Bulutlar, depremler; Risale-i Nur ile alakadar olamaz...

"Said Nursi, bulutların, meydana gelen depremlerin bile Risale-i Nur ile bağlantısı olduğunu ileri sürer
ve hatta bunları birer tokat olarak yorumlar."

Öncelikle, Hz. Peygamber (asm) güneşin, oğlu İbrahim’in ölümünden ötürü tutulmadığını söylemesi, daha yeni şirkten çıkmış o günkü insanlara bir tevhit dersi vermek içindir. Kâinatın hareketleri Allah’ın hikmetli iradesi doğrultusunda cereyan etmektedir. Bu nizam ve intizam, hiç kimsenin hatırı için değişikliğe uğramaz. Yani, bir peygamberin oğlu da olsa güneş tutulmaz, mesajı verilmiştir.

Ancak bu, kâinatın bu fıtrî intizamı devam ederken, onun bu hareketinin bazı duraklarında veya basamaklarında başka olaylara da bir sinyal olamayacağı anlamına gelmez. Kâinatın normal seyri esnasında bazı kozmik veya jeolojik olayların normal ontolojik görevini yaparken, başka bir takım olayların habercisi veya neticesi olduğu Kur’an ve sünnetle sabittir.

Önce Kur’an’dan örnekler verelim:

Zilzal suresi, depremin jeolojik bir hadisenin tabii bir sonucu olmadığını, aksine belirlenmiş bir zamanda, birçok hikmete mebni olarak, Allah’ın emriyle gerçekleştiğini bildirmektedir.

Diğer yandan:

“Bir zaman 'Ey Mûsâ! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayız!' dediniz. Bunun üzerine derhal sizi yıldırım çarptı, siz de bakakaldınız.”  (Bakara, 2/55)

mealindeki ayette, bir atmosfer olayı olan yıldırımın inkârcı Yahudilere çarpmasını, kozmik bir tesadüfe bağlamak elbette imanla bağdaşmaz. Burada insanların davranışları gerekçe gösterilmiştir.

Keza:

“Mûsâ ümmetinden yetmiş kişi seçti, onları alıp huzura getirdi. Gelenlerin, bu kabul şerefiyle yetinmeyip, Allah’ı açıkça görmek istemeleri üzerine, onları şiddetli bir deprem yakaladı. Mûsâ: 'Ya Rabbî! Dileseydin beni de bunları da daha önce imha ederdin. Şimdi bizi aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı helâk mi edeceksin? Bu sırf Senin bir imtihanından ibarettir. Dilediğini bu imtihanla şaşırtır, dilediğine yol gösterirsin. Sensin bizim Mevla’mız! Affet bizi, merhamet eyle! Sen affedenlerin en hayırlısısın!' dedi." (Araf, 7/155)

mealindeki ayette, depremin; Allah’ı gözleriyle görme küstahlığına yeltenenlere bir ceza olarak geldiği ifade edilmektedir.

Yine:

“Onlardan her birini kendi suçu sebebiyle cezaya çarptırdık: Kiminin üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik, kimini korkunç bir gürültü bastırıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmedi, onlar asıl kendi kendilerine zulmettiler.” (Ankebut, 29/40)

mealindeki ayette  hava, toprak ve su unsurlarının birer ceza biçimi olarak devreye sokulduklarına işaret edilmiştir. Aslında onlar da daha önce kasırganın, depremin, tufanın, göklerden yağan taşların felaketlere sebep olup pek çok can aldığını duymuşlardı. Fakat bunu doğanın tesadüfle işleyen tabii hareketine vermiş ve ondan ders alamamışlardı. Ancak Kur’an, o kevnî hareketlerin, kozmik ve jeolojik hadiselerin birer ilahî memur olarak hareket ettiğini bildirmektedir.

Bu ayetlerin özeti şudur:

Kâinat öyle bir şekilde düzenlenmiştir ki, bir yandan normal görevini yapmak üzere seyrüsefer ederken, diğer yandan o hareketi esnasında insanları tokatlamaya yönelik bazı icraatlar da yapar. Bu tokatlar veya uyarılar yeni bir düzenleme ile değil, normal  düzenin içerisinde yer alıyor. Bunun böyle olması, imtihanın gizliliği açısından da zorunludur. Nitekim bu kuralın işlemesi sebebiyle, insanların bir kısmı deprem, kasırga, tufan , tsunami ve benzeri hadislerin uyarı ve tokatlamaya yönelik olduğunu düşünürken, diğer gafil bir kısmı ise bunu kainatın normal işleyişinin bir yan etkisi olarak görür ve başını gaflet kumuna sokmaya devam eder. Öyle anlaşılıyor ki, iddiacı, bu ikinci grup insanlar arasında yer almaktadır.

Bir hadiste özet olarak şu ifadelere yer verilmiştir:

"Hz. Mehdi için iki alamet vardır ki... Bunun birincisi, Ramazan'ın birinci gecesi Ay'ın;  ikincisi de ise, Ramazanın ortasında Güneş'in tutulmasıdır." (1)

Bu hadiste ifade edilen güneş ve ayın tutulması Hz. Mehdi’nin çıkışı için bir alamet olarak değerlendirilmiştir. Demek ki, güneş ve ayın normal seyirleri içerisinde uğradıkları bir kozmik hadise, aynı zamanda önemli bir ahir zaman hadisesi olan Hz. Mehdi’nin çıkışına bir işaret sayılmıştır.

Şefkat tokatları konusunda, iddiaların sahibi, özellikle Risale-i Nur’la ilgili Kur’an hizmetini bazı olumsuz  olayların meydana gelmesine sebep olacak kadar değerli görmediğini söylemek istiyor.

Buna şu bir kaç madde ile cevap vermek mümkündür:

1. Bilindiği üzere bir işin  değeri  o işin  konusu ve gayesi ile; o işin sahibinin değeri de, yaptığı işlerin değeriyle doğru  orantılıdır.

2. Risale-i Nur müellifi İslam uleması tarafından asrın eşsiz harikası manasında “Bediüzzaman” unvanına layık görülmüş bir şahsiyettir. Bu hususta zerre kadar basiret ve vicdanı olan, bu gerçeği teslim edecektir.

3. İslam alimlerinin ittifakla belirttikleri gibi, en şerefli ilim dalı Kur’an ve iman ilmidir. Bütün gayesi Kur’an ve iman hakikatlerinin akıllara ispat ve kalplere  tespit etmek olan Risale-i Nur hizmetinin elbette en şerefli bir meslek olduğunda şüphe yoktur.

4. Kur’an ve imana hizmet etmeyi hayatının yegâne gayesi kabul eden ve talebelerine de  aynı dersi veren Bediüzzaman’ın Kur’an nazarındaki değeri, hiç şüphesiz Kur’an’a yaptığı bu kutsi hizmetiyle eş değerdir.

5. Milyonlarca insanın şehadet ettiği gibi, Bediüzzaman Hazretleri, dinsizliğin en şiddetlendiği bir devirde, bütün alimlerin ve meşayihin sindirildiği bir dönemde, kefenini boynuna takmış, Kur’an ve iman hizmeti uğruna hayatını ortaya koymuş, hatta sadece dünyasını değil, icap ederse ahiretini de Kur’an hizmetine feda etmeye hazır olduğunu hem lisan-ı kâl hem  lisan-ı hal ile dünyaya göstermiş ve ilan etmiştir.

6. Üstad’ın kendi ifadesiyle:

“Malûmdur ki bazı vakit olur, bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehid olan bir adam, bir velayet kazanır; ve soğuğun şiddetinden incimad etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir.”

“İşte aynen öyle de: Risale-i Nur'a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) ve şeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhir zamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden (hücumundan) mü'minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki: Kur'an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh üç kerametle ona beşaret vermiş ve Gavs-ı A'zam (K.S.) kerametkârane ondan haber verip, tercümanını teşci' etmiş.”
(2)

İşte hizmetinin mahiyeti kutsi, gayesi ulvî, temel amacı rıza-yı ilahî, hedefinde iki cihan saadeti bulunan Risale-i Nur’a hizmet edenlerin kuvve-i maneviyelerini takviye etmek, onların şevklerini artırmak, uhrevi mükâfatlarının peşin bir nümunesini göstermek adına Nur talebelerinin kalplerine huzur ve inşirah, akıllarına tatmin ve ferah, rızıklarına genişlik ve bereket, hayatlarına sadakat ve istikamet lutfedildiği gibi, ona muarız olan cereyanların hilelerini gösterecek -deprem, kasırga, kıtlık, sıkıntı, korku ve güvensizlik gibi- bazı sosyal, siyasal, kozmik ve jeolojik alamet ve sinyallerin gösterilmesi Kur’an sahibinin sonsuz rahmetinin bir gereğidir.

Sön sözü Bediüzzaman’a bırakalım:

“ Senin gibi sinekler kadar ehemmiyeti olmayanların Risale-i Nur’a perde çekmesi muhal olmakla beraber, onun zerre kadar nüfuzunu kıramaz. Yüz binler adam onunla imanlarını kurtardıkları için, ruh u canla hürmet ederler.” (3)

Dipnotlar:

(1) bk. El-Kavlu'l-Muhtasar Fi Alamati’l-Mehdiyy-il Muntazar, s. 47.

(2) bk. Mektubat, İşarat-ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz, s.467.

(3) bk. Tarihçe-i Hayat, Emirdağı Hayatı, s.494.