demek de hata olur. Nursi'nin kendi ifadesiyle, "Tanzif ve tanzim için yapılan İlâhî bir program, itirazlara mahal olmaz."

Kutsal metinler bütün insanları irşad için yapılmış bir İlâhî konuşmadır. İnsanların çoğunluğu ise avamdır. İnce noktaları göremeyebilirler. Bir çocukla konuşan, çocukça ifadeler kullanır. Öyle de, kutsal metinlerde muhatabı incitmeden, basit ve daha çok zahire bakan yönüyle evrenden örnekler seçilir ve eğitim yapılır. Her zaman gözleri önünde müşahede ettikleri olaylar hatırlatılır. Yağmurun yağması, semavatın düzenli ve süslü yaratılması, insanların en çok faydalandığı yiyecek ve giyeceklerden bahsedilmesi, onların Yaratıcıyı tanıması için yeterli delillerdir. Hatta, avamın kolaylıkla okuyabileceği büyük harflerle yazılan bir yazı gibi, meselâ, yeryüzünün bahar mevsiminde yeni baştan diriltilmesi örneğini sık sık insanlara hatırlatmak ve onların bu dünyadan sonra tekrar diriltileceklerini öğretmek belâgatın gereğidir.

Kutsal metinlerin ana hedefi, değişik dönemlerde yaşayan her tabakadan insanı, Yaratıcısını tanımaya, hayatını yaratılış maksadına uygun bir şekilde düzenlemeye davet etmektir.

Özetle, bu metinlere muhatap olunurken şu noktalara dikkat edilmelidir:

a.  Kutsal metinle konuşan, sonsuz ilmiyle, bütün zamanlardaki bütün insanlara konuşuyor.

b.  Konuşan, yabancılaşmayı önlemek üzere, muhatabının anlama kabiliyeti düzeyine inmektedir.

c.  Konuşma, çok çeşitli anlama kabiliyeti olan kişilere göre değişik anlamları içermektedir.

d.  Muhatapların çoğunluğunu teşkil eden avamın anlama düzeyinde bir konuşma olmasına rağmen, havastan olanlar da hususi olarak kendilerine muhatap oluyor gibi dinleyebilirler.

e.  Evrenden verilen örnekler, evrenin Yaratıcısını tanıtma amacını güttüğü için, bu örnekleri evren hakkında bilgi veren izahlar olarak algılamamak gerekir.

f.   Kutsal metinler, yaratılışın sırlarını öğreterek insanları eğitmek amacını taşırlar. Bu nedenle, insanın iradesini elinden almadan aklına kapı açıp gerçeği görmeye ve ona göre tercih yapmaya davet ederler.

 

b. Kutsal Metinler Tarihselleştirilemez

Kur'an, "kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efradı olarak her asırda ve her tabakaya hitap ederek taze nazil oluyor."(972/2). Bediuzzaman Said Nursi

 

Bir sözün güzelliğini ve değerini anlamak için şu dört unsura dikkat etmek gerekir:

a.  Mütekellim: Kim söylemiş?

b.  Muhatap: Kime söylemiş?

c.  Maksat: Niçin söylemiş?

d.  Makam: Ne makamda söylemiş?

Öncelikle, "kelâm, mütekellime bakar." Bir sözün ulviyeti ve kuvveti o sözü söyleyene göre artar veya azalır. Nursi'ye göre, kutsal metinleri inceleyen kimsenin en çok dikkat edeceği nokta şudur: Konuşan, bütün âlemlerin ve zamanların Rabbi ve Yaratıcısı sıfatıyla konuşmaktadır. Yaratıcının yaratması daimî olduğu gibi, konuşması da daimî olmalıdır. Nasıl ki yaratıcılığı mutlaktır, ilmi de mutlaktır, kelâmı da mutlaktır; zaman ve mekân sınırlamasına tabi olamaz. Bu nedenle bir kutsal metinde aranacak en önemli özellik, madem ki Yaratıcının konuşması olduğu iddiasıyla karşımıza çıkıyor, o halde, mütekellimin, yani konuşanın "kavl ile fiili birleştirerek" konuşması ve bunda hiçbir çelişkinin bulunmaması gerekir. Diğer taraftan bu kutsal metin, zaman ve mekân sınırları içinde, bir insan sözü gibi okunur ve değerlendirilirse, yani tarihsel bir metin gibi okunursa, bu takdirde de okuyucudan kaynaklanan bir hata nedeniyle doğru anlaşılamaz.

Nursi, kutsal metinlerin, Yaratıcının kendi fiilini, insanın hem gözüne, hem kulağına hitap ederek yaptığı bir açıklaması olarak görür. Yaratıcının fiili nasıl ki zaman ile sınırlanamaz, konuşması da sınırlanamaz. Sanki bu metinde Yaratıcı, "Bakınız, işte bunu yaptım. Böyle yapıyorum... bunun için işte bunu böyle yapıyorum." der. Bu tarzın tam bir tutarlılıkla gerçekleştiğini göstermek için Nursi, Kur'an'dan örnekler verir.

Tarihselleştirilerek yapılan bir okumanın özellikle Kur'an'ı anlamada en büyük bir engel olduğunu, Kur'an'ın iddiasına tam zıt bir tavırla ona muhatap olmak anlamına geldiğini, onu anlamak değil, anlamamak için bir bahane olduğunu savunur. "Kur'an'ı yeni nazil oluyor gibi okumak ve dinlemek" gerektiğini, şu anda Kur'an'ı okuyan kimsenin, doğrudan doğruya "Mütekkellim-i Ezelî olan Allah'ı dinliyor gibi" okuması gerektiğini de ifade eder. "Evet, Kur'an, bir hutbe-i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabaka-ı beşeriyeye birden hitap ettiği için", her asrın insanı, "her asra göre, güya o asra mahsus gibi" Kur'an'ı okumalıdır. Kur'an'ı inceleyen herkes anlar ki, zaman içerisinde Kur'an ile gelen açıklamalar değer kaybına uğramıyor, bilâkis, anlamları daha da açık bir şekilde anlaşılıyor: "Zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşiyor, rumuzu tavazzuh ediyor."

Kutsal kitaplarda Mütekellim, kendi sanatını tanıtan bir Sanatkârın tavrı ve ifadesini kullanarak değişik asırlarda, çok değişik düzeyde zekâ ve anlama kabiliyeti olan insan tabakalarına muhatap olur. Aynı zamanda bu insanların yalnızca akıllarına değil, kalblerine, duygularına, ruhlarına, fikirlerine muhatap olur ve onları terbiye eder. Madem ki kutsal metin, Rabbülâlemin vasfıyla Yaratıcının sonsuz ilmiyle konuşmasıdır, ondan belli bir zaman diliminde yaşamış insanların bilgilerini düzeltmek gibi sınırlı bir görev beklenmemeli ve ona göre değerlendirilmemelidir. İnsanın ve kâinatın yaratılışındaki amacı açıklarken, aynı zamanda insanın duygularını tatmin edip, o amaca yönelik yaşamasını sağlayacak bir kalbî ve ruhî terbiyeyi de gerçekleştirmesi beklenir.

Şimdiye kadar Batı dünyasında kutsal metinler, özellikle Kur'an üzerinde yapılan çalışmalarda en çok dikkat çeken nokta, tarihselleştirmedir. Belli bir zamanda belli bir insan tarafından yazılmış bir metin gibi görülerek okunan Kur'an, okuyucu gözünde bütün özelliklerini kaybetmek zorunda bırakıldı ve öylece de Batı dünyasına takdim edildi. "Böylece," der W.C. Smith, "Kur'an, Batılılar tarafından gerçekten hak bir kutsal metin olarak görülmedi. Aslında hak olup olmadığına bakılmaksızın, hiçbir zaman bir kutsal metin gibi telâkki edilmedi. Yalnızca sıradan bir kişinin yazdığı bir kitap gibi okunup incelendi ve muamele gördü."

Kutsal bir metin olma iddiasında olan bir kitabın, meselâ, Kur'an'ın bir insan yazması gibi kabul edilip okunması sonucunda ortaya çıkacak olan gülünç çelişkilerden kurtulmak için, mutlaka, geçici dahi olsa, bir metin, kendi iddiasının prensipte doğruluğu önkabulüyle okunmalıdır. Ancak, Gadamer'in ifadesiyle, "through solid grounds offered by reason", yani "mantığın önerdiği sağlam temeller aracılığı ile" tam bir eleştiriden geçtikten sonra, eğer mantığın sağlam temelleriyle çelişen bir sonuç çıkarsa söz konusu metnin kutsal olamayacağı yargısına ulaşılır.

Özellikle Kur'an için bu tutum zorunludur. Çünkü Kur'an, bütün iddialarını evrenin şahitliğine havale eder ve evrenin Yaratıcısının konuşması olduğunu iddia eder. On dört asırdan beri ileri sürdüğü inanç esaslarından herhangi birinin, evrenin tanıklığına ters düştüğünü iddia eden ve bunu ispatlayan çıkmamıştır. Hatta Kur'an, kendisini kutsal kitap olarak tanımayanlara karşı nüzulünden beri meydan okumasına rağmen bir kişi Kur'an'da bir çelişkili iddia ya da ifade gösterememiştir. Nursi, demek fikirle Kur'an'a karşı çıkmak mümkün olmadı ki, ona inanmayanlar kılınçla, savaşla karşılık verdiler, der.

 

c. Kur'an Nedir?

"Kur'an kâinat kitabının kıraatidir."(651/1) Bediüzzaman Said Nursi

Nursi'nin yaptığı Kur'an tanımlarına dikkat edilecek olursa, Kur'an, kâinat ve insan üçlüsü arasında vazgeçilmez bir ilişki görülmektedir. Bu tanımlarda öncelikle, kutsal bir metin olarak Kur'an'ın doğru anlaşılması hedeflenmiştir. Ayrıca, her bir tarif, Kur'an'ın belirgin bir özelliğini ön plâna çıkarır.

Nursi'nin Kur'an tariflerini özetle şöyle sıralayabiliriz:

   "Kur'an, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir."

   "Bütün semâvat ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır."

   Bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelâmıdır."

Kâinat, her cümlesi, her kelimesi ve her harfi hikmetli, anlamlı olan büyük bir kitaptır. Bu büyük kitabın küçültülmüş bir nüshası olan Kur'an, her cümlesiyle aynı hikmeti ilân eder. "Kur'an," der Nursi, "şu kâinatı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini, tabir caizse programını yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır." Kur'an'ı okuyan herkes anlayacaktır ki, bu kitap, bütün evreni bir saray gibi yöneten Zatın konuşmasıdır.


    "Şu âlem-i şehadet kitabının müfessiridir."

    "Âyat-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercümanıdır:"

Kur'an'ın değişik dillerle konuşan yaratılış ayetlerinin müfessiri oluşundan bahseden Nursi, bir noktaya dikkatimizi çeker: Kur'an'ın esas maksadı, evrenin ve insanın nereden gelip, nereye gidiyor olduğu, yaratılışın anlamı ve amacı gibi sorulara cevap vermektedir. Yaratılış ayetlerinden bahsetmesi de esas itibariyle evrenden bahsetmek için değil, bilâkis, evrenin Yaratıcısını, peygamberleri tanıtıp, insanların ölümden sonra tekrar cismen diriltileceğini, evrenin tanıklığı altında haber verip, onları yeryüzünde adaleti tesis etmeye çağırmaktır. Yani, "Kur'an, mevcudata kendileri için değil, Mûcidleri için bakıyor." İnsanı, evrendeki olan olayların bizzat kendilerinin nasıl oldukları değil, özellikle sıradan gibi görünen yaratıkların sonsuz kudret mucizeleri oluşu ilgilendirir. Materyalist bilimlerin ve Kur'an'ın evrenden bahsediş amaçlarının farklılığını vurgulamak için Nursi, "Fen, hâlıkı işe katmıyor, Kâinatın ahvalinden bizatihi bahsediyor." Kur'an'ın ise, "o adiyat altındaki harikulâde mucizât-ı kudretini ve mânidar sutûr-u hikmetini ders vermek... " ve "Hâlıkın azamet-i kudretini efkâr-ı âmmeye ibraz etmek" gibi bir amacının olduğunu söyler. Bunun için insanlara, yaratıcılarını bütün özellikleriyle tanıtmayı ve bu dünyadaki görevlerini öğretmeyi amaçlayan Kur'an, insanların çoğunluğunun rahatlıkla anlayabileceği en zahir ve bedihi örneklerden bahseder. Yoksa, insanların kavraması zor olan, özel incelemelere ihtiyaç gösteren olaylardan bahsetseydi, hikmetsiz olurdu. İnsanlar, yaratıcıyı ve ahiret âlemini tanıtmak için getirilen delilleri anlamakta güçlük çekerlerdi. "Delilin müddeadan dahi hafi olması, makam-ı istidlâle uymaz." der, Nursi.

    "İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir."

    "Zeminde ve gökte gizli esma-i İlâhiyenin manevî hazinelerinin keşşafıdır."

    "İsm-i Âzamdan, her ismin mertebe-i âzamından gelmiştir."

    "Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir."

Kur'an'ın, yaratıcı İlâhtan başka hiçbir yaratığın İlâh özelliklerine sahip olmadığı konusundaki davasına evrenden getirdiği delillerde de hiçbir çelişki gösterilememiştir. Bütün bu özellikler gösteriyor ki, kendisi yaratık olan birisi, sınırlı görüşüyle uluhiyetin sınırsız, mukaddes hakikatlerini kuşatamaz ki, hiçbir çelişkiye düşmeden anlatabilsin. Demek ki, Kur'an, küllî, tüm evreni ezelden ebede kadar kuşatan bir ilim sahibinin sözüdür ki, mutlak İlâhın özelliklerini, çelişkisiz bir şekilde ve tam bir tutarlılık içinde anlatıyor.

    "Âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanıdır."

    "Şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesidir."

    "Sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahıdır."

    "Zat ve sıfat ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsiri, tercümanıdır."

Kur'an'a muhatap olan insan bilir ki, Yaratıcı kendisine bu âlemde konuşuyor. Dolayısıyla, Kur'an'ın getirdiği haber, bu âlemin işaret ettiği âlem olan gayb âlemi hakkındadır. Fakat gösterdiği deliller şehadet âlemi olan bu âlemdendir. Böylece, şehâdet âleminde Kur'an'a muhatap olan okuyucu, yaratık cinsinden olmadığı için görülemez olan gayb âlemini tanır. Gaybî olan Yaratıcının özellikleri ancak bu yolla öğrenilebilir.

    "Bir kitab-ı hikmettir."

    "Bir kitab-ı fikir, kitab-ı marifettir."

    "Nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesidir."

Kur'an, insanlara taklit yolunu değil, araştırmayı ve görüşlerini delillendirmeyi öğretir. İnsanlık ne kadar önyargılarını terk edip, hür düşünmeyi tercih ederse, o kadar Kur'an'ı daha iyi anlayacaktır. Nursi'ye göre, istikbalde insanlar peşin hükümlerden sıyrılıp, akıllarını kullanarak evreni anlamaya çalışacakları için, "bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur'an" tüm insanlığın rehberi olacaktır.

    "Şu âlem-i insaniyetin mürebbisidir."

    "İnsaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdisidir."

    "Hedefi ve gayesi, bilmüşahede, saadet-i ebediyedir."

    "İnsana bir kitab-ı şeriat, kitab-ı davet, kitab-ı dua...dır."

Yaratıcısını tanıyıp yalnızca Ona kulluk etmekle görevli olarak şu dünyaya gönderilen insana, onun kabiliyetine en uygun rehberliği Kur'an yapar. İnsana hem evreni, hem de kendini en gerçekçi biçimde okumayı Kur'an öğretir. Önyargısını değil, aklını ve kalbini özgürce kullananlar, Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu anlarlar ve de ondan faydalanırlar.

Nursi, yukarda yaptığı tanımların sonucunda şöyle bir yargıya ulaşır: "Şu sırdandır ki, 'Kelâmullah' ünvanı, kemâl-i liyakatle Kur'an'a verilmiş ve daima da veriliyor."

 

BÖLÜM VI: KUR'AN'DAN KÂİNATA

"Kâinat mescid-i kebirinde Kur'an kâinatı okuyor." (12/1) Bediüzzaman Said Nursi

Risale-i Nur'da Kur'an'ın cümleleri için kullanılan 'ayet' sözcüğü, evrendeki her bir mevcut için de kullanılır. Birisi, Allah'ın kelâmının âyetidir; diğeri Allah'ın kudretinin ayetidir. Kur'an-kâinat iç içeliğinde şimdiye kadar kâinat ayetlerinin Kur'an'a delâletlerini inceledik. Bu bölümde ise, Kur'an ayetlerinin kâinat ayetlerine delâletlerini Nursi'nin nasıl değerlendirdiğini göreceğiz.

Yaratıcının kal diliyle bir konuşması olan Kur'an, elbette ki, evrenin hal diliyle yaptığı konuşmayı insan diline tercüme edecektir. Yalnız tercüme ile kalmayacak, kâinat kitabının zaman içinde gözler önüne serdiği sayfalarında kudret kalemiyle yazılan yaratılış ayetlerinin anlamını, "asırlar sırasında dizilen zîşuurlara ders verip" tefsir de edecektir.

Kur'an'da kâinattan doğrudan bahseden ayetleri okuyan kişi anlar ki, Kur'an, mevcudata Yaratıcıları hesabına bakar. "Ne kadar güzel yapılmış; ne kadar güzel bir surette Saniinin cemâline delâlet ediyor, der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösterir:" Bu ayetler, onları sınırsız bir fezada, kararsız fani bir dünyada, vazifesiz, şuursuz, cansız, perişan bir vaziyette gören insana, alışılmışlık engelini aşmasını hatırlatır. En basit, sıradan gibi görünen bir örümceği, arıyı, karıncayı, ineği, fili, inciri, insanı konu başlığı yapar. Galaksilerden, yıldızlardan, güneşten, aydan, yağmurdan, şimşekten, gök gürültüsünden, dumandan, atmosferden, geceden, gündüzden, günbatımından, şafaktan,deveden, sudan, ağaçlardan, üzümden, nardan, hurmadan, baldan, zeytinden, tutun demire, dağa, taşa varıncaya kadar, insanın görüp de kıymetini tam değerlendiremediği küçük büyük her şeyi insanın gündemine getirir. Ülfet ve âdet perdesini yırtar; insanların dikkatini çeker ve onların akıllarına tükenmez bir ilim hazinesi takdim eder.

 

Kur'an, bütün varlıkların nasıl birbirleriyle karşılıklı yardımlaşma içinde olduklarını, birbirlerini sevdiklerini, hep birlikte insanın hizmetine koştuklarını anlatır. Varlıkları insana kardeş ilân eder. Onların en basiti gibi görünen bir sineği bile dikkatle izlenmesini ister: 'Ondaki mesajı oku, o "âdi" gibi gördüğün sinekteki fevkalâde mucizevî yaratılışa dikkat et, bütün insanlar, hatta bütün evren toplansa bir sineği bile yaratamazlar. Sınırsız sayıda, bollukla ve kolaylıkla yaratılan şu sineğin bir kanadının bile nasıl Yaratıcısının sonsuz özelliklerine tanıklık yaptığını gör ve evrende hiçbir şeyin anlamsız olmadığını anla.' der, ikaz eder.

Kur'an varlıklardan bahsederken, onların birer lâfız, manalarının ise, esmâ-i İlâhiye olduğunu öğretir. Nursi'nin tasviriyle, Kur'an, kâinat kitabını okurken insanın dikkatini ondaki düzene ve kasta çeker; mevcudatın daima memnuniyetle bir vazife ifa ettiğini,Yaratıcılarının özelliklerini ilân etmekten ne kadar mutlu olduklarını insana gösterir. Böylece Kur'an'ı okuyanın gözünde kâinat canlanır, cansız maddeler insana konuşmaya başlar ve onun bir sohbet dostu olur.

Kur'an'ın, inanç esaslarını kâinattan örnek vererek anlattığına daha önce de değinmiştik. Kur'an'ın bu özelliğini Nursi, Risalelelerinde, inanç konularını ele aldığı her bölümde mutlaka değerlendirir. Meselâ, Yasin Suresinin, "Odur ki, yemyeşil ağaçtan size ateş çıkarır" anlamındaki 80. ayetinin, öldükten sonra dirilmeye nasıl örnek getirdiğini şöyle anlatır: "Size ağaç gibi kesif, sakil, karanlıklı bir maddeden ateş gibi lâtif, hafif, nuranî bir maddeyi çıkaran bir zattan, odun gibi kemiklere ateş gibi hayat ve nur gibi bir şuur vermeyi nasıl istib'âd ediyorsunuz?"

Nursi, kâinatın bu görevini kabul etmeyen materyalist bilimin ise, Kur'an'ın yaptığının tam tersini yaptığını savunur. Materyalist bilimlerin evreni en ince detaylarıyla incelemeyi amaçlamalarına rağmen, onun anlamını kavramada gösterdikleri ilgisizliği şöyle dile getirir: Materyalist bilim, mucizevî bir yaratılışa sahip olan şu âlemi, alışılmışlık perdesi altında saklayıp, sanki bir anlam taşımıyormuş gibi inceler. Meselâ, harika bir kudret mucizesi olan insanın yaratılışındaki anlama insanların dikkatini çekmek yerine, bunu anlam taşımayan, sıradan, maddî bir ceset olarak inceler. Fakat, insanın mükemmel yaradılış kuralının dışına çıkmış, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı, alışılmışın dışında, garip bir yaratık olarak insanların dikkatlerine teşhir eder. Alışılmışın dışındaki nadir ve bir hikmete binaen yaratılan yaratıkları bahane edip, her zaman gözlemlediğimiz yaratıklardaki apaçık hikmetleri görmemezlikten gelip yaratılışı anlamsızlıkla ithal etmek ister. Sanki, 'normal' dediğimiz mükemmel yaratıkların dikkate değemez olduğunu ima eder.

 

Kur'an ve İnsan

"And olsun ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık" Kur'an, Tin Suresi (95):4

Kur'an, insanı bütün yönleriyle değerlendirir. Ona göre insan, güzel sanatlı yaratılışıyla, anlayan, anladığını ifade eden, duygularını belâgatlı bir şekilde dile getiren, kâinatın natık, yani konuşan bir parçasıdır. Bu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi ve şu hikmetli mevcudatın, anlama kapasitesine sahip bir mütalâcısıdır. Bu yaklaşımıyla Kur'an, insan ile evren arasında ayrılmaz bir ilişki kurar.

Kâinatın Rabbinin kutsal metinlerle konuşmasına karşı, insan da Rabbe muhatap olur. Maddî, cismanî, et ve kemikten yapılmış kafasında, manevî, gaybî, hayattar olan beyan ve "hitap çiçeği" açılır. Rabbinin konuşmasını kendi dilinde yansıtıp, hitab-ı İlâhi çiçeği olma gibi çok ulvî bir görevi üstlenir.

 

Eğer insan kendini muhatab-ı İlâhi bilir, Yaratıcısının konuşmasına kulak verirse, kâinatın anlamını, kâinatın Yaratıcısından öğrenmiş olur. Böylece, kâinatın anlamlı yaratılmasındaki amaç, bilinçli insan tarafından anlaşılmasıyla gerçekleşmiş olur. Eğer Kur'an olmasaydı, kâinat tam olarak anlaşılmazdı; kâinat anlaşılmazsa yaratılış amacı gerçekleşmemiş olurdu.

 

 

SONUÇ

Bu çalışmada, varlık âleminin nasıl anlaşılması gerektiği ve Risale-i Nur'da bu anlamanın temel yaklaşımlarının ne olduğu incelendi. Hangi esaslara göre varlık âlemini anlamaya çalıştığını tespit etmek için, Risale-i Nur'un âlem tasavvurunun öncelikle çalışılması gerekiyordu.

Evrenden doğru bir anlam çıkartmak için, en küçük birim olarak tanımlanan zerrenin, zaman ve mekân boyutunda gösterdiği değişmeler doğru bir şekilde yorumlanmalıdır. Bu nedenle, Risale-i Nur'un zerre hakkındaki görüşü irdelenmeden, onun evrenden anlam çıkarma metodunu tespit etmek mümkün olmazdı. Ona göre, evrende her bir varlık, ne kadar küçük olursa olsun, evrenin tümünün taşıdığı mesajı, kendi boyutunda taşıyacak kapasitede yaratılmıştır. Bu algılamayı Said Nursi, risalelerinde en çok referans verdiği İsra suresinin 44. ayetinden esinlenerek geliştirir.

Nursi'ye göre, daima hareket halinde yaratılan zerreler bu halleriyle, evrenin statik değil, dinamik olarak algılanması gerektiğini söylerler. Evrenin yaratıcısı, bilinçli yarattığı insanlara Kendini tanıttırmak için evreni konuşturmaktadır. Evren artık yalnızca bir kitap olarak çalışılmamalı; anlamları devamlı yenilenen bir konuşma olarak dinlenmelidir.

Evreni konuşturanın ve o evrene muhatap olan insana söz ile konuşma özelliği verenin kendisinin konuşmaması mümkün değildir. Bir yaratık olarak evreni yorumlamaya çalışan insana, Yaratıcı, onun anlayabileceği bir düzeyde konuşmasıyla, bu evrenin neye işaret ettiğini bildirmesi gerekir. Kutsal metinler bu bağlamda değerlendirilmeli ve evren gibi bu metinler de, Yaratıcının zaman ve mekân ile sınırlanamayan sonsuz ilmiyle yaptığı bir konuşma olarak dinlenmeli, yani tarihselleştirilmemelidir.

Hem evrenin ve hem de kutsal metnin muhatabı olan insan, evrenin tanıklığı ve kutsal metnin rehberliği altında Yaratıcısını tanıyabilir. İnsan, hakikati bulmada tek başına bırakılmamıştır. Aynı kaynaktan gelen dört ayrı aracı birbirlerinin tanığı olarak kullanır.

Evren: Yaratıcının fiilî bir konuşması olarak, kutsal metnin gerçekten kutsal olup olmadığının anlaşılmasında insanın elinde nesnel bir delildir.

Kutsal metin: Tanımı gereği, evrenin Yaratıcısının konuşmasıdır ve insana evreni anlama çabasında rehber olur.

Peygamber: Yaratıcının görevlendirdiği bir elçi olarak, evrenin ve kutsal metnin nasıl anlaşılacağını öğretir. Aralarındaki uyumluluğu yaşantısıyla insanın gözlemine sunar.

İnsan: Yaratıcısının kendisine verdiği duygularını ölçü birimi olarak kullanıp, evren ve kutsal metin arasındaki uyumluluğu anlar ve bunun gerçekliğini peygamberin örnekliğinde de gözlemleyerek onaylar.

Nursi, insanlar önyargılarını terk ettikleri oranda, bu dört aracı özgürce kullandıkları takdirde, bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu anlayabileceklerini savunur. Evrenin doğru anlaşılması için, doğru bir kutsal metnin rehberliği altında okunması önemlidir. İleriye sürdüğü inanç esaslarını, evrenin tanıklığına havale eden Kur'an'ı okuyan herkes, evren-Kur'an uyumluluğunu görerek, onun kutsal bir metin olduğundan emin olabilir.

Makale Yazarı: 
Dr. Ali Mermer

İçeriğin Türü:
Akademik Çalışmalar