Bediüzzaman eserlerinde özellikle "haşir", "melek", "kıyamet" gibi konularda, insanların öznel duygularına veya kendi kişisel tecrübelerine değer verdiğini ve bu ölçüde Kur'an âyetlerini tefsir yaptığını herkes görebilir. Bu bir subjektif düşünme olmaz mı?

Evvela, Risale-i Nur'da serdedilen delillerin kahir ekseriyeti objektif olup katidirler. Objektif bir delile sübjektif bir misal getirme, o delilin objektifliğine zarar vermez. Mesela bütün insanlar yemek yer önermesine, bugün ben de yemek yedim denilmesi zarar vermez. Tam aksine, o genel önermeye katkı sağlanmış olur. Bütün evliyalar ve alimler melekleri görüp onlarla muhavere etmişler önermesine, ben de onları gördüm ve onlarla muhavere ettim demek önermeyi objektiflikten ıskat etmez.

İkincisi, Risale-i Nurlar büyük bir hastalığı, büyük bir tahribatı tedavi ettiği için, delillerin bütün tür ve aksamlarını kullanmaktadır. Risale-i Nurlardaki deliller, ekseri objektif ve mantıki deliller olmakla beraber, bunların yanında daha hususi ve sübjektif deliller de istimal edilmiştir. Bu hususi ve sübjektif delillerin oranı çok cüzi olduğu için, Risale-i Nurların genel objektifliğine bir zarar vermez. Tam aksine, mütemmim ve mütekamil bir değer katar.

Üçüncüsü, sübjektif düşüncenin felsefedeki namı şaibeli ve menfidir. Risale-i Nurlarda bu anlamda sübjektif bir düşünce yoktur diyebiliriz. Üstad Hazretlerinin getirmiş olduğu delillerin hepsi akli ve mantıki önermelerdir. Bu delillerin bazılarının daha latif ve daha ince olması, onları sübjektif ve indi yapmaz. Külli bir delile kendi aleminden cüzi bir misal getirmek, menfi anlamda sübjektiflik sayılmaz.

Dördüncüsü, haşir, kıyamet ve melekler konusunda Üstad Hazretleri ekseri "istikra" ve "kıyas-ı temsili" metotlarını kullanıyor.

Kıyas-ı temsilî, aralarında mevcut olan ortak bir vasıftan dolayı iki şeyden gizli olanı açık olana, gaip olanı görünene, bilinmeyeni bilinene, uzaktakini yakına  vs. kıyas etmektir.

Analoji, yani temsil getirme, akıl yürütmenin temel yöntemlerinden biridir. Bu yöntemle insan zihni, olaylar arasındaki benzerliklerden hareketle, bilinenlerden bilinmeyen sonuçları çıkarır. Analoji, İslâmî literatürde “kıyas-ı temsilî” adını alır.

Kıyas, yukarıda tarif edildiği gibi, bilinen ile bilinmeyen, malum ile meçhul, somut ile soyut arasına yapılan bir anlama ve kıyaslama  metodudur.

Kıyas-ı temsilî yöntemi; kâinatta söz konusu olan genel bir kaideyi  belli bir nesnede (cüz’î) belirleyip, o kaidenin aynı kategoriye giren tüm cüzlerinde de geçerli olduğu neticesine ulaşmayı hedefler. Güneşin nurlu bir varlık olmasından dolayı her parlak şeyde yansıması, cüz’î bir kaidedir, bu kaideden  hareketle “Her nuranî varlık parlak şeylerde yansıyabilir” küllî sonucuna ulaşılabilir. Bu yaklaşımı mantığın genel ilkelerine göre, kıyasın ya tüme varım (istikra), ya da temsilin alt bölümlerinden birine dahil edebiliriz.

Kıyası temsilinin en parlak yüzü külliyi cüzide bulmak ve daha sonra külliyete intikal etmektir. Çok insan bir anda külliye intikal edemez, ama cüziden külliye intikal edebilir. Zira küllinin can damarının birisi cüzide de atıyor. İşte kıyası temsili cüzide atan bu damarı tutturmak ile bütün vücudun damarlarına intikal ettirip diğer alanları da fark ettiriyor.

İnsan ile insanlık kavramlarından; insan cüzi, insanlık ise küllidir. İnsanlıktaki acıkma duygusunu göstermek için bir ferdin acıkma duygusunu  göstermek kafidir. Bütün insanları tek tek dolaşmaya lüzum yoktur, zaten imkan da müsait değildir. Öyle ise insanlığın bir ferdini temsil getirip bütün insanlığa intikal etmek en sağlam ve kati bir yoldur denilebilir.

Sonuç olarak, Risale-i Nurlardaki delillere ve metotlara menfi anlamda sübjektif demek ve öyle algılamak da sübjektif bir yaklaşım olur.

Makale Yazarı: 
Sorularlarisale.com