Bu tebliğin başlığını, “Bediüzzaman’ın dışpolitika ve diplomasiye ilişkin görüşleri”şeklinde koymak da düşünülebilirdi. Fakat onun uluslararasıilişkilere ait görüşlerini günlük dışpolitika hâdiseleri ve diplomasi münasebetleri çerçevesinde ele almak yeterli bir yaklaşım olmaz. Çünkü onun meselelere yaklaşım tarzıtatbikata yön gösterici olma sınırlarınıaşar mahiyettedir. O her hâdiseyi inançmanzumesi içinde bir fikir temeline oturtmayıesas almıştır.
Bir konunun âyet ve hadis hükümlerine ne derece uygun olduğu veya olmadığıhususu onun hareket noktasıdır. Bu noktadaki yorumları, tatbikata da yol gösteren bir genişlik ve zenginliğe sahiptir. Onun içindir ki, tebliğin başlığınıdaha genel kavramlarıseçerek belirledik. Böylece çağdaşbir İslâm âlimi olarak Bediüzzaman’ın sistemlere ve bloklararasımünasebetlere yaklaşımını, tatbikat kadar teorisiyle birlikte ortaya koyma imkânınıbulduğumuz inancındayız. Kısaca söylemek gerekirse, Bediüzzaman günlük hâdiselere tavır koyma özelliği yanında uluslararası ilişkilere esas olabilecek kalıcıdeğer ölçüleri, belirleyici özelliği ile ele alınmalıdır. Tebliğde bu anlayışıesas aldık.
Onun uluslararasıilişkiler hakkındaki görüşleri, dünyanın yoğun ve köklüdeğişimler yaşadığıbir döneme rastlar. Zira, o I. Dünya Harbi ile birlikte OsmanlıDevletinin çözülüşünüve çöküşünühem gördü, hem de yaşadı. Bu sırada komünist ihtilale şahit oldu. Hangi anlayışve esaslara dayanmasıgerektiği ikazlarınıyaptığıCumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşunu gördü. II. Dünya Harbini ve onu takip eden yıllarda Türkiye’nin çok partili hayata geçişini müşahade etti. Komünizmin iflasınıve çöküşünügörmedi. Çünkü, komünizmin resmen çöküştarihi olan 1990’dan otuz sene evvel vefat etmişti. Fakat, Rusya’nın komünist sistemle uzun süre yaşayamayacağını, komünizmin çökmeye mahkum olduğunu, sistemin çöküşünden kırkelli yıl önce net ifadelerle ortaya koymuştu. İnançsızlığıesas alan bu sistemin sadece ekonomik maksatlıbir doktrin olmadığınıçok iyi gören bir değerlendirme ile Rusya’nın dinsiz kalamayacağını, 1 dine dönmek zorunda olduğunu çok net ifade etti. Komünizmin baskısıaltına düşmüş Müslüman-Türk Kafkas toplumlarının, birgün bağımsızlıklarınımutlaka kazanacaklarınıbundan elli sene evvel, sanki bugünleri görürcesine dile getirdi.3
Milletlerarasımünasebetlerin çağımızdaki karakterini, “Devletler milletler muharebesi tabakat-ıbeşer muharebesine terk-i mevki ediyor”4 ifadeleriyle ortaya koydu. Bu ifade, tarihîgerçeğin tesbiti idi. Zira, 19. asra kadar devletten devlete ve devletler arasında cereyan eden münasebetler, 20. asırdan itibaren, önce sınıf farklılıklarına, sonra farklısistemlerin rekabetine ve mücadelesine dönüştü. Milletlerarasımünasebetler, farklıdünya görüşüne mensup milletlerin bloklaşmasışekline girdi. Bu münasebetler 20. asıra kadar devam etti.
Milletlerarasımünasebetlerin tarih içindeki gelişme seyri, bu münasebetlerin hangi esaslara dayandırılabileceği sorusunu önümüze getiriyor. Hangi sistemle ne ölçüde münasebet tesis edilecektir? Bunun cevabınıBediüzzaman’ın görüşlerinden bulmaya çalışmak tebliğimizin ana konusu olacaktır.
Milletlerarasımünasebetlerin tasnifi
Bediüzzaman’ın milletlerarasımünasebetleri insanlığın ortak değerlerine dayalıkıstaslara bağlamaya çalıştığıbir gerçektir. Bu ortak değerin başında din unsuru geliyor. Öncelikle aynıdine mensup milletlerin kendi aralarında bir bütünlük ve dayanışma içinde olmasınıgerekli görmüştür. Hattâdinler farklıdahi olsa, üzerinde mutabık bulunduklarıkavramların sağladığıbir bütünleşme ve bilhassa dayanışma anlayışından istifade edilmesi gerektiğini savunmuştur. Özellikle semavi olmasıbakımından Hristiyanlığa mensup milletlerle İslâmiyete mensup milletlerin, inançsızlığa ve onun hâsıl ettiği ahlâkîve siyasi yozlaşmaya karşıbirlikte hareket etmeleri gerektiği hususu onun bu konu ile ilgili görüşlerinde önemli bir hareket noktasıdır. Bu açıdan bakıldığında Bediüzzaman, sistemler ve bloklararasımünasebetleri öncelikle ikiye ayırmaktadır: Bunlardan birisi, İslâm milletleri câmiasının kendi aralarındaki münasebetleridir. Diğeri ise, İslâm dünyasının diğer inançve düşüncelere mensup milletlerle münasebetidir.
Müslüman olmayan çevrelerle yürütülecek münasebetleri de Bediüzzaman ikiye ayırmaktadır. Bu ayırımda da kıstas dindir. Buna göre, bir dine mensup ve inançlara saygılıehl-i kitap milletlerle herhangi bir dinîinancıolmayan ve din kavramına düşman olanlar ayrımıyapmıştır.
I. Batısisteminin tahlili
Bediüzzaman, İslâm dışısistemlerle münasebetten bahsederken daha ziyade ve özellikle semavîbir din olan Hıristiyan dünyasını kasdetmiştir. Hıristiyanlık âlemini daha ziyade Batının temsil ettiği görüşündedir. Fakat onun bu görüşüBatının tamamen dindar olduğunun kabulü mânâsına gelmiyordu. Zira, pozitivist ve rasyonalist özellikli felsefi akımlar ve bunun sonucu olan materyalist telakkilerin kaynağıyine Batıidi. Onun için, “yanlışanlaşılmasın, Avrupa ikidir”şeklinde bir ayrımınazara vermek ihtiyacınıduymuştur. Onun bu tasnifine göre, iki Batıdan, “birisi isevilik din-i hakikisinden aldığıfeyz ile hayat-ıiçtimaiye-i beşeriyeye nâfi sanatlarıve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunlarıtakip eden Avrupa”dır.
Bediüzzaman’ın “ikinci Avrupa”dediği, dine ve mâneviyata yabancı, felsefe kültürüne dayalıAvrupadır. Gelişmişmaddi vasıtalarına rağmen ikinci Avrupa insanımesut edememiştir. Bu sistemin yetiştirdiği, aklı, kalbi mânen azap içinde ve bunalımda bocalayan bir insanın “aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasına”5 rağmen, gerçekte mesut olamayacağıgörüşüBediüzzaman’a aittir. Akılcıfelsefe kültürüne mensup bu Avrupanın bu haliyle hem insanı, hem de toplumlarıgerçek özelliklerden uzaklaştırdığıgörüşündedir. Batıdüşüncesinin bu özellikleriyle ile tesir ettiği her yerde çok menfi neticeler hasıl ettiği günümüzün inkâr edilemez gerçeğidir.
Batının mânevîkontrolden uzak, sırf akılcıfelsefi telkinleri ile menfaatçıve hırs sahibi olarak yetiştirme anlayışışahıslara münhasır zaaflar olarak kalmamış, dünya barışınıtehdit eden boyutlara ulaşmıştır. I. Dünya Savaşınıböyle bir telakkinin eseri olarak gören Bediüzzaman, bu harbin geçmişbütün asırların kötülüğüne ve zulmüne denk gelecek bir vahşeti netice verdiğinden bahisle, “kurun-u ûlânın mecmûu vahşetini bu medeniyet bir defada kustu”demektedir. 6
Batının rasyonalist felsefeye dayalıdünya görüşünün savaşlara kaynak oluşu kadar, daha değişik sonuçlarına dikkat çeken Bediüzzaman, bu medeniyeti daha genişbir çerçevede tahlile tabi tutmuştur. Bu konudaki görüşlerini, Batımedeniyetini niye tenkitçi bir tutumla yaklaştığınısoranlara cevap verirken dile getirmektedir:
“Medeniyet-i hâzıra-ıGarbiyye semavi kanun-u esasilere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatıhasenatına, hataları, zararları faidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakiki olan istirahat-ıumumiye ve saadet-i hayat-ıdünyeviye bozuldu. İktisat, kanaat yerine israf ve sefahet; sa’y ve hizmet yerine, tembellik ve istirahat meyli galebe çaldığından biçare beşeri hem gayet fakir, hem gayet tembel eyledi.”7
Bediüzzaman’ın “medeniyet-i hâzıra”dediği, insanıinsana, devleti devlete saldırtan Batımedeniyeti menfi olarak vasıflandırdığıbeş esas üzerine kuruludur. Bu prensipler: nokta-i istinad olarak kuvvettir. Menfaatin yegâne hedef alınmasıdır. Mücadele anlayışının hayata esas olmasıdır. Kitlelerin ortak noktasının ırkçılıkta aranmasıdır. İnsanın heves ve arzularının sınırsızca tatmin edilmesidir. 8
İnsan ve toplumlarımeşrûluk, adalet ve ahlâk gibi kavramlardan uzaklaştırıp egoist ve saldırgan hale getiren bu prensipler, günümüz insanlığınıgerçekten üstesinden gelemeyeceği maddi ve mânevîproblemlerle karşıkarşıya bırakmıştır.
Yukarıdaki esaslara dayalıolarak günümüz Batısisteminin laik ve rasyonel düşünce tarzına dayanması, onu semavîdinlerin telkin ettiği iktisatlı, yardımlaşmaya ve dayanışmaya yer veren, hoşgörülüyaşama tarzından uzaklaştırmıştır. Bu uzaklaşmanın pratikteki sonuçları, insanlarıgerçekte emeklerinin karşılığıolmayan imkân ve servet elde etmeye sevketmiştir. İnsanın istismarıile yayılmasısömürge politikaları buradan doğmuştur. Bu yoldan elde edilen gelir ve servetler aşırıtüketim ve israfta kullanılmıştır. Milletler ve toplumlar arasında sevgi ve saygıyı kaldırmakla kalmayıp refah ve gelir dağılım dengesini de kaldıran bu anlayış, Bediüzzaman’ın ifadesiyle gerçek bir medeniyetten beklenen, istirahat-ı umûmîve saadet-i hayat-ıdünyeviyeyi bozmuştur.
Bozulan bu maddi ve mânevîdengelerin, ancak islâmın telkin ettiği inançve yaşama düşüncesi ile kurulabileceğine inanan Bediüzzaman, insan emeğinin önemine ve tüketimde israf etmemeyi emreden âyetleri delil göstermektedir. Bu prensiplere uyulmasıhalinde toplumdaki farklılıkların ve insanlar arasındaki dengesizliğin giderilebileceğini söylemektedir. 9
Kabul edilmelidir ki, Batımedeniyetinin dinin ve moral değerlerin kontrolünden uzak bir şekilde yetiştirdiği insan ve toplum modeli, problemlerini de beraberinde getirmiştir. İsrafa dayalı, kamçılanmışbir tüketim anlayışından kaynaklanan sosyal denge bozuklukları, ekolojik yapının bozulmasına, ağır çevre ve insan sağlığıproblemlerine yol açmıştır. Bu sonuç, aslında felsefe kültürüile şekillenen Batıinsanının kontrol tanımayan hırs ve ihtirasının eseridir. Gücü, kuvveti elinde tutanın hâkim olmasıgereğine inanan bir anlayışın mahsülüdür.
Bediüzzaman bu sonucu gördüğüiçindir ki, Batıyıdeğerlendirmede gerçekçi bazıkıstas ve sınırlar getirmiştir. Öncelikle Batıyıikiye ayırma ihtiyacıduymasıbundandır. Batıyımenfi yönleriyle kabul ve tasvibin mümkün olmadığınısöylemektedir. Çünkü, ona göre,
“Medeniyet-i hâzıra beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmıştır. Halbuki saadet odur ki, külle ya eksere saadet ola. Nev-i beşere rahmet olan Kur’ân ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder”10
Batısistemini bu açıdan tahlil eden Bediüzzaman, özellikle kapitalist dönemde azınlığın refahısağlanırken insanda uyandırılan sınırsız ihtiyaçduygusu ile çoğunluğun tatminsiz bir ortamda bırakıldığıgörüşündedir. Batının yaşama anlayışında,
“Sa’y masrafa kâfi gelmediğinden, hile ve harama sevketmekle ahlâkın esasınışu noktadan ifsat etmiştir. Cemaate, nev’e verdiği servet ve haşmete bedel, ferdi, şahsı, fakir, ahlâksız etmiştir”11 demektedir.
İnsanı, emeği ile karşılayamayacağıkadar ihtiyaçlarla başbaşa bırakan bu Batıdünya görüşü, insanı, haram, helal, meşru, gayr-ı meşru kaygısıduymadan, bu ihtiyaçlar için çırpınan çabalayan ağır bir hayat yüküaltında bırakmıştır. Aslında insanın emeği karşılığıolan ve meşru yollardan ahlâkîsınırlar içinde ihtiyaçların karşılanabildiği bir hayat anlayışına ihtiyaçvardır.
Felsefeye dayanan Batımedeniyet anlayışıbu dengeyi kuramadığıve insanlığıbu konuda daha da tahrik ettiği için toplum hayatı dengesizliklere, sınıf çatışmalarına, emek-sermaye düşmanlığına ve nihayet savaşlara varan sarsıntılara maruz kalmıştır. Bu özelliği sebebiyledir ki, Bediüzzaman, Müslümanların, Batısistemine soğuk baktıklarını, onu kabulde zorlandıklarınısöylemektedir. Günahlarıve menfilikleri iyilik ve güzelliklerine ağır basan bir medeniyetin kabulüne imkân yoktur. Bu görüşün iki dünya harbi ile insanlığıperişan ettiğini söylemektedir. Medeniyetin güzelliklerinin üstün geleceği, zemini pisliklerinden temizleyecek bir ortamın İslâmiyet sayesinde kurulacağıinsanlığın genel bir barışve refaha kavuşacağıinancındadır. 12
Bütünleşme konusu
Telkin ettiği prensiplerle insanlığıharp, fakirlik ve ahlâk buhranıiçine sürükleyen bir medeniyet anlayışının Müslümanlar tarafından kabulünün mümkün olmadığına işaret eden Bediüzzaman, iki sistemin temel tercihlerdeki köklüfarklılığının, bu iki sistemin imtizacınıimkânsız kıldığı görüşündedir. Ona göre Roma felsefesi ile Yunan düşüncesi bile hâlen tam bütünleşmemiştir. Müşterek bir medeniyete mensup olmalarına ve Hıristiyanlığın çabalarına rağmen Roma felsefesi ile Yunan dehâsısu ve yağgibi ayrıdurmaya devam ederken, İslâmiyetin Batısistemi ile bütünleşmesini Bediüzzaman mümkün görmemiştir.13
Osmanlıdevletinin dağılma yıllarında bazıaydınların İslâm dünya görüşünüterk ederek Batımedeniyeti içinde yerimizi almamız yolundaki görüşlerine karşıBediüzzaman, bunun niçin mümkün olamayacağınıyukarıdaki gerekçe ile izah ediyordu. Fakat işaret edilmelidir ki, Bediüzzaman İslâm ve Batımedeniyetlerinin bütünleşmesindeki imkânsızlığıdile getirirken, iki medeniyetin birbirine karşıdiyalog halinde olmasını mümkün görmüştür. Hele 20. asırda inkâr-ıUluhiyet fikrinin ideolojik bir akım halinde komünizm tarafından siyasi ve kültürel yollardan yayılmacı metodlarla dünyayıve insanlığıtehdit ettiği bir ortamda, semavîdinlere mensup olanların diyaloğunu gerekli ve hattâzaruri karşıladı. Bu amacın gerçekleşmesi için Batıdünyasıile siyasi muhtevalı, güvenliği sağlamaya dönük bir diyalog ve işbirliğini savundu.
Bediüzzaman’a göre inkâr-ıUluhiyet akımına karşıBatıdünyasıile dayanışma ve işbirliği ihtiyacısadece İslâm ülkelerinden kaynaklanmıyor. İslâm dünyasıile işbirliğine Batıdünyasıda aynıderecede muhtaçtır. Bu işbirliği ve diyalog ihtiyacısadece ekonomik ve siyasi menfaatlerle ele alınmamalıdır. Belki ondan da önemlisi, imânî, mânevîve ahlâkîsahadaki başıboşluk, bu iki farklımedeniyet mensubunu yapıcıbir diyalog içinde olmaya daha ziyade mecbur ediyor. Batının İslâm birliğine niçin taraftar olmasıgerektiğini açıklarken, aynızamanda iki sistemin gerekçesini şöyle izah ediyor
“Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyunluğa karşıyalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur’ân’ın hakikatlarına sarılmaktadır. Yoksa koca Çin’i az zamanda komünistliğe çeviren musibet-i beşeriye, siyasi, maddi kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-ıKur’âniyedir. Eskiden Hıristiyan devletleri bu ittihad-ıİslâma taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem ABD, hem Avrupa devletleri Kur’ân’a ve İttihad-ı İslâm taraftar olmaya mecburdurlar.”14
İslâm devletleri ile münasebetlerini münhasıran petrol teminine bağlayan bir anlayışın yeterli ve sağlıklıolmadığıartık kabul edilmelidir. Zira Batı, insanın fikrî, ahlâkîve mânevîsağlık ve istikametinde, belki petrolden fazla muhtaçtır. Bu ihtiyacın karşılanabileceği fikri ve mânevîortam İslâmda mevcuttur.
Sosyal sistemi, aile yapısı, ferdin kişiliği çözülme ve yozlaşma halindeki Batıtipi toplumların gerçekten böyle bir fikir ve mânevî dinamizm kaynağına şiddetle ihtiyacıvardır. Bugün sosyal ve ekonomik sistemi en ileri kabul edilen ABD’de bile mânevîyetersizliğin toplumdaki çözülmeyi hazırladığıve hızlandırdığıkolaylıkla görülüyor. Bu yetersizlikten kaynaklanan problemler için Bediüzzaman, Batının, özellikle İslâmiyetten faydalanmasıgereğine ısrarla dikkat çekmiştir. Bu ise sistem ve dünya görüşüarasında bir diyaloğun konusu olacaktır. Tevhid inancının temelinde gerçekleştirilecek böyle bir diyaloğu, Bediüzzaman Müslümanlar açısından Batısistemi ile kayıtsız şartsız bir bütünleşme mânâsına kabul edilmemiştir.
Dinler arasında bir bütünleşme sözkonusu olacaksa bu ihtiyacıöncelikle Hıristiyanlığın duymasıbeklenebilir. Şu ifadeler bu konuda yeterli fikir verebilecek mahiyettedir:
“Nasraniyet ya intifa veya istifa edip İslâmiyete karşıterk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaçdefa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı. Tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intifa bulup sönecek veya hakiki Nasraniyetin esasınıcâmi olan hakikat-ı İslâmiyeyi karşısında görecek teslim olacaktır. İşte, su sırr-ıazime Hz. Peygamber (a.s.m.) işaret etmiştir ki, ‘Hz. İsa nazil olup gelecek ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir.”15 İslâmiyetle dayanışma ve bütünleşme ihtiyacınıduymasıgerekenin BatıHıristiyan dünyasıolduğunu başka bir ifadesinde şöyle nazara veriyor:
“İstikbalin kıtalarında hakikîve mânevîhâkim olacak ve beşerîdünyevî, uhrevîsaadete sevkedecek yanlız İslâmiyettir. Ve İslâmiyete inkılâp etmişve hurafattan sıyrılacak İsevilerin hakikîdinidir ki, Kur’ân’a tabi olur, ittifak eder.”
Özetlemek gerekirse, İslâmîkimliğin terki ile Batıiçinde bütünleşmek mümkün değildir. Fakat her iki sistem mensuplarının kendi kimliklerini muhafaza ile belli ölçüde diyalog halinde olmalarımümkündür. Bunun gerekçesi de inkâr-ıUluhiyet cereyanlarına karşıişbirliği ihtiyacıdır. Bunun gerektirdiği münasebetlerden kaçınılmamasınısavunmuştur. Bediüzzaman, hadis ifadelerinden getirdiği delillerle tevhid inancınıyayma yolunda Hıristiyan dünyasının İslâm inançtelâkkisinin benimseyeceğini söylemekte, bu yüzden diyalog kapısının açık tutulmasıgereği üzerinde durmaktadır. 16
II. Marksist sistem ve doğu tahlili
Batıdünyasıile münasebetleri inanççerçevesinde belirleyen Bediüzzaman, Doğu blokuna hükmeden komünizmi de aynıaçıdan ele almıştır. Çünkübu görüş, Bediüzzaman’ın ikinci Avrupa dediği rasyonalist ve materyalist felsefe telâkkisinin uzantısıve ürünüdür. Marksizmin uygulama şekli olarak ortaya çıkan komünizmi, Bediüzzaman inançyönüyle olduğu kadar, ahlâk, ekonomi ve sosyal bünye üzerindeki tesirleri ile de tahlil etmiştir. Temelde tevhid inancına aykırılık esasına dayanan bu dünya görüşünün, propaganda ile yayılma çabalarına karşı, milletlerarası dayanışma ve güçbirliği ile tedbir alınmasıgereğine dikkat çekmektedir. Hattâbu konuda misyonerlerle, Hıristiyan ruhanilerinin Müslümanlarla birlikte hareket etmesi ihtiyaçolarak görülmüştür. Bu konudaki işbirliği zaruretini şu gerekçeyle izah ediyor:
“Herhalde şimal ceyeranı, İslâm ve İsevîdininin hücumuna karşıkendini müdafaa etmek fikriyle İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-ıavama müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hurmet-i riba ile burjuvalarıavamın yardımına davet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde Müslümanlarıaldatıp onlara imtiyaz verip, bir kısmınıkendi tarafına çekebilir.”17
Bu görüşler, komünizmin bütün dünyaya yoğun bir yayılma çabasıiçinde olduğu 1950’lili yıllarda dile getirildiği gözönüne alınarak değerlendirilmelidir. Gerçekten komünizmin tehdit ve yayılma çabasının en büyük dayanağı, fakir kitlelerin ekonomik menfaatlerini savunur görünmesi olmuştur. Gerçi bu sistem sonunda kendi insanlarınıaç, fakir ve hattâekmek kuyruklarında bekler duruma düşürmüştür, ama o yıllarda sefalet istismarıile sınıf çatışmasıtahriklerinin bir ölçüde prim yaptığıinkâr edilemez. Komünizmin bu propagandasının İslâm dünyasında bazılarına cazip geldiği görülmüştür. Bu yüzden Doğu bloku ile siyasi, ekonomik ve kültürel işbirliği içine giren idarelere rastlanmıştır.
Bediüzzaman, marksist sistemin insanımadden ve mânen mesut edemeyeceğini, bu sebeple propagandasına ve istismarına itibar edilmemesi gerektiğini zamanında ısrarla dile getirmiştir. İslâmiyetin de fakirleri koruduğunu ileri sürerek kendisine müttefik ve taraftar toplamaya çalışan komünizmin propagandalarına aldanılmamasınıeserlerinde etraflıca işlemiştir. Onun bu yöndeki dikkat çekme çabalarımüsbet tesirlerini yapmış, Müslüman kitleler komünizme hiçbir şekilde sıcak bakmamışlardır.
Bediüzzaman Rusya kaynaklıkomünist yayılma çabalarının özellikle Türkiye için ayrıönemi bulunduğu inancındadır. Zira ona göre, Rusya, Türkiye’ye ve İslâm dünyasına karşıbin yıllık bir husumetin sahibidir. Komünizm, bu husumeti körükleyip saldırganlık haline getiren yeni bir vesile olmuştur. İkinci Dünya Savaşısonrasında Türkiye’den toprak talebine varan gelişmeler, aslında geçmişin yayılmacıpolitikalarının yeniden diriltilmesi idi. Komünizm, yeni ideolojik sloganlarla hem bu yayılmanın, hem de toplumlarımânen tahrip etmenin silâhıolarak ortaya çıktı. Komünizmin değişik zamanlarda Avrupa’da, Asya’da ve Orta Doğuda gerçekleştirdiği işgal ve darbelerle nisbi bir başarısağladığısöylenebilir. İşte bu gerçeğe işaret eden Bediüzzaman, komünizmin bütün çabalarına rağmen Türkiye’de nihâîbaşarıgösteremeyişini İslâm inançve düşüncesinin topluma kazandırdığımânevîdirençte aramıştır. Bunu şöyle ifade ediyor.:
“Rus’un Amerika ve İngilize karşıtecavüzünden ziyade bin senelik adavetinden dolayıen evvel bize tecavüz etmesi, adavetinin mutezasıiken, o tecavüzüdurduran, şüphesiz hakaik-i Kur’âniye ve imaniyeyi bilfiil elde edip dinsizliğin önüne kuvvetli bir Sedd-i Zülkarneyn gibi sedd-i Kur’ânîyapılmasılâzım ve elzemdir. Çünkü, dinsizlik Rus’u, şimdiye kadar yarıÇin’i ve yarıAvrupa’yıistila ettiği halde bize karşıtecavüz ettirmeyip tevkif ettiren hakaik-i imâniye ve Kur’âniyedir.”18
Bu ifadeler, din duygusunun komünizmin mânevîtahribatlarına karşınasıl bir mânevîdirençvazifesi gördüğünüaçık olarak nazarlara veriyor. Bu sisteme karşısadece maddi ve adlîyollardan alınacak tedbirlerin yeterli olamayacağına işaret ediyor. Komünizmden kaynaklanan ahlâk ve mâneviyat tahribinin eğitim yoluyla alınacak köklütedbirlerle durdurulabileceği görüşünüdevrin yetkililerine her vesile ile ulaştırmaya çalışıyordu.
Bediüzzaman, komünizmi sadece siyasi ve ekonomik boyutlu bir ideoloji olarak görmedi. Bu akımıtarif ederken, “Şimalden gelen küfr-ümutlak cereyanı”19ifadesini kullanmaktadır. Burada marksist düşünce sistemi temelde mânevîdeğerleri inkâr eden bir bütünlük içinde ele alınmıştır. Komünizmin maddi ve ekonomik vasıflıbir mesele olmadığını, hayatıher yönüile mâneviyattan uzak tutan bir inkâr hareketi olduğunu söylemiştir. Bunun için Hıristiyan dünyasınıbu akıma karşıverilecek mücadelede Allah inancındaki müştereklik sebebiyle tabii bir müttefik olarak görmüştür. Bu akıma karşıverilecek mücadelede ortak hareket edilmesi görüşünüsavunmuştur.
Onun, insanlığın uzun süre dinsiz kalamayacağıgörüşü, komünist sistem mensuplarıhakkında da geçerlidir. Komünist sistemi uygulama çabasıiçindeki Rusya’nın dinden uzak kalamayacağına 1950’lerde işaret ediyordu:
“İki dehşetli harb-i umuminin neticesinde beşerde hasıl olan intibah-ıkavîve beşerin tam uyanmasıcihetiyle kat’iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ümutlakıkıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinat ve aklı, kalbi ikna eden Kur’ân ile musâlâha veya tabi olabilir.”20
Rus komünizminin milliyetler mozayiğini 1990’ların dünyasında dağılmaya zorlayan âmillerin başında din duygusunun geldiği inkâr edilemez. Sosyal hayatın bütün yönleriyle gerilediği ekonominin güçsüz, siyasetin tesirsiz kaldığıSovyetler Birliği, komünist sistemi terk ederek yeni bir kimlik bulma ihtiyacıve zaruretini duymuştur. Rusya, ilk merhalede, Bediüzzaman’ın dediği gibi başta Kur’ân olmak üzere dinlerle barışmaya ve onlarıkabule mecbur olmuştur. Komünizme sadece dinîhayat noktasından yaklaşmakla kalmayan Bediüzzaman, bu sistemin öngördüğüsosyal ve ekonomik vasatıda tahlil etmektedir. Bediüzzaman bu sistemin insan ve toplum gerçeğini gözardıettiği görüşündedir. Onun için baskıcımetodu kullanmaya mecbur kalmıştır. Sistemin nasıl bir vasatta tutunabileceği konusuna temas etmekte ve şöyle demektedir:
“Sosyalizm, bir kısım mukaddesatıtahrip ettiğinden, aşıladığıfikir bilahare bolşevikliğe inkılâp etti ve bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ıahlâkiye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan, elbetteki ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünüverecek. Çünkü kalb-i insanîden hürmet, merhamet çıksa, akıl, zekâvet o insanlarıgayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir. Daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise, hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hakimiyette geri kalan, çapulcu kabileler olacak.”19
Hiçbir mânevîdeğer hükmütanımayan komünizmin anarşiyi netice vereceğini söyleyen Bediüzzaman, böyle insanlarıyetiştiren bir sistemin, hak, hürmet, merhamet kavramlarına saygılımedeni bir toplumda yer bulamayacağını, ancak, medeniyette geri ve hukuka bağlıdevlet anlayışından mahrum ilkel kabilelerde tutunabileceğini nazara vermektedir.
Komünizmi bu mahiyeti sebebiyle bütün insanlık için fıtrata aykırıgörmüşve tadbik kabiliyeti bulunmadığınıişlemiştir. Zaman içinde günümüze kadar gelişen hâdiseler, marksist temele dayalıkomünizmin insanîve medenîhayatıarzu eden toplumlarda tutunamayacağını göstermiştir. Bediüzzaman’ın bu fikirleri dile getirişinden elli yıl sonra, komünizm terk edilmek zorunda kalınmıştır. Arkasında büyük zulümler bırakarak, milyonlarca insanın yaşama hakkınıalarak silâh korkusu üzerine kurduğu, dünyayıkendi eliyle yıkarak tarihe karışmışbulunuyor. Bir daha ortaya çıkması, medeni bir toplumda değil, belki Bediüzzaman’ın dediği gibi medeniyette geri ilkel kabile toplumlarında mümkündür.
III. islâm ülkeleri arası münasebetler
Diğer semavîdinlerle inançtaki beraberliği milletlerarasıdayanışma ve diyaloğun en önemli sebebi kabul eden Bediüzzaman, aynı inanca mensup İslâm milletlerinin kendi aralarındaki münasebetleri ve bunlara yön vermesi gereken prensipleri ele almaktadır.
Bediüzzaman, İslâm dünyasınıson asırlarda geri ve fakir bırakan sebeplerin neler olduğunu ve bunların nasıl aşılabileceğini 20. asrın ilk yıllarından itibaren eserlerinde etraflıca ele almıştır. Kendi tabiri ile Müslümanları, “Kurûn-u vusta”şartlarında tutan sebepleri saymakta ve çıkış yollarınıda göstermektedir.
1. Münasebetlere yön veren prensipler
İslâm dünyasınımaddi ve mânevîyönden harekete geçirecek, gelişip kalkınmasına yol açacak unsurları, “İslâm dünyasınımaddi ve mânevîdinamikleri”şeklinde ifade etmenin uygun olacağıinancındayız. İslâm dünyasının gelişmesini, refahını, maddeten ve mânen inkişafınıtemin edecek prensipleri isimlendirmek gerekirse, şu başlıklar çıkarılabilir: Dinin nokta-i istinat olarak herşeyin üstünde tutulması, Müslümanların birlik ve dayanışmasının temel taşıolarak ittihad-ıİslâm şuuruna bağlılık, hürriyet ve bağımsızlık görüşüne mensubiyet, maddi kalkınmanın şartıolarak fen ve sanayie yöneliş, insan unsurunu gerçekçi ve fıtrata uygun olarak eğitecek bir eğitim anlayışı, istişare metodunu işler hale getirmek, ümitsizliği atıp, hadiselere ümit ve moral ile yaklaşmak, meselesine sahip ve şuurlu bir kamuoyu teşekkül ettirmek.
Belirlediğimiz bu prensipleri başlıklar altında toplayıp Bediüzzaman’ın görüşlerinden istifade ile açmak gerekirse aşağıdaki değerlendirmenin mümkün ve gerekli olduğunu düşünüyoruz.
2. Dinin nokta-i istinad olma vasfı
Aynıinanca ve dine mensup olma duygusunun her sahada olduğu gibi İslâm ülkeleri arasındaki münasebetlerde de hayatîderecede önemi vardır. Bediüzzaman, aynıdine mensup olma duygusunun hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar güçlübir dayanak olduğu inancındadır. O, aynı dine mensubiyet duygusunun sağladığıdayanışma ve moral gücün, Müslüman milletler arasında en büyük yapıcıâmillerinden birisi olduğu inancındadır. Batıdünyasının bu duygudan asırlar boyunca ileri ölçüde faydalandığınıbelirtmektedir.
Avrupanın nasıl zenginleşip kalkındığısorusuna cevap veren Bediüzzaman, bunu iki önemli sebebe bağlıyor. Bunlardan birisi, Avrupada yaşayan nüfusa tabii ve coğrafi yapının yetmemesidir. Bu sebeple Batıinsanıihtiyaçlarınıkarşılamak için daha fazla çalışmak ve sanayiini kurmak zorunda kalmıştır. Avrupanın kalkınmasınıtemin eden ikinci sebep ise, aynıinanca mensup olmanın sağladığıyardımlaşma ve dayanışma duygusudur. Bu duygudan istifade ederek dünyanın her tarafına ulaşıp maddi imkânlar elde etmiştir. Bediüzzaman, Müslümanlar bakımından da dinin nokta-i istinat olma özelliğinden faydalanmasıgerektiğini söylemektedir.
“Ey ehl-i İslâm, işte küre-i zemin gibi ağır ve âlem-i İslâmiyete çökmüşolan mesâip ve devâhiye karşınokta-i istinadınız, muhabbet ile ittihadı, marifet ile imtizac-ıefkârı, uhuvvet ile teâvünüemreden nokta-i İslâmiyettir.”21
İslâm dininin, İslâm dünyasıiçin en büyük dayanak olduğunu söyleyen Bediüzzaman, İslâm dünyasında başka bir düşünce veya inanç sisteminin rehber ve dayanak olamayacağınıher zeminde ifade etmiştir. Ona göre, Şark insanının fıtratı, yapısısadece dinîdüşünceye açık ve yatkındır. Bu konuya ilişkin görüşünü1909’da yazdığıbir makalede şöyle dile getiriyordu:
“Bu memleket insanlarının makina-i tekemmülâtının buharıdiyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri ziyayıİslâmiyet ile neşv ünemâbulacaktır.”22
Aynıkonudaki görüşlerini, 1922’de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşarefesinde, her İslâm toplumu için geçerli olacak genel prensip halinde şöyle ortaya koyuyordu:
“Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemânın ağlebi Garpta gelmesi, kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkıayağa kaldıracak din ve kalptir, akıl ve felsefe değil. Şarkıintibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa’yiniz heba olur gider veya muvakkat, sathi kalır.”23
Doğu, toplumların yapısına uygun dayanak gücün İslâm inançve prensipleri olduğunu dile getiren bu ifadeler, aynızamanda sosyolojik bir gerçeği de ifade ediyordu. Buna göre, din, Müslüman toplumlar arasıher türlümünasebette dayanak noktasıolmalıdır. Doğu toplumlarında arzulanan sonuçlarıalmanın şartı, din duygusuna gereken önemin verilmesine bağlıdır.
3. İttihad-ıislam
Bediüzzaman, İttihad-ıİslâm görüşünün hayata geçirilmesinin Müslümanlar için ihmal edilmeyecek bir vecibe olduğu inancındadır. Müslümanlar arasıbirlik ve dayanışmanın nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda onu dikkat çekici tekliflerin sahibi olarak görüyoruz. Müslümanlar arasıbirlik ve dayanışmanın sağlanmasıgereğini ve önemini şöyle dile getiriyor:
“Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ıİslâm’dır. İttihadın hedef ve maksadıo kadar uzun ve münşaip ve muhit ve merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i Nuraniyeyi ihtizaza getirmekle onunla merbut olanlarıikaz ve tarik-i terakkiye bir hahişve emr-i vicdanıile sevketmektedir.”
“Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet, zaruret ve nifakadır. Gayr-ımüslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ımüslime karşıhareketimiz iknadır. Zira onlarımedeni biliriz. Ve İslâmiyeti mahbup ve ulvîgöstermektedir.”24
İttihad-ıİslâm kavramının kapsamıve ona verdiği önem bu ifadelerde açıkça görülüyor. “Bu zamanın en büyük farz vazifesi”dediği bu birliğin, İslâmın güzelliklerinin Müslümanlar arasında yayılma ve yaşanmasına vesile olmasınıdilemektedir. Böyle bir birliğin maddi ve mânevî kalkınma yolunda önemli ve yapıcıbir rol oynayacağıgörüşündedir.
Müslümanların birliğinin kalıcıve sağlıklıolmasıiçin öncelikle muhabbet duygusunun mevcudiyetini aramaktadır. Düşmanlık, sadece cehalete, fakirliğe ve ihtilafa karşıbeslenmelidir. Bu yoldan gidilmesi halinde gayr-i müslimler de Müslümanlıktan ve Müslümanlardan yersiz bir korku duymayacaklardır. İslâmiyetin güzelliklerinin ve ulvîyönlerinin nazara verilmesi halinde gayr-i müslimlerle müsbet bir diyalog kurulabilecektir. Hattâ İslâma kazandırılmalarıbile mümkün olabilecektir.
Bediüzzaman, İslâmın bu konudaki gerçek görüşünübilmeyen ve bu yüzden taassup sergileyen BatıHıristiyan dünyasındaki inadın kırılmaya mecbur olduğunu, marifet ve medeniyetin mehasini ile taassubun dağılmaya başladığınısöylemektedir. Yani medeni duygular inkişaf ettikçe, gerçekleri görme imkânıartmakta ve hoşgörükendisini göstermektedir. Bu anlayışın henüz yeterli bir mesafe aldığısöylenemez. Fakat köleci ve sömürgeci politikalardan bugünlere gelinmişolmasıoldukça müsbet gelişme olarak kabul edilmelidir.
Bir diğer önemli husus, İslâmiyeti mahbub ve ulvîgösterme ihtiyacıdır. Bilhassa Batıkamuoyunda günümüzde İslâmiyet bahsi geçtiği zaman asılsız yere menfi duyguların kolayca uyanabildiği düşünülürse, Bediüzzaman’ın İslâmiyeti sevimli gösterme ve sevdirme konusundaki fikirlerinin önemi kendiliğinden ortaya çıkacaktır. İnsanlık için ahlâk, barışve refah gibi değerlere katkıda bulunabilecek bir dinin korkulacak tarafı yoktur. Bu inançtaki Müslümanların birlik ve beraberliğinden kimseye bir zarar gelmeyecektir. Bediüzzaman bunu her vesile ile anlatmaya çalışmıştır. Konu ile ilgili şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir:
“İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaaatleri buna muarız olmakla mani olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil, belki muhtaçtırlar. Çünkükomünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik doğrudan doğruya anarşistliği intaçediyor. Ve bu dehşetli tahrip edicilere karşıancak ve ancak hakikat-ıKur’âniye etrafında ittihad-ıİslâm dayanabilir.”25
İslâm ülkelerinin parçalıhalde güçsüz düşürülmesi sonucu Rus komünizminin Orta Doğudaki barışve istikrarıuzun yıllar bozması gözönüne alınırsa, yukarıdaki görüşlerin isabeti daha iyi anlaşılır. Orta Doğuya inmesine imkân verilmeyen komünizmin başka yerlere yayılmasıkolay olmayabilirdi. İslâm dünyasına girememesi halinde bu sistemin başka yerlerdeki varlığıfazla bir önem arzetmezdi. İslâm ülkelerinin dağınıklığından istifade ile bu zeminlerde hem de başka bölgelerde yayılma ve tutunma ortamıaramış, bir ölçüde başarılıolmuştur. İslâm birliği buna meydan vermemek için gerekli idi.
Bediüzzaman ittihad-ıİslâmın çağımız şartlarıiçinde nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda tatbiki mümkün görüşlerin sahibidir. Bu ittifakın öncelikle, her bir Müslüman tarafından İslâmın hakkıyla bilinip yaşanmasıhalinde tesis edilebileceği inancındadır.
Ona göre, Müslümanların birlik ve bütünlüğünüsağlamanın diğer yapıcışartlarından birisi, meselelerini bilen, aynıprensip ve gayeleri düşünen bir kamuoyunun teşekkülüdür. Bunun bilgi ile sağlanacağına işaretle, “İttihad cehil ile olmaz. İttihad imtizac-ıefkârdır. imtizac-ıefkâr, marifetin şua-ıelektriki ile olur”26demektedir.
Görüldüğügibi birlik için öncelikle kültürel birlik ve bütünleşmeyi gerekli görmektedir. Fikir birliğini sağlayacak olan da kurumlaşmış eğitimdir. Bu yüzden eğitimi, İslâm dünyasındaki bütünleşmesinin en önemli vasıtasıolarak görmüştür. “İran, Arabistan, Mısır, Afganistan, Türkistan ve Anadolunun merkezinde bir kalp hükmünde”27 beynelmilel vasıflıbir üniversitenin kurulmasınıİslâm ülkeleri arasıdayanışmanın temel şartlarından birisi olarak kabul etmişve hayatıboyunca bunun gerçekleşmesine çalışmıştır.
Böyle bir üniversitede bütün İslâm dünyasından gelecek öğrenci ve öğretim üyeleri yer alacaktır. Böyle bir eğitim kurumu, hem Batı tekniğinin alınmasında önemli bir vasıta olacak, hem de ırkçılığın zararlarına karşıkoruyucu bir vazife görecektir. Şu ifadelerde bu husus açıkça görülmektedir:
“Bir dar-ül fünun, bir İslâm üniversitesi Asyada lazımdır. Ta ki, İslâm kavimlerini, meselâArabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki müsbet ve kudsi ve umumi millet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile “Bütün müminler kardeştir”(diyen) Kur’ân’ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikiyle tam musalâha etsin.”28
Çağın gereklerini bünyesinde taşıyan böyle bir eğitim anlayışıile Müslümanların şuurlu birliğini tesise çalışan Bediüzzaman, arzuladığı ittihadın muhabbetle tesis edileceği inancındadır. “İttihadın meşrebi muhabbettir. Husumet ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır”29demektedir. İslâm milletleri böyle bir ittifakın gereği olarak birbirlerine mânen ve hattâmaddeten yardım etmekle sorumludurlar. 30
Müslüman ülkeler arasındaki birliğin önemini böyle nazara veren Bediüzzaman, dünya ve bölge barışınıkorumaya yönelik siyasi dayanışma çabalarına dâimâtaraftar çıkmıştır. Ona göre dayanışmanın meydana getireceği bütünleşme duygusu, aynızamanda ırkçılığın zararlarını da bertaraf edecektir. Bağdat Paktının 1955’lerde kuruluşunu bu anlayışla karşılamıştır. Bu konudaki görüşünüdevrin Cumhurbaşkanına yazdığı mektup ile dile getirmekte, tebriklerinden sonra şöyle demektedir: “Irkçılık bütün bütün tehlike-i azimdir. Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymettar ittifakınız inşaallah tehlikeli ırkçılığın zararlarınıdefedecek.”31 Bu pakta Amerika’nın da katılmasıyla, BatıHıristiyan dünyasının barışiçinde yaşama arzusuna katkıda bulunacağıtemennisini dile getiriyordu.
Müslümanlar arasıbarışve dayanışmanın korunmasıiçin her vesileyi değerlendirmeye çalışan Bediüzzaman, bunun için İslamîşuurun güçlüolmasıgereğini daima nazara vermiştir. Zira, onun nazarında İslâm dünyasıbir camiin muazzam cemaati gibidir. Farklımilliyetleri birbirine bağlayan unsur İslâmiyettir. “Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatlırevabıt ve milliyetleri İslâmiyetten başka birşey değildir”32 demektedir. OsmanlıDevletinin bünyesinde gerçekleştirilip yaşanan bu millet gerçeği içeriden ve dışarıdan tertiplere maruz kalmaya başladığı20. asrın ilk yıllarında Bediüzzaman bütünlüğükoruma inancıyla meseleye böyle yaklaşıyordu. Bu görüşlerini dile getirdiğinden bu yana aradan seksen sene geçti. Şimdi yukarıda bahsi geçen Müslüman unsurlar aralarında bütünleşme sağlamanın gereğine inanmışolarak bunu nasıl gerçekleştireceklerinin yollarınıarama noktasına gelmişlerdir. İslâm dünyasınıve Asya’yıbir camiin cemaati gibi bütünlük içinde gören Bediüzzaman’ın yaklaşımı, bugün bütün engelleme çabalarına rağmen güncellik kazanmışolarak kabul bekliyor.
İslâm ülkeleri arasındaki ittifakın hangi yolla sağlanabileceği üzerinde duran Bediüzzaman, bunun için federatif bir şekli öngörmektedir. Bunun zaman içinde gerçekleşeceği inancındadır. Bu görüşünü1910’lu yıllarda şöyle dile getiriyor:
“40-50 sene sonra hususan Arap tâifeleri cemahir-i müttefika-i Amerika gibi en ulvi bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi kür-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızıRahmet-i İlahiyeden kuvvetle bekliyoruz.”33
İslâm dünyasıgerçi henüz arzulanan federatif bir bütünleşme noktasına gelmişdeğildir. Fakat İslâm dünyasındaki maddi ve mânevî dayanışmanın 1910’lu veya 1940’lıyıllarla kıyaslanamayacak kadar ileri mesafe aldığıbir gerçektir. Özellikle İslâm aydınlarıarasında ve kamuoylarında, arzulanan bütünleşme ve dayanışmanın gelecek için ümit veren güçlübir potansiyel haline geldiği kolaylıkla görülmektedir. İslâm Konferansıçerçevesindeki gelişmeler bunun elle tutulur göstergesidir. İslâm ülkeleri arasındaki ekonomik ve siyasi münasebetlerin bu gelişmeye hız kattığıinkâr edilemez. Doğu blokunun baskıcıve yayılmacıtehdidinin büyük ölçüde ortadan kalkmasından sonra, artık İslâm dünyası2000’li yıllara Bediüzzaman’ın hedef gösterdiği gibi yeni bir güçmerkezi olarak girme şansınıelde etmişbulunuyor.
4. Ümit
Bediüzzaman, ümitsizliği bırakıp, geleceğe ümitle bakmaya yönelik bir tutumu, İslâm dünyasının en önemli ihtiyacıolarak görmüştür. En dehşetli hastalıkla eştuttuğu ümitsizliğin milletlerarasımünasebetlerde esareti netice verdiğini şu ifadelerinde dile getiriyor:
“Yeis, en dehşetli bir hastalıktır, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki, bizi öldürmüşgibi, Garpta bir iki milyonluk küçük bir devlet, Şarkta 20 milyon Müslümanlarıkendine hizmetkâr ve vatanlarınımüstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i mâneviyeyi kırmış. Az bir kuvvetle imandan gelen kuvve-i mâneviye ile Şarktan Garba kadar istila ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i hârika, meyusiyetle kırıldığıiçin zalim ecnebiler dört yüz seneden beri üçyüz milyon Müslümanıkendilerine esir etmiş. Bu hastalık bize bu zulmüetmiş, bizi öldürüyor, biz de o katilimizden kısasımızıalıp onu öldüreceğiz. Lâtaknetû(Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz) kılıncıile o ye’sin başınıparçalayacağız. Yeis, ümmetlerin, milletlerin seretan denilen en dehşetli hastalığıdır. Kemâlâta mâni ve ene inde zanni abdîbî(kulum beni nasıl bilirse, ona öyle muamele ederim) hadis-i kudsisindeki hakikata muhaliftir. Korkak ve aşağıve acizlerin şe'nidir (vasfıdır), şehâmet-i İslâmiyenin şe'ni değildir.”34
Batımedeniyetinin hatalarını, zaaflarınıve yanlışlıklarınıortaya koyan değerlendirmelerden sonra, bu yönüile Batının örnek alınmamasıgerektiği üzerinde duruyor. İnsanlığa teklif ettiği inançve düşünce esaslarıbakımından İslâm medeniyet telakkisinin insanlarıgeleceğe ümitle bakmaya sevkeden bir özelliğe sahip olduğunu şöyle nazara veriyor:
“Ehl-i iman ve İslâm için böyle maddi ve mânevîterakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbap varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığıhalde nasıl me'yus olup, ye'se düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve-i mâneviyesini kırıyorsunuz. Ve yeis ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki, ‘dünya herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır. Fakat yalnız biçare ehl-i İslâm için tedenni dünyasıoldu’diye pek yanlışbir hataya düşüyorsunuz.”35
Ümitsizliğin hâsıl ettiği her yönden geri kalmışlığıkabullenen anlayışıbu şekilde tenkit eden Bediüzzaman, Müslümanların ümitsizliği bırakıp sorumluluklarının gereğini yapmalarıhalinde kalkınmanın ve refahın yollarınıbulacaklarınısöylemektedir.
5. Şûra
İslâm dünyasının meseleleri çözmede esas alınmasıgereken önemli prensiplerden birisi de şûradır. Bediüzzaman başta Kur’ân emri olan şûrayı, İslâm dünyasındaki baskıcıeğilimlere son vermek, hürriyetten istifade ile en uygun çözümleri bulmak ve kalkınmayıtemin konusunda vazgeçilmez bir müessese olarak görmüştür.
İstişarenin, hakkıarama duygusu ile delile dayanarak ve aklen tahkik suretiyle yapılmasıgerekir. Bu yapıldığında hiçbir meselede şüphe ve tereddüde yer kalmayacaktır. Şûranın Asr-ıSaadette böyle bir anlayışla yapıldığını, günümüz Müslümanlarının da aynıyolu takip etmeleri gerektiğini söylemektedir. 36
Şûranın İslâm dünyasıiçin lüzumunu şu ifadelerle nazara veriyor:
“Müslümanların hayat-ıiçtimaiyedeki saadetlerinin anahtarımeşveret-i şer’iyedir, (Onlar işlerini şura ile görürler) âyet-i kerimesi şûrayıesas olarak emrediyor. Asyanın en geri kalmasının bir sebebi o şûrayıyapmamasıdır.”
“Asya kıtasının ve istikbalinin keşşafıve miftahışûradır. Yani nasıl fertler birbiriyle meşveret eder, taifeler dahi o şûrayıyapmaları lâzımdır ki, üçyüz, belki dört yüz, milyon İslâmın ayaklarına konulmuşçeşit çeşit istibdatların kayıtlarınıaçacak, dağıtacak meşveret-i şeriye ile şehamet ve şefkat-ıimaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şeriyedir.”37
Asyanın geri kalmışlığında şûraya riayet etmeyişinin önemli rolübulunduğuna işaret eden Bediüzzaman, şûra ile büyük işlerin kolayca çözüme bağlanabileceği görüşündedir.
“Neden şûraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun ve beşerin, hususan Asyanın, hususan İslâmiyetin hayatıve terakkisi nasıl şûra ile olabilir?”şeklindeki soruya şu cevabıveriyor:
“Haklışûra ihlâs ve tesanüd-ühakiki ile üçadam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlâs ve tesanüt ve meşveretin sırrıile bin adam kadar işgördüklerini çok vukuat-ıtarihiye bize haber veriyor.”38
Görüldüğügibi sadece hakkıarama duygusu ile, ard niyetten uzak olarak samimiyetle yapılacak istişare, doğruyu bulmayı kolaylaştıracak ve çok müsbet sonuçlar verecektir. Bu özelliği sebebiyle İslâm ülkelerinin de kendi aralarındaki istişareye riayet eden bir anlayışiçinde olmaları, hem inançlarının gereği olmakta, hem de maddi ve mânevîkalkınmanın gereği olmaktadır.
1. Denizli’nin Tavas ilçesinde 1949 yılında dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Tavas’ta yaptı. Denizli Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Üniversiteden 1973 tarihinde mezun oldu. Mezuniyet sonrasında lisans ve lisansüstüçalışmalar yaptı. 1975’de avukat oldu.
Halen serbest avukatlık yapan Safa Mürsel günlük gazete ve bazıdergilerde birçok makale yazdı. Bediüzzaman Said Nursîve Devlet Felsefesi, Siyasi Düşünce Tarihi Işığında Bediüzzaman Said Nursî, Laikliğin Neresindeyiz? ve TCK 163. Maddesi ile ilgili müstakil eserleri yanında eğitim, kültür ve siyasi konularda müşterek imza ile yayınlanmışeserleri bulunuyor.
2. Bediüzzaman Said Nursî. EmirdağLâhikası, II:71.
3. Bediüzzaman Said Nursî. Tarihçe-i Hayat, s. 73.
4. A.g.e., s. 116
5. Bediüzzaman Said Nursî. Lem’alar, s, 111.
6. Bediüzzaman Said Nursî. Sünuhat, s. 45.
7. Bediüzzaman Said Nursî. Hutbe-i Şâmiye, 133, EmirdağLâhikası, II:98.
8. Hutbe-i Şamiye, s. 110-111. (Batımedeniyetine esas alan bu prensiplere karşıİslâmın medeniyet telâkkisinin dayandığıesaslarışu şekilde belirlemektedir: (Hutbe-i Şâmiye, s. 111-112’den nakil)
9. Nursî. EmirdağLâhikası, 11:98.
10. Nursî. Sünuhat, s. 44-45.
11. A.g.e. s. 45.
12. A.g.e. s. 45.
13. A.g.e. s. 45.
14. Nursî. EmirdağLahikası, II:56.
15. Nursî. Hutbe-i Şâmiye, s. 103.
16. A.g.e. s. 28.
17. Nursî. EmirdağLâhikası, I:156.
18. A.g.e.ı, II:71.
19. A.g.e., I, 204.
20. A.g.e. II:74.
21. Bediüzzaman Said Nursî. Şuâlar, s. 536.
22. Nursî. Sünuhat, s. 60.
23. Nursî. Hutbe-i Şâmiye, s. 76.
24. Bediüzzaman Said Nursî. Mesnevî-i Nûriye, s. 91.
25. Nursî. Hutbe-i Şâmiye, s. 80-81.
26. Nursî. EmirdağLâhikası, II:24.
27. Bediüzzaman Said Nursî. Münâzarat, s. 60-61.
28. Nursî. EmirdağLâhikası, II:156
29. A.g.e. II: 195-196.
30. Nursî. Hutbe-i Şâmiye, 81.
31. A.g.e.
32. Nursî. EmirdağLâhikası, II: 194-195.
33. Nursî. Hutbe-i Şâmiye, s. 83.
34. A.g.e.
35. A.g.e.
36. A.g.e.s. 31-32. Bediüzzaman Said Nursî. Divan-ıHarb-i Örfî, s. 41,
37. Bediüzzaman Said Nursî. Muhâkemât, s. 32.
38. Nursî. Hutbe-i Şâmiye, s. 52-53.
39. A.g.e.
