Üstad, Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesini nasıl karşılamıştır?

Biz cevaplarımızda hep şunu ifade etmeye çalışıyoruz; ifrat ve tefrit iyi değildir. Bu Abdulhamit Han meselesi, son zamanlarda öyle bir pompalanıyor ki, sanki bir padişah değil de bir nebi imiş muamelesi görüyor.

Abdulhamid Han’ı tenkit eden onun siyasetini beğenmeyenler ya İngiliz ajanı olmakla ya hain olmakla ya da deli olmakla itham ediliyor. Böyle bir bakış açısı ifrattır ve ahmakçadır. İslam tarihinde dört halife döneminin dışında her dönem tenkide medar olabilir. Bunun yoldan çıkmışlıkla bir ilgisi bulunmuyor.

Mehmet Akif, Elmalı Hamdi Yazır, Mustafa Sabri Efendi ve benzeri birçok alim ve aydın, Abdulhamit Han’ın dönemini tenkit etmişlerdir ve etmeleri de haklarıdır. Her tenkit edeni küfür, dalalet ve ajanlıkla itham etmek, ayrı bir sapkınlık ayrı bir ahmaklıktır.

Biz Abdulhamid Han’ı kamet-i kıymeti kadar sever ve sayarız, olduğundan fazla gösterip ona masumiyet vermeyi ise sapkınlık olarak görürüz.

Üstadımızın, o dönemlerde darbe ve ihtilalleri elinden geldiği kadar önlemeye çalıştığı aşikar bir konu iken, Abdulhamit Han’ı hal etmeyi istemekle itham etmek, en hafif tabiri ile bir iftiradır.

Yalnız şunu açık bir şekilde ifade edebiliriz: Üstadımız o dönemde ve her dönemde, meşrutiyeti (demokrasi ve cumhuriyeti) bir kurutuluş yolu olarak görüyordu. Dolayısı ile saltanat ve tek adam rejimine şiddetle karşı çıkıyordu. Bunun gizli kapaklı bir tarafı yok Münazarat, Sünahat gibi küçük, ama harika risalelerinde bu açıkça gerekçeleri ile izah edilmektedir.

Şayet bu şaşkın güruh, Üstadımızın saltanatın aleyhinde meşrtutiyetin lehindeki ifadelerini bir kanıt olarak takdim ediyorlarsa, maaliftihar Üstadımız bir cumhuriyet savunucusu idi. Nur talebeleri bunu asla gizlemez de saklamaz da. Öyle ki iki meşrutiyet denemesi de Abdulhamit Han döneminde gerçekleşmiştir.

Üstadımız Abdulhamit Han dönemini "zayıf istibdat", Mustafa Kemal dönemini ise "şiddetli istibdat" dönemi olarak nitelendiriyor. Elhak bu nitelendirme yerden göğe kadar haklı bir nitelendirmedir.

"Elhasıl: Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenâsuh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid'den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!"(1)

Üstad Hazretleri bu ifadelerinde; Abdulhamid’i hürriyet namına deviren zihniyetin, daha keskin ve şiddetli bir müstebit olduğunu ifade ediyor. Bunların amacı hürriyeti elde etmek değil, komitacılık namına istibdat etmek imiş.

Hakiki hürriyet adına yapılan bu tenkidi, "sabık istibdat rejimini istiyor" şeklinde maniple etmek, ancak ahmakların işi olabilir. Demek o dönemde Üstad Hazretlerinin bu ifadelerini çarpıtan bir zevat takımı bulunuyormuş ki, Üstad Hazretleri bu ikazı, yani yarım suali ifade etme ihtiyacı duymuş.

Yani Abdulhamit Han dönemi zayıf istibdat, onu deviren İttihat Terakki ve devamı niteliğinde olan yeni rejim dönemi de şiddetli istibdat dönemidir. Öyle olduğu zaten daha sonra tahakkuk etmiştir. Yeni rejimin 1950’ye kadar tam bir diktatörlük ve şeflik dönemi olması meseleyi ispata yeterlidir.

Maalesef muhafazakar camia ve siyasal İslamcılar, Osmanlının son dönemindeki hadiseleri sağlıklı okuyamıyorlar. Genelde ya Yahudi tezgahı ya da karanlık güçlerin işi deyip işin sosyal, siyasal, ekonomik, eğitim boyutlarını göremiyorlar.

Meşrutiyeti böyle yorumlayan bu zihniyet ile Üstadımızı anlamaları mümkün görülmüyor. Oysa İslam aleminin fakir, sefil ve geri kalmasının tek nedeni demokrasiye geçilememesidir. Halen özü istibdat olan saltanatı savunanlar bulunabiliyor.

Oysa Üstadımız istibdadı ne güzel tarif ediyor:

"İstibdad tahakkümdür.
Muamele-i keyfiyedir.
Kuvvete istinad ile cebirdir.
Rey'-i vahiddir.
Sû-i istimalâta gayet müsaid bir zemindir.
Zulmün temelidir.
İnsaniyetin mahîsidir."

"Sefalet derelerinin esfel-i sâfilinine insanı tekerlendiren ve Âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefalete düşürttüren ve ağraz ve husumeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren; hatta her şeye sirayet ile zehirini atan, o derece ihtilafatı beyn-el İslâm îkâ' edip (Mu'tezile, Cebrî, Mürcie) gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden istibdaddır."

"Evet taklîdin pederi ve istibdad-ı siyasînin veledi olan istibdad-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfiza, Mu'tezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir."(2)

Üstadımız meşrutiyeti yani demokrasiyi ise şöyle tarif ediyor:

"İşte Meşrutiyet;  ﻭَﺷَﺎﻭِﺭْﻫُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﻣْﺮِ ٭ ﻭَﺍَﻣْﺮُﻫُﻢْ ﺷُﻮﺭَﻯ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ  âyet-i kerîmelerinin tecellîsidir.

Ve meşveret-i şer'iyyedir.

O vücûd-u nûranînin kuvvete bedel, hayatı haktır.

Kalbi, mârifettir. Lisanı, muhabbettir. Aklı, kanundur, şahıs değildir.

Evet, Meşrutiyet; hâkimiyet-i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz.

Umum akvamın sebeb-i saadetidir. Siz de saadete gideceksiniz.

Bütün eşvâk ve hissiyat-ı âliyeyi uyandırır. Uyku bes... Siz de uyanınız!..

İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de tam insan olunuz.

İslâmiyetin bahtını, Asya'nın tâli'ini açacaktır.

Size müjde! Bizim devleti ömr-ü ebediyeye mazhar eder, milletin bekasıyla ibka edecek. Siz daha me'yus olmayınız..."(3)

Son söz olarak yaşasın meşrutiyet ve hürriyet, kahrolsun istibdat diyoruz.

Dipnotlar:

(1) bk. Divan-ı Harb-i Örfî, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi.

(2) bk. Münazarat.

(3) bk. age.

Makale Yazarı: 
Sorularlarisale.com