Medresetüzzehra için tahsis edilen altınlara ne oldu? Said Nursi’nin bu altınları Hüsrev Altınbaşak’a verdiği ve Hayrat Vakfı’nın bu şekilde kurulduğu iddia ediliyor. Bilgi verir misiniz?

Hazret-i Bediüzzaman ki hayatında hiçbir sadakayı, hiçbir hediyeyi ve mukabelesiz hiçbir ihsanı kabul edip almamış. Hatta amcasının çorbasını bile içmemiş iken; Medreset-üz Zehra Üniversitesi için Sul­tan Muhammed Reşad'ın resmi devlet tahsisi olarak 19.000 altun lirayı –ki bu para Kosova’da kurulması mutasavver bir üniversitenin tesisi için tahsis edilmiş iken 1912' deki Balkan harbinde Kosova istila edilince- Van’da kurulması düşünülen resmi bir üniversiteye yönlendirmişti. 1913 yazında bu paradan 1.000 altun o üniversitenin temellerinin atılması masrafları için Van Valiliğinin emrine verilmişti.

İşte bu uygulama resmi bir muamele olduğundan, dünyanın bildiği ve herkesin işittiği bu çok açık pek be­dihi hadiseyi, bazıları tecahül-ü arifaneden gelerek, çirkin iftirasına alet ittihaz etmiştir. Yani; Hazret-i Bediuzzaman gitsin, Medreset-üz Zehra Üniversitesi hususunda Sultan Reşadı ikna etsin, Sultan Reşad da cihan çapındaki büyük hizmeti takdirle karşılasın ve 19.000 altını bütçeden ayırsın ve onun ilk ayağı olarak 1.000 altınını Van valiliğine göndersin, sonra Bediüzzaman da gidip bu parayı alsın ve üzerine otu­rup hayatının sonuna kadar onunla geçinsin. Eliyazubillah!.. Düşman dahi bu iftirayı yapamaz.

Ey müfteri! Sen bu hususlarda ya tamamen ca­hil bihabersin ya da sinsi bir kasıtla perde altında Bediuzzamanın aziz şahsiyetini, şerif zatını iftiralarla çürütmek istemektesin. Amma çok yanılıyorsun, güneşi balçıkla sıvayamazsın Bediuzzaman ve Nur mesleğinin hüşyar, ilimdar nöbetdarı çoktur. Bilesin ki sen kendi hezeyanlı iftiralarını kimseye yutturamazsın. Bunu böyle bil.

Geliniz hadisenin gerçek aslının cereyan şeklini biz­zat Bediuzzamanın ifadelerinden dinleyelim: Arabi Hutbe-i Şamiyenin zeyli olan “Teşhis-ül İllet” isimli eserin başında şöyle kaydetmektedir:

“Hürriyetin başında Sultan Reşad’ın Rumeliye seyahatı münasebetiyle Vilayat-i Şarkiye namına bende refakat ettim. Şimendiferimizde iki mek­tepli mütefennin arkadaşla bir muhasebe oldu. Benden sual ettiler ki:

'Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lazım?'

Hz.Üstad trendeki o iki muallim ile yaptığı karşı­lıklı konuşmayı bilahere kaleme almış ve bir risale ya­parak, “Teşhis-ül İllet” ismiyle o günlerde hem Arapça hem Türkçesi ile bastırmıştır. Bu mühim risale Hutbe-i Şamiye eseri arkasında yayınlandığı gibi, Türkçe ve Arapçası, Osmanlıca Asar-ı Bediiye kita­bında da yer almaktadır.

Şimdi asıl mevzumuzu anlatan ifadesine geçiyoruz. Ama önce hadisenin geliş seyrini kaydedelim, şöyle ki;

28 Nisan 1911’de Şam’da Emeviye camiinde irad eyle­diği hutbeden sonra (Hutbe-i Şamiye) Şam’dan İs­tanbul’a dönmüş ve Sultan Reşad'ın tahta oturuşunun 2. yılı dönümü münesabetiyle yapılan merasime Bediuzzaman da katılmıştır. Daha sonra Sultan Reşad'ın Rumeliye yaptığı seyahate Bediuzzamanı da yanına almıştır. Bu seyahat 6 Haziran 1911’de Barba­ros zırhlı gemisiyle İstanbul’dan Selanik’e kadar git­tikten sonra, trenle Kosova’ya doğru devam edilmiş ve 11 Haziranda Kosova’nın vilayet merkezi olan Üskübe ulaşılmıştır… Şimdi asıl mevzu olan hususa geçiyoruz:

Hz. Üstad bilahere bu meseleyi (Medreset-üz Zehra meselesini) DP. hükümetinede anlatmak ve onları bu çok büyük hizmete sevk ve teşvik etmek üzere 20 Ağus­tos 1951’de DP. Bakanlar Kuruluna ve hususiyle Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleriye yazdığı şu mektubu yazdırmıştır:

“Heyeti Vekileye ve Tevfik İleriye arz ediyoruz ki;

"Şark Üniversitesi hakkında çok kıymettar hizmeti­nizi Üstadımıza söyledik. O da dedi ki:“Ben hasta olmasa idim, bende o mesele için vilayet-i şarkiyeye gidecektim. Ben bütün ruh-u canımla Maarif Vekilini tebrik ediyorum."

"Hem 55 seneden beri Medresetüz-Zehra Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o üniversi­teyi biri Van’da, biri Diyarbekir’de, biri Bitlis’te üç tane, hiç olmazsa bir tane Van’da tesis etmek için Hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürri­yet çıktı o mesele geri kaldı. Sonra ittihatçılar zamanında Sultan Reşadın Rumeliye seyahatı münasebetiyle Kosovaya gittim."

"O vakit Kosavada büyük bir Darü'l-fününün tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem ittahatçılara ve hem Sultan Reşada dedim ki: “Şark böyle bir Daru'l-Fununa daha ziyade muh­taçtır. Alem-i İslamın merkezi hükmündedir…”

"O vakit bana vaad ettiler. Sonra Balkan harbi çıktı. O medrese yeri istila edildi. Bende dedim ki: 'Öyle ise, o yirmi bin altın lirayı Şark Daru'l-Funununa veriniz.' Kabul ettiler…Bende Van’a gittim ve bin lira ile Van gölü kenarında Artemitte temelini attıktan sonra, harb-ı umumi çıktı, tekrar geri kaldı…”

Mektubun devamında; Rus esaretinden firar edip İstanbul’a döndüğünü İstanbul’da İngilizlerle ve menfi propagandalarıyla mücadelesinden sonra Ankara’dan defalarca çağırıldığını ve sonra Ankara’ya geldiğini ve tekrar milli mecliste Medreset-üz Zehra meselesini gündeme taşıdığını ve meclisçe kabul edilip 150.000 banknot tahsisat ayrıldığını vs. dile getirilmektedir. Bu mektubun tamamını görmek isteyenler Mufassal Marihçe-i Hayat eserimiz 2.baskı; 3.cilt sh.1992-1994’de baksınlar.

İşte ey Müfteri! Hadisenin aslı ve mahiyeti bu­dur, hakikati da bundan ibarettir. Eğer senin fasit zu’muna göre, Bediuzzaman Hazretleri dünya mef­tunu, para düşkünü olmuş olsaydı, merhum Sultan Abdülhamid Han'ın ihsan parasını ve maaşını kabul edip alırdı. Hem yine eğer öyle olsaydı M.Kemal’in 300 banknot maaş, mebusluk, köşk gibi cazip teklifleri ka­bul eder dururdu. Hz.Bediuzzaman, Hazret-i Peygam­berin (A.S.M.) varisidir ve onun sünnet-i saniyesi yo­lundadır; hiçbir zaman dünyaya ve paraya meyletmiş değildir… ve o yüzden dinini bazıları gibi dünyaya satmamıştır. Demek ki, sen ya cehlinden ya da sinsi garazından ona fahiş iftirada bulunuyorsun. Hz. Bediuzzaman Van Medrest-üz Zehrası için Sultan M. Reşaddan alınmış bin altın liradan tek kuruşunu dahi yememiştir. O bin altın liranın tamamını ve hepsini Van Valiliğinin nezareti altında Medreset-üz Zehranın temellerine harcanmıştır.

Eğer senin Eskişehir askeri ceza evindeki arkada­şın dediğin Hüsrev ağabeyde sana bunu öyle söyle­mişse -ama eğer söylemişse- kesinlikle o da hilaf söyle­miştir.

"Peki Hz. Üstad'ın vefatından sonra Hüsrev Ağabeye intikal eden bu paranın kaynağı nereden?" derseniz, dinleyin anlatayım. Ama bu paranın mazisi ve meselesinin tam anlaşılması için Hz. Üstad'ın geçmiş hayatı­nın bu tarafa doğru gelen seyrini tarih teleskopu ile temaşa etmek gerekmektedir.

Evet, Hz. Bediüzzaman babası ve ağabeysinden aldığı harçlıktan gayrı hiç kimseden sadaka, he­diye, zekat ve ihsan almamıştır. Peki o halde na­sıl yaşamıştır?!..

CEVAP: Beş -altı senelik talebelik hayatında babasının ve ağabeysinin cebine koydukları küçük bazı harçlık­larla geçinmiştir. Sonra 1898 de Van Valisi ya da askerî paşası Hasan Paşanın davetiyle Van’a gitmiş. Ve he­men mahalli basit bir medrese açtırmış, daha sonra büyük bir medreseyi, Horhor Medresesini Van kalesi altında küşad eylemiştir. Evkaf dairesinden beş-on tale­benin tayinatını (geçim masraflarını) alarak Van'da on beş sene kadar tedrisatla meşgul olmuştur. Bu on beş sene içinde, iki defa İstanbul’a gidip ikişer sene kalmaları da dahildir. Van’da evkaftan aldığı paralardan arta kalanlarla bazı şahsi masraflarınıda yapmıştır... Zaten o küçüklüğünden beri elbise, yemek ve yatmak gibi şeyleri gayet basittir. İstanbul da gece kaldığı yerler ya bir cami hücresidir ya da köhne ve ucuz bir han odası­dır.

Sonra I. Cihan Harbinde (1914 Ekiminde) önce fırka müftüsü sıfatıyla; 1915 Nisanından sonra da gönüllü milis alay komutanı olarak vazife almıştır. Ordunun bütçesinden az bir miktar maaş bağlandığı tahmin edilmektedir. 1916 Martında Ruslara esir düşünce, henüz Tifliste bekletilmekte iken, Talat paşanın direk­tifiyle Hilal-ı Ahmer (Kızılay) cemiyeti reisi  Ömer Be­sim Paşa özel bir kurye ile kendisine 60 liray-ı Osmani mukabili olan 1254 mark ulaştırılmıştır. (Resmi bel­geler için bk. Mufassal tarihçe 2.baskı,1.cilt, sh: 410)

İki buçuk sene kadar esaret hayatından sonra, firar edip İstanbul’a geldiğinde, Harbiye Nazırı Enver Paşa hemen Bediuzzaman’ı Harbiye Nazeretine davet etmiş, lazım gelen her türlü hürmet izaz ve iltifatı yapmış, al­tın harp madalyasını hediye edip takmış ve çok ısrar­larla ordunun bütçesinden 150 altını ona kabul ettir­miştir. Arkasından Şeyhül-İslama bir tezkere yazarak, Bediuzzaman’ı ordunun bir delegesi olarak “Darül-Hikmetil-İslamiye” azalığına alınmasını talebetti. Şeyhül-İslam Musa Kazım Efendi de hemen bir tez­kere ile padişah Muhammed Vahidüddine Bediüzzaman’ın atanması için müracaat eyledi. Padi­şah bunu hemen onayladı. Böylece 24 Ağustos 1334’de (yani 1918) tari­hinde 50 altın lira maaşla tayini ger­çekleşmiştir. (Bu resmi belgeler Mufassal Tarihçe-i ha­yat eserimiz 2.baskı 1.cilt sh.448-449 dadır)

Dar-ül Hikmet-il İslâmiye'de iki buçuk sene kadar vazifesi devam etmiştir. Bu süre zarfında maaşından arttırdığı para ile küçüklü büyüklü yirmi kadar eserini bastırıp halka meccanen dağıtmıştır. Çünkü bu maaşı kendisine fazla görmüştür. Bastırdığı bu kitaplardan İşarat-ül İ’caz ile birisini daha para ile satarak, ilerde Hacca gitmek niyetiyle toplamıştır. Daha sonra An­kara’ya gelmesi ve uyuşamayıp Van’a gitmesi ve 1925’te alınıp sürgüne gönderilmesi… Tâ 1946’lara ka­dar çok aşırı bir iktisad ile hayatını sürdürmüştür. 1946 ortalarında Nur Talebeleri teksir makineleri sa­tın alarak, Risale-i Nur’un Asa-yı Musa, Zülfikar, Siracünnür vs. gibi mecmualarını teksir ederek istiyenlere para mukabilinde dağıttılar. Üstad Hazretleride yanında sakladığı ve onunla hayatını sür­dürdüğü paradan arta kalan 90 banknotu teksir maki­nelerinin hizmetine iştirak niyetiyle talebelerine yol­lamıştır.

İşte bu tarihten itibaren satılan Nur risalelerinin iptidada beşte bir, sonralarında onda bir te’lif hakkı olarak Hz. Üstada verildi. Bu para ile Hz. Üstad geçim masraflarını yaptığı gibi, hayatını Nur hizmetine vak­fetmiş talebelerinin de tayinatlarını veriyordu.

1956' da Risale-i Nurların tamamı mahkemece berat kazanıp serbest olunca, latin harfleriyle matbaalarda resmen basılmaya başlandı. Nurların satışı da ona göre hız­landı ve arttı. O nisbettede te’lif hakkı olan onda bir gelir de artmış oldu. Lakin aynı parelelde Risale-i Nur hizmetine hayatını vakfeden genç Nur Talebelerinin sayısı da arttı. 1956-1960 beş senelik zamanda vakıf talebelere tayinat olarak verilen şu te’lif hakkı olan pa­radan arta kalanı oluyordu. Şu artan parayı Hz.Üstad Reşat altınına çeviriyor ve ileride mu’cizeli Kur’an'ın tab’ı için muhafaza ettiriyordu. Nihayet vefat rihleti için Urfa’ya geldiği zaman -bana ulaşan rivayete göre- 366 Reşat altını da beraber getirmişti. 

Sevgili muazzez şehit Üstad, vefat edince beraberinde Isparta’dan gelmiş hizmetkar talebeleri, bir sepetin içinde saklı olan bu paraları -hizmet parası olduğu için- Tereke Hakimine göstermediler, sakladılar. Sair şahsî eşyasını ise Tereke Hakimi tespit edip, "Konya’da yaşamakta olan küçük kardeşine teslimine" diye karar verdi. Bun­ların nelerden ibaret olduğu listesi ve Tereke Hakimi­nin kararı Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimiz 2.baskı, 3.cilt, sh.2154-2157 sahifelerindedir.

Adı geçen altınlar ise, Bediuzzaman’ın hizmetkar talebeleri, bu para hizmet parasıdır diye, götürüp Is­parta’da Hüsrev Altınbaşak Ağabeye teslim ettiler.

İşte ey Müfteri! Recmen bilgayb ve ceffel-kalem sarf ettiğin lafların ve hükme bağladığın kararların -görüldüğü üzere- asılsız ve hükümsüz olduğu ayan-be­yan günyüzüne çıkmıştır. Çünkü evet, Bediüzzamanın hayatı kuytu köşelerde kalmış da efsaneli hurafelere bürünmüş bir hayat değildir. Onun hayatı gündüz gibi açık, güneş gibi parlak olup adım-adım takip edilmiş, belgelerle tevsik edilmiş bir hayattır. Ağyarların zımnî kin besleyenlerin uydurmasyon nakil ve rivayetlerine hiçbir cihetle muhtaç olmayan masum ve berrak bir hayattır.

EDİTÖR NOTU: Ayrıca "Bediüzzaman ve Hayrul Halefi Hüsrev Altınbaşak" isimli eseri okunursa; orada hem Üstad ile Hüsrev abi arasındaki ilişkiler, hem de Hayrat Vakfı'nın nasıl kurulduğu anlatılıyor.

"Hattâ büyük bir ehemmiyetle, şimdi de Şark Darülfünunu -tâbirlerince Doğu Üniversitesi- için yüz bin lira tahsis edildiğini gazeteler yazmış."

"Hem mezkûr hakikati, hem Ankara, hem İstanbul Üniversiteleri o dehşetli, tahribatçı kuvvete karşı hem vatanı, hem gençliği kurtaracak hakaik-ı Kur'âniye ve imaniye olduğunu kat'iyen bildiler ki, Ankara'daki üniversiteliler bin yedi yüz imza ile Maarif Vekilinin din derslerini cebrî mekteplere koyması için tebrik etmişler."  (1)

"Mustafa Kemal iki defa şifre ile Van vilâyetinin eski valisi ve benim dostum Tahsin Beyin vasıtasıyla beni, neşredilen Hutuvât-ı Sitte'ye mükâfaten taltif için Ankara'ya celb etti, gittim. Şeyh Sinusî Kürtçe lisanı bilmediğinden, beni onun yerinde üç yüz lira maaşla vilâyât-ı şarkıye vâiz-i umumîsi, hem meb'us, hem Diyanet Riyaseti dairesinde, Dârü'l-Hikmet âzâlarıyla beraber, eski vazifemle memnun etmek ve benim Van'da temelini attığım Medresetü'z-Zehrâ ve şark dârülfünunuma Sultan Reşad'ın verdiği on dokuz bin altın lira, iki yüz mebus içinde yüz altmış üç mebusun imzasıyla yüz elli bin banknota iblâğ edilerek kabul edildiği halde..." (2)

Yukarıdaki iki pasajdan anlaşıldığı kadarıyla, bu paraları Bediüzzaman Hazretleri almış değil. Bu paralar ve altınlar o üniversitelerin yapımı için devlet tarafından tahsis edilmiş. Birinci Dünya savaşı patlak verince de Üstad talebeleri ile birlikte savaşa katılmış olup, ne bu paralar alınmış ne de o darul fünunlar, yani Üniversiteler yapılmış.

Dipnotlar:

(1) bk. Emirdağ Lahikası-II

(2) bk. Şualar, On Dördüncü Şua.

Makale Yazarı: 
ABDÜLKADİR BADILLI - 01.12.2007 ŞANLIURFA