"II. Meşrutiyetin arefesinde İstanbul’a gelen Said Nursî..." bilgisi doğru mu? "Sultan tek başına koca bir sarayı işgal ediyor, çıksın oradan, orayı ben mektep yapacağım." demiş mi? Bu ifadeden dolayı mı tımarhaneye gönderilmiş?

1. “Meşrutiyetin arefesinde İstanbul’a gelen Said-i Nursi” diye söylenmiş?..

Bir şeyin arefesi -malum olduğu üzere- hemen az evvelisi demektir. Oysaki Bediüzzaman Hazretleri İs­tanbul’a meşrutiyetten altı-yedi ay önce gelmiştir ki, Medreset-üz Zehra üniversitesini kurmak gaye ve niye­tiyle doğrudan padişah II. Abdülhamid'le görüşerek, bu muazzam mesele hususundaki niyetini arz etsin. Tâ ki, padişah bu hususta mutasavver üniversitenin kıymet ve yararlığını dinlesin de onun maddi finansmanını ta­ahhüt eylesin.

İşte bu niyetle Bediüzzaman Hazretleri memleketten İstanbul seferine çıkmadan evvel, eski Van valisi, o günün Bitlis valisi olan İşkodralı Tahir Paşanın tavsiyelerini de almak üzere yanına uğramış. Paşa da Sultana hitaben Bediüzzaman'ın yüksek mezi­yetlerini anlatan bir mektup yazarak, Bediüzzamana vermiştir. Mektup 3 Teşrin-i Sani 1323 tarihlidir.(98) Bu tarih, miladi karşılığı 16 Kasım 1907’ dir. Aynı ta­rihte yola çıkmışsa, herhalde, en erken Aralık ayı ba­şında İs­tanbul’a ulaşmış olmalıdır. Demek ki o, meşru­tiyetten yedi buçuk ay evvel gelmiş demektir. Yani "meşrutiye­tin arefesi" diye bir şey söz konusu değildir.

2. “…O zaman Dar-ül Fünuna tahsis edilmiş olan Zeynep Kamil Konağında bir konferans vermiş. Bu konferansta Sultan II.Hamid hakkında ileri-geri sözler söylemiş: 'Sultan tek başına koca bir sarayı işgal edi­yor, çıksın oradan. Orayı ben mektep yapacağım.' de­miş.”

Bu ifadeler, serapa hayal mahsulü uydurmasyon şeylerdir. Çünkü evvela II. Meşrutiyetin ilanından ev­vel konferans, miting ve gazetede aleyhte yazı yazmak -taşralarda ve Avrupa'da mümkün iken- İstanbul’da ke­sinlikle imkân dışı idi. Bu yüzden Bediüzzaman'ın gaye ve hedefi haricinde olan öylesi bir konferansa, İstanbul’a gelir gelmez girişmesi asla ne vaki olmuş ne de imkân elvermiştir.

Evet, bütün tarihi bilgiler ve belgeler diyorlar ki: Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’a gelir, gelmez iki ay müddetle Sultan Abdülhamid'in paşalarından şuray-ı devlet üyesi doğu kökenli Ahmet Muhtar Paşanın evinde kalmıştır. Bu müddet zarfında gaye ve hedefi olan Sultan Abdülhamid'le görüşerek İstanbul’a geliş gayesini ona arzetmek ve böylece hedefine ulaşmak ça­bası içinde olmuştur. Fakat ne yaptıysa, padişahın et­rafını sarmış olan mabeyndeki paşaların engelini aşa­madı. Paşalar -o gün ki deyimle hamal kıyafetli- had­dini aşan birisinin, öylesi büyük işlerle meşgul olmasını uzak gördüler. Bediüzzaman'la bu mabeyin paşaların arasında şiddetli münakaşalar oldu. Bir kaç gün son­rada, Şişli’de Vanlı zengin bir adamın evinde aynı pa­şalarla aynı mevzu’ ile alakalı ikinci bir münakaşa oldu. Fakat netice değişmedi. Ve artık Padişah'la gö­rüşme ümidi kesildi.

Bunun üzerine Bediüzzaman İstanbul’a geliş gaye­sini dile getiren bir dilekçeyi Padişaha arz edilmek üzere yazdırıp Mabeyn-i Hümayuna tevdi’ eyledi. Bu dilekçenin metni bilahere bazı gazetelerde yayınladığı gibi, Asar-ı Bediiye kitabı sh.464 ‘te de kayıtlıdır.

İşte yazdığımız bütün bu tarihi bilgiler hem Bediüzzaman'ın kendi ifadeleriyle hem diğer tarihçile­rin beyanlarıyla sabittir. İsterseniz buyurun Latince baskılı Asar-ı Bediiyedeki Üstad'ın ifadeleri için bakı­nız: s. 402, 431, 464, 486 ve Mufassal Tarihçe-i Hayat'ta Üstad'ın ifadesi; 1. cilt, sh.179

Diğer bilgiler için, Mufassal Tarihçe-i Hayat A. Kadir Badıllı, 2. Baskı; 1. cilt, sh 170- 172, 177-180 ve dahası...

3. “'…Sultan tek başına koca bir sarayı işgal ediyor, Çıksın oradan. Orayı ben mektep yapaca­ğım...' Bu ve benzeri sözleri yüzünden tımarha­neye sevkedilmiş…”

Bediüzzaman Hazretlerinin üslüp ve tar­zıyla uzaktan yakından alâkası görülmeyen bu batıl ve şahsi kinlerle alude lakırdıların, hakikat zemininde hiçbir değeri ve gerçekle hiçbir ilgisi olmadığı yukarıda ispatı yapılmış olmasıyla beraber, tımarhaneye gönde­rilmesinin şekil ve sebepleri üzerinde az duralım.

Ama önce, Bediüzzaman Hazretlerinin merhum Sultan II.Hamid'in hakkında, hele onun zat-ı şahsiyeti hakkında hiçbir zaman ne ileri, ne de geri konuşmuştur. Hele II. Meşrutiyetin ilanından önce hiçbir şey konuşmamıştır. Bediüzzaman'ın bütün nutukları, kon­feransları ve makaleleri ancak II. Meşrutiyetin ilanın­dan sonra olmuştur. Ve bütün bunlar tarihli, rakamlı­dır. Ve hepsi de zabtetdilmiş, kaydedilmişlerdir. Yedi adet konferanslardaki nutukları ve yirmi bir adet yazı ve makale­leri Asar-ı Bediiye kitabında neşredilmiştir. Bu nutuk ve makalelerin ve Divan-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdî eserinin hiçbirisinde merhum Sultan II. Abdülhamid Han'ın zat-ı şahsiyetine karşı (diğer bazı zatların hü­cumları tarzında) hakaret içeren hiçbir nokta yoktur. Ama nasihatları vardır, irşadkâr çıkış yolları göster­meleri vardır. Öbür yanda mabeyn paşalarının elle­riyle yapılmış olan hatalı, eğri icraatlarını tenkit etme de vardır. Hz. Üstad az üstte nitelik ve sayılarını verdiğimiz mezkür nutuk ve makalelerinde, hiçbir tanesi için pişmanlık duyma diye bir şey söz konusu değildir ve öyle bir şey olmamıştır. Çünkü bunların tamamını 1950'den sonra, ufak-tefek bazı rötüşlerle yeniden neşrettirmişlerdir.

Buna göre, Bediüzzaman'ın müsbet-menfi bütün dedikleri mezkür nutuk ve makalelerin içindedir. Bunların dışında olan -kimden olursa olsun- aykırı nakil ve rivayetler laf u güzaftan ibaret olup, hiçbir değer taşımamaktadır ve itibarsızdırlar.

İşte haricî laf u güzafların aykırı çirkin örneğini gözler önüne sermek üzere, ri­vayeti ele alıyoruz.. Ba­kınız, rivayet diyor ki: -sözde- Bediüzzaman demiş:

“…Sultan tek başına bir sarayı işğal ediyor. Çıksın oradan .Orayı ben mektep yapaca­ğım…”

Acaba Hz. Bediüzzaman bunu böyle mi demiş? Aslı nasıldır? Ne zaman demiştir?..

Hemen kaydedelim ki, Hz. Üstad'ın padişaha karşı gazetede yayınlanan nasihati, II. Meşrutiyetin ilanın­dan epey zaman sonra, padişah henüz tahtından in­memişken, 23 Mart 1909’da gazetelerde yayınlanan “Dağ meyvesi acı da olsa devadır.” makalesinin “Hila­fete dair bir rü’yadır.” bölümünde yer almıştır. Ve asıl metni de şöyledir:

“Alem-ı menamda padişahı gördüm. Dedim: 'Zekat-ül ömrü Ömer-i sani mesleğinde sarfet! Tâ ki meşrutiyet riyasetine lazım ve biatın ma­nası olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın.'"

Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim, sizde ol zaman ehlini taklid edebiliyor musu­nuz?.. Bir de sizde onlardaki kuvvet-i İslamiyet ve safvet ve ahlak!..

Ben dedim: Bizdeki tenbih-i efkar-ı umumi ve tekmil-i mebadi ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla ; hem o noktaları is­tihsal, hem de netice-i matlup olan terakkiyi in­taç ede biliyoruz. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu ispat eder.

O dedi: 'Nasıl yapacağım?..'

Dedim: İstibdad kalb-i memalik olan İstan­bul’da kan bırakmadığından, hüsn-ü niyeti gös­ter.. Pür-şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul etti­ğin gibi, menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulub etmek için, eski zebaniler yerine (Padişah adına zulüm ve istaibdad yapan Yıldızdaki paşalar muraddır. -A. Kadir Badıllı-) melaike-i rahmet gibi muhakki­kin-i ulemayı doldurmak ve yıldızı Dar-ül fünun gibi yapmak ve ulum-u İslamiyeyi ihya etmek ve meşihat-ı İslamiyeyi ve hilafeti mevki-i hakiki­sine isad etmekle, Yıldızı Süreyya kadar i’la et!.. Ta ki Hanedan-ı Osmanî ol burc-u hilafette pertav- nisar-ı adalet olabilsin… Mademki imam­sın …" (Mufassal Tarihçe 1, cilt sh. 218)

İşte Bediüzzamanın dedikleri bunlar. Asıl metni de bu…

Bediüzzaman Hazretleri, merhum Sultan Abdülhamid'in bir kısım paşaları eliyle icra edilen is­tibdadı şiddetle tenkit ettiği gibi, Onun padişahlık ve halifeliğinin korunması, devamı için elinden ne gel­miş, dili ne kadar dönmüşse söylemiştir. İşte örnekleri:

1. Örnek: 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyetin ila­nının üçüncü gününde, İstanbul’da tertiplenen nümayiş mitinginde nutuk şeklinde okuduğu ve bir hafta sonra da Selanik’te aynısı irad edilen “Hürriyete Hitap” nut­kunda, zulüm ve istibdadı tenkid, hürriyet ve meş­ruti­yeti istihsan edici beyanlarından sonra, aynı hita­benin sonunda: “Yaşasın yaraları tedavi etmek fik­rinde olan Halife-i Peygamber!..” diyerek, Sultan Abdülhamidi tezkiye ve vikaye eyler. (Bu nutuk bilahere Misbah gazetesi 19 Eylül 1324 ve 26 Eylül 1324 de (Yani Ekim 1908 de) neşredildi. İki sene sonra da Kütüphane-i İçtihad sahibi Ahmed Ramiz ta­rafın­dan bu nutukla beraber Üstad'ın sair nutukları bir ki­tap şeklinde ve “Nutuk” ismi altında yayınlandı.

2. Örnek: Adı geçen nutuklardan altıncısında:

“Mahasıl Efendimiz(Yani Padişah Abdülhamid Han) o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağış­ladı. Siz de (Yani doğudaki aşiret ağaları) o eski ve köhnelenmiş ağalık abasını bir hulle-i adalete tebdilediniz!”

demek suretiyle, Sultan Abdülhamid'in büyük meziyetini dile getirmiştir.

3. Örnek: 31 Mart hadisesinden sonra, İstanbul'da üç noktada kurulan Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemele­rinin bir nolusunda, Bediüzzamanın merdane müdafa­alarının cinayetler bölümünün “Yarı Cinayet” diye ni­telendirdiği kısımda şöyle demektedir.

“…Daire-i İslam'ın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilafeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sultan-ı sa­bık kabul-u nasihata istihkak kesbetmiş zan­nıyla; ve 'Aslah tarik musalahadır.' mülahaza­sıyla; şimdiki en çok ağraz ve infialata mebde’ ve tohum olan suret-ı garazı daha ahsen suretle düşündüğümden, sultan-ı sabıka ceride lisanıyla söyledim ki:

'Münhasıf yıldızı Dar-ül fünun et, tâ Süreyya kadar i’la olsun.. Ve oraya seyyahlar ve eski zebaniler yerine, melaike-i rahmet yerleştir, tâ cennet gibi olsun.. Ve yıldızdaki milletin serve­tini, milletin baş hastalığı olan cehaleti için mil­lete iade et ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et!.. Zira senin idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra ahireti düşün­mek lazım. Dünya seni terk etmeden sen dünyayı terk et. Zekat-ül ömrü, Ömer-i Sani yolunda sarfeyle!..'"

…Ben ki bir gedayım padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.” (Asar-ı Bediiye, sh. 415)

İşte şeksiz belgelerle görüldüğü üzere, Bediüzzzaman Hazretlerinin asıl metin ifadelerinde merhum Sultan Abdülhamid Han hakkında, (uydur­masyon rivayetin ve onun nakilinin iddiaları gibi) hiçbir şahsi hakaret ve aşağılama yoktur. Bilakis onun halifelik ünvanını mukaddes sayarak hıfz ve devamını istemiştir. Nite­kim Üstad'ın Divan-ı Harb-i Örfi müdafaatının bir başka bölümünde 31 Mart olayının çıkmasının sebep­lerinden birisinin: “Sultan-ı maz­lumu sükut-u müsammemden kurtarmaktı.” Yani: Padişah Abdülhamidi sağırca susturmaktan kurtar­maktı. (Asar-ı Bediiye, sh.418)

Aynı müdafaatının başka bir yerinde şöyle der:

“…İstibdatlar sultan-ı mahlu’a isnad edildiği halde, onun zaptiye nazırı ile bana verdiği maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükutu kabul etmedim. Aklım feda ettim, hürriyetimi terk et­medim. O şefkatli sultana boyun eğmedim …” (Asar-ı Bediiye, sh.414)

İşte bu yazılı metinlerdeki ifade ve beyanların ışı­ğında ve Bediüzzaman'ın kardeşi Molla Abdülmecid'in kendi eliyle hatıra defterinde yazdığına ve yeğeni Abdurrahmanın yazdığı tarihçeye istinaden, katiyetle hükümederiz ki; meşrutiyetten evvel ve sonraki 1. Devre İstanbul hayat merhalesi şöyle cereyan etmiş­tir: (çok kısaca)

1907 Aralık başlarında, Van’da kurmak istediği Medreset-üz Zehra Üniversitesini kurma ve te’sis mas­raflarını ve maddi finansmanını Padişah'tan talep etme tasavvuruyla İstanbul’a geldi. Her şeyden evvel Padişah'la görüşme yollarını aradı. İki buçuk ay kadar onunla meşgul oldu. Ne ettiyse mabeyndeki bazı mason paşa­ların engelini aşamadı. Nihayet, İstanbul’a geliş se­beplerini ve gayesinin mahiyet ve hedefini anlatan bir dilekçe yazdırarak mabeyne bıraktı. Sonra, Fatih sem­tinde bulunan Şekerci Hanında bir oda bularak, oda­nın kapısına son derece acaib ve garip olan şöyle bir levha astı: “Burada her suale cevap verilir, her müşkil hallaedilir. Ama hiç kimseye sual sorul­maz.” Bu fevkalade acib ve garip ilan üzerine iki ayda mütemadiyen her sınıf ilim erbabından grup-grup insanlar geldiler, sualler tevcih eylediler. Herkesin su­allerinin tam ve doğru olarak verilip, memnun ve mutmain ayrılıyorlardı. Tabii haliyle, bu hadise yıldı­rım hızıyla İstanbul’a yayıldı. Bu vaziyet hiç şüphesiz ki Bediüzzamanı kale almıyan mabeyn paşalarına bü­yük tedirginlik verdi.. Bediüzzamandan kurtulmak yollarını aradılar. Sonunda, böyle her şeyi bilen bir kişi deli olmalıdır diyerek, Ermeni ve Rum ağırlıklı birkaç doktordan sahte bir rapor hazırlatılmasını sağladılar. O rapora dayanarak Bediüzzamanı Toptaşı Akıl Hastanesine sevk ettiler. Ama "Yalancının, sahte­karın mumu yatsıya kadar yanar.” darb-ı meseli tar­zında, oyunları tutmadı, yalan ve sahtekarlıkları mey­dana çıktı... Çünkü birkaç gün sonra hastanenin Baş­tabibi bizzat Bediüzzamanı konuşturarak muayene etti. Ve sonunda şöyle bir rapor yazıp mabeyin paşala­rına gönderdi. Dedi ki: “Eğer Bediüzzamanda zerre kadar cünunluk varsa, dünyada hiçbir akıllı in­san yoktur.”

Baştabibin bu raporu üzerine mabeyine telaşa düştü. Hemen çar-çabuk Bediüzzamanı oradan alıp, getirip nezarethaneye koydular. Burada Hazret-i Üsta­d'ın ne kadar kaldığı kesin olarak belli olmamakla be­raber, bir ay kadar kaldığı tahmin edilmektedir. Neza­rethanede iken, Zaptiye Nazırı Şefik Paşayı Üstada gönderdiler.

Şefik Paşa: “Padişah sana selam söylemiş. Şu 30 altunu ihsan-ı şahane olarak, her ayda da 10 altun maaş bağlamış. İleride bu maaşı yirmi-otuz altun yapacakmış” şeklinde Bediüzzamana teklif ge­tirmiş.

Bediüzzaman ise: “Ben maaş dilencisi değilim. 1000 lira da olsa kabul edemem.” diyerek teklifi red etmiştir.

Hz. Üstad'ın gerek tımarhane Baştabibiyle yaptığı muhaverenin, gerekse nezarethanede iken, yanına ge­len Şefik Paşa ile karşılıklı konuşmalarının onun kendi ifadesi ile olan uzun metinleri, “İki Mekteb-i Musibe­tin Şehadetnamesi” eserinde o zamanlar yayınlanmış olduğu gibi, şimdi ise, Latince baskılı Asar-i Bediiye ki­tabı 426-432 sahifelerinde mevcuttur.

Demek ki; iddialarında: “Sultan tek başına koca bir sarayı işgal ediyor, çıksın oradan, orayı ben mektep yapacağım.” Bu ve benzeri söz­leri yüzünden tımarhaneye sevk edilmiş…” ve yine iddiacının zımnen buğuzlu yorumuna göre: “Tı­marhaneden çıktıktan sonra gelmiş, padişahla görüş­mek istemiş, fakat belindeki hançerini çıkarmaktan vazgeçmediği için, bu görüşme gerçekleşememiştir.” İlh… gibi, miş, muşların kaç paralık değerde olduğu herhalde anlaşılmıştır.

Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin o günleri, Tımar­hane, nezarethane derken, İkinci Meşrutiyet ilanı gelip çatmış, Bediüzzamanda artık serbest… Hazret-i Üsta­d'ın, meşrutiyet ilanından sonraki hayatı, ileride bu­rada yazılmayan uydurmasyon iddiaların cevabında gerekirse yazılacaktır. Aslında Müfassal Tarihçe-i Ha­yat eserimizde, onun bu döneme ait hayatı tafsilen ve belgelerle yazılmıştır, görülebilir.

İşte bakınız, bütün tarihçiler, o günlerde Bediüzzamanı yakından tanıyan ve gören insanlar, onun küçük kardeşi Molla Abdülmecid Efendi ve onun o devreye ait hayatını yazan yeğeni Abdurrahman-ı Nursi, Eşref Edip Fergan gibi zatların müttefikan, Tımarhane baştabibinin yazdığı raporunun sureti hakkında, az üstte kaydettiğimiz gibi veriyorlar. Bazılarının kaydettikleri ise; “Doktorlar, aklında bir noksan olmadığını ve sırf görgüsüzlüğü sebebiyle yakışıksız sözler sarf et­tiğini söyleyerek, onu serbest bırakmışlardır.” şeklindedir. Biz şu uydurmacalı te’viller düzen, sinsi düşmanlık güden bu şahıslara ne diyelim?.. Onların ayarına inip, sokak insanları tarzında hakaretamiz sözlerle mi mukabele edelim?.. Bilemiyorum.

Ama şunu söylemek durumundayız ki; zahiren dost, zımnen adavet saklıyan bu adamların gayesi, Sultan Abdülhamidi tezkiye ve sena etmek değil, Bediüzzaman gibi bir allame-i cihanı bir maneviyat sultanını bir müçtehid-i azamı aşağılamak, nazardan düşürmektir. Fakat acaba bunlardaki bu sinsi his, nereden kaynak­lanıyor? Bediüzzaman Hazretlerinin bir zamanlar ta­şıdığı “Kürdî” ünvanından mı?.. Evet, buna bir derece işaret eden bir hadise var, ama şimdi söylemiyeceğim.

Necip Fazıl Kısakürek merhum bir zamanlar “Bü­yük Doğu”sunda Hz. Üstad'ın hayatını tefrika ediyordu. Sonra bunu kitaplaştırdı. 31 Mart Divan-ı Harb-i Örfi mahkemesinden beraat aldığı kısmına geldiğinde; bü­tün tarihçilere ve Hz.Üstad'ın bizzat kendi ifadesine ki:

“Mahkemeden berat edip çıktığında, mahkeme hey’etine teşekkür etmiyerek, İstanbul Üniversi­tesinden Sultan Ahmede kadar bağıra bağıra 'Zalimler için yaşasın cehennem!' dedi kaydı yerine, Necip Fazıl bunu kasden 'Sultan Ahmede kadar kendi kendine mırıldandı.' tarzında vermişti. Necib Fazıl merhum kendi şeyhinin taht-ı tesirinde idi. Onun şeyhi bir zamanlar Bediüzzamana itirazları olmuştu çünki… Necip Fazılın böyle küçümseyici davranışları ara sıra devam etmişti. Şimdilik hele bu kadar yeter…

Makale Yazarı: 
ABDÜLKADİR BADILLI - 01.12.2007 ŞANLIURFA