ŞABAN DÖĞEN

Büyük Dâvâlar ve Büyük Fedakârlıklar

                 Her insanın peşinden koştuğu bir dâvâsı vardır. Dünyanın geçici ve süflî meseleleri uğruna ömür tüketen nice insanlara rastlarız. O güzelim harika kabiliyetlerini değersiz, boş, lüzumsuz işlerde öldürürler de üzüntümüzden kendimizi alamayız.

Böylesi insanların beş para etmez bir dâvâ uğruna canlarını feda edercesine fedakârlıklar sergilemeleri de ister istemez hayrete düşürür bizleri.
Dâvâlar üstü dâvâ olan iman ve Kur’an dâvâsının ise o ölçüde fedakârlıkları isteyeceği izahtan uzaktır. Allah yolunda olmanın verdiği hazzın, ehl-i dünyanın gösterdiği fedakârlığın kat kat fazlasını göstermeyi gerektirdiğini anlamakta gecikmeyiz. Cercis Aleyhisselâm hak yolda tekrar tekrar doğrandığı halde, hiçbir pişmanlık ve yılgınlık eseri göstermemişti. Şehidler hayatın en acı hakikati olan ölümü tattıkları halde acısını asla hissetmez, hatta bundan öylesine lezzet alırlar ki, Allah’tan tekrar dünyaya gönderilip yeniden şehid olmayı arzu ederler.
Hem bir benzeri bulunmayan kudsî ve büyük bir dâvânın savunucusu olacaksınız, hem de “Aman burnum kanamasın, keyfim bozulmasın” diyeceksiniz. Bu mümkün değildir. Maddeten ve manen gerekli fedakârlıkları üstlenmemiz sayesindedir ki, bu mukaddes dâvâ başlar üstünde kalmaya devam edecektir.
Bediüzzaman Hazretleri üstlendiği dâvâ uğruna, önünde taşlı, dikenli, tel örgülü, mayınlı hangi bölge varsa bunları tâ baştan gönüllü olarak kabullenmiş, gün olmuş tımarhaneyi, gün olmuş hapishane ve zindanları mekân edinmişti. “Bu hizmet-i Kur’aniyede başa ne gelirse gelsin, hatta her günde birer başım olsa da kesilse, yine o hizmetin kudsiyetindeki lezzet-i ruhaniye mukabil geliyor ve kâfidir.” diyerek yapılabilecek zirve fedakârlık örnekleri sergilemiş, etrafında halkalanan fedakârlara da şu misâli vermiştir.
“Eskide bir zât, haksız bir mesleği hak zannederek, ondan aldığı bir muhabbet ile diri iken, derisinin soyulduğuna tahammül ederek kahramanâne bir tavır gösterdiği gibi, acaba ayn-ı hak (hakkın tâ kendisi) ve mahz-ı hakikat (bütünüyle hakikat) ve bütün envar-ı hakâikın (hakikat nurlarının) menba ve madeni olan hakikat-i Kur’aniyeye hizmetimizdeki kudsî lezzet, bu mülhidlerin muvakkat, ehemmiyetsiz iz’açlarına ve kalbimizde açtıkları yaralara tiryak ve merhem olmaz mı? Elbette olur ve olmuş ve oluyor.”
Her dönemin kendine göre şart ve özellikleri vardır. Ona göre de fedakârlıkları gerektirebilir. Hz. Ebu Bekir, Tebük’e gönderilen ordu için bütün varını yoğunu feda ederken, Hz. Ömer yarı malını vermiş, Hz. Osman da öylesine destek olmuştu ki, Allah Resûlü’nün, “Bundan sora Osman ne işlese zarar vermez.” şeklindeki iltifatına mazhar olmuşlardı.
Evet, hizmet bazen bedenen, bazen maddeten, bazen de aklen, fikren ve ilmen fedakârlığı gerektirebilir. Bu uğurda rahatımızdan olabilir, çeşit çeşit sıkıntılara maruz kalabiliriz. Ama dâvânın kudsiyeti ve şanına yakışır tarzdaki fedakârlıklarla bunların üstesinden gelmek, mesele olmaktan çıkar.
Öyle değil mi?
Ünlülerin Gözünde Bediüzzaman
“Yarı ömrümü alan arayışlarım sonunda, müceddit ünvanına Risale-i Nur müellifinden daha lâyık bir kimseyi bulamadığımı söyleyebilirim.”
Bu cümleler 1975’te hidayete eren İngiltere’nin Durham Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Colin Turnere’e ait.
Çağımızda olup da İslâm’ı araştıran insaflı, hakperest her ilim ehli, Bediüzzaman’ın İslâmî hizmetlerdeki yerini takdir etmekten kendini alamıyor. Çünkü Bediüzzaman dünyanın neresinde olursa olsun dolunay gibi hemen fark ediliyor.
Yine İngiliz asıllı mühtedî Meryem Cemile onun İslâmî hizmetlerdeki bu önemli mevkiini idrak etmiş olmalı ki, ondan “Türkiye’yi İslâm’a kazandıran âlim” diye söz eder.
Hizmetleriyle çok yakından tanıdığımız Pakistanlı ünlü âlim Mevdudî’nin Bediüzzaman hakkındaki düşünceleri ise şöyle:
“Hepimiz İslâm’a hizmet ediyoruz. Ama Bediüzzaman küfre karşı imanlarımıza bekçilik yapıyor.”
Diğer bir ünlü âlim Hindistanlı Ebu’l Hasan en-Nedvî, 3. Bediüzzaman Sempozyumuna gönderdiği tebliğinde, Bediüzzaman’dan “ince duygulara sahip, zeki ve kavrayışlı bir zât” “zengin düşünce, olaylara nüfuz edici bakış açısı ve isabetli görüş sahibi” diye bahsediyor. “Güçlü ifade ve keskin deliller” le imansızlıkla ve kavmiyetçilikle mücadele ettiğini, ülkenin şartlarına uygun en ideal bir davet metodu geliştirdiğini, dinî ruhun yeniden canlanması için var gücüyle gayret ettiğini ve bunda da son derece başarılı olduğunu, böylece tarihin mecrasını değiştirdiğini, genel irtidada doğru hızla koşan ülkenin yönünü bu acı istikametten dine döndürdüğünü söylüyor.
Necip Fazıl ise Bediüzzaman’ın çağa damga vurmuş bir âlim olduğundan bahsetmekte ve şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
“XX. yüzyıla damgasını vuran Seyyid Kutup, Muhammed Kutup ve Hasan el-Bennâ gibi İslâm âlimleri bir derece siyasete girdikleri ve tedbirde kusur ettikleri için muvaffakiyetleri sınırlı kalmıştır. Bediüzzaman nefsinden başladığından, dünyayı ihata eden bir ıslah metoduyla çağa damgasını vurmuştur.”
Merhum mütefekkir Cemil Meriç’in, Bediüzzaman için kullandığı ifadeler de şöyle:
“Yakın tarihimiz tek bir mücahid tanımıştır: Said Nursi… Bir asra yakın, her kahra, her cefaya göğüs gererek mücadele eden biricik dâvâ adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç; tefekkür ve iman kalesi. Söndürülmek istenen mukaddes ateş, onun güçlü sesiyle meş’aleleşir. Anadolu insanının gönlünde bir remz olur Said Nursi. Deccallere meydan okuyan imanın remzi. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrake seslenişi; yaralanan bir idrake, yabancılaştırılmış bir idrake…
“Cesarete susayan insanımız an’anevî irfanının bu pervasız temsilcisinde, asırlardır aradığı ihlâsı, feragati, bir dâvâ uğruna nefsini feda etmek celâdetini buldu…
“Bediüzzaman Said Nursi gerçek bir mütefekkirdir. Bediüzzaman gibi bir mütefekkir her asırda bir gelir. Onun tefekkürüne bütün eserleri ve yaşadığı hayat seyri en beliğ delildir.”

Bediüzzaman’ı tanıyan ünlüler işte böyle diyor.

Makale Yazarı: 
Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak